Özlem Şen'le tarikat ve cemaatler üzerine: Tarikatlar aynı zamanda birer sermaye grubu

Aydınlanma Hareketi, bir süredir “Tarikatlar ve cemaatler dağıtılsın” başlığıyla çalışmalar yürütüyor. Komünist Parti Merkez Komite Üyesi ve Aydınlanma Hareketi çağrıcılarından olan Özlem Şen, Türkiye'de cemaat ve tarikatların oynadığı role, kapladığı alana ve sermaye açısından nasıl bir öneme sahip olduğuna ilişkin sorularımızı yanıtladı.
Ali Ufuk Arikan- Emre Köse
Perşembe, 08 Aralık 2016 08:24

“Tarikatler Cemaatler Dağıtılsın” başlıklı söyleşilerin dördüncüsünü, Gericiliğe Karşı Aydınlanma Hareketi çağrıcılarılarından olan Komünist Parti Merkez Komite Üyesi Özlem Şen'le gerçekleştirdik.

Şen, Aladağ'da yaşananların tarikat ve cemaat tehlikesinin vücut bulmuş hali olduğunu belirtti. Şen, "Cemaatlerin her biri çok büyük bir topluluğu yönettikleri gibi her biri de büyük sermaye grupları aynı zamanda. Bahsettiğim cemaatlerin hepsinin şirketleri var, holdingleri var, yurtları var. Bunların örgütlenmeleri aynı zamanda seçilmiş sektörler üzerinden yürütülüyor" diyerek tarikat ve cemaatlerin sistem içinde nasıl bir yer kapladığına da dikkat çekti.

Özlem Şen'in soL'un sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

Öncelikle Aydınlanma Hareketi'nin yürüttüğü "Tarikatlar Cemaatler Dağıtılsın" kampanyasından başlayalım isterseniz. Çalışmanın temel yaklaşımından ve amaçlarından söz edebilir misiniz?

Bizim açımızdan 15 Temmuz, gerçekten kritik bir tarih. Darbe girişiminden sonra halkımız asıl olarak şöyle bir tabloyla karşı karşıya kaldı; darbeye girişen Cemaat'in 12 yıllık iktidar ortağı olduğu öncelikle unutturulmak istendi. AKP'nin bugün geldiği noktaya Cemaat'in desteğiyle geldiği, şimdiye kadar oluşturulan suç dosyalarının birlikte tezgahlandığı, tezgahlanmasa bile bir çeşit sümenaltı ediliği unutturuldu. Öyle ki, Fethullah Gülen Cemaati, bir Cemaat değildi, bu örgüt, zinhar diğer tarikat ve cemaatlerle karıştırılamazdı çünkü diğer tarikat ve cemaatler iyi ve hayır işleri yapan örgütlenmeler, Fethullah Gülen Cemaati ise sadece yoldan çıkmış, bir münafık toplamını ifade eder hale geldi.

Dolayısıyla biz de Aydınlanma Hareketi olarak ''Tarikatlar ve Cemaatler dağıtılmalıdır'' başlığı altında bir çalışma başlatma kararı aldık. Zira bu Cemaat 40 yıldır ülkemizde örgütlenmekte, bir dinci yapıyı ifade etmekte, diğer tüm dinci cemaat ve tarikatlar gibi potansiyel bir tehlikeyi ifade etmektedir. Tehlikenin ne boyutlara gelebileceği 15 Temmuz'da çok berrak bir şekilde açığa çıktı. Delirmiş bir tarikat lideri, üç tane uçakla Türkiye'nin büyük kentlerini rehin almaya çalıştı. Ancak bu tehlike bizim için sadece bu anlamda bir yoldan çıkmayı ifade etmiyor, örneğin yurtlarda çocuk istismarı olarak karşımıza çıkabiliyor ya da kadınlara karşı görebildiğimiz bir takım tacizkar davranışlarla karşımıza çıkabiliyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin resmi hukuk sistemini tanımayan, şeri hukuku uygulayan örgütlenmeler olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin bu şeri hukuka inanan bir adam, işinden çıkmış bir emekçinin şortuna bakarak, otobüste ona tekme atma cüretini kendisinde bulabiliyor. Dolayısıyla tarikat ve cemaatler bu anlamda çok büyük bir tehlikeyi ifade etmektedir ve Türkiye'nin bugün en büyük ve en fazla konuşulması gereken gerçeklerinden biridir. Biz bu gerçekten yola çıkarak ve tehlikeyi işaret ederek ''Tüm tarikat ve cemaatler dağıtılmalıdır'' adı altında bir çalışma başlatma kararı aldık.

'ALADAĞ TEHLİKENİN VÜCUT BULMUŞ HALİDİR'

“Tarikatlar ve Cemaatler dağıtılmalıdır” kampanyası 30 Kasım'da bir duyuruyla başlayacakken saatler öncesinde Adana'dan bir facia haberi geldi. Bir tarikat yurdunda 11'i çocuk 12 kişi hayatını kaybetti. Bu facia size neler hissettirdi ve değerlendirmeleriniz nedir bu noktada?

30 Kasım Aladağ'da çıkan yangının bir gün sonrası, Türkiye'de tekke ve zaviyelerin kapatılmasının yıl dönümüydü. Biz 30 Kasım'da bu çalışmanın çok önemli bir dönemeci olarak bir takım işler yapmayı planlıyorduk, buna dair bir hazırlığımız vardı ve gece Aladağ'da yaşanan yangınla birlikte bunun aslında bir tarikat yurdu olduğu, devamında yurtta can veren kız çocuklarının kilitli bir kapının ardında can verdiklerini gördük. Biraz önce bahsettiğim tehlikenin bir sonucu ve vücut bulmuş halidir. Biz aslında Aladağ'da çıkan yangının ikili bir tarafı olduğunu düşünüyoruz, olayın vahametini de aslında böyle resmetmek lazım. Bir tanesi yoksul ailelerin çocuklarının gitmek zorunda bırakıldığı bir yurttan bahsediyoruz. Aslında bu hizmet, doğrudan devlet ve kamu tarafından verilmesi gereken bir hizmettir. Bu aileler bu hizmetten doğrudan devlet eliyle yoksun bırakılmışlardır ve tarikatların, cemaatlerin yurtlarına bu çocuklar adeta ittirilmiştir. Olayın bir boyutu budur, olayın ikinci boyutu ise bu kız çocukları herhangi bir denetimden yoksun şekilde yurtlarda barındırılmaktadır. Ensar Vakfı'nda yaşanan cinsel istismar olayında da benzer bir durumla karşı karşıya kaldık.

Bu kız çocukları da güya namuslarını korumak adı altında kapalı kapılar ardında bırakılmışlardır, kilit vurulmutur bu kapılara ve gerçekten ölüme mahkum edilmişlerdir. Daha vahim olansa bir tarikat üyesi çıkıp ''Biz Süleymancıyız evet ve aslında yanarak ölmek bir çeşit şehitliktir, bu da kaderdir'' diyebilmiştir. Dolayısıyla bunların bir çeşit denetim altında tutulması, yurtların bir takım tarikat ve vakıflardan arındırılması, bu tarikat ve örgütlenmelerin tümüyle yasaklanması ve tümden yasaklanması gerekmektedir. Aladağ'da yaşanan yangının bu anlamda bir tesadüf olmadığını düşünüyoruz. 15 Temmuz'da yaşadığımız darbe girişimi gibi bunun da aynı zamanda bu örgütlenmelerin bu akıl ve mantık dışı noktanın bir sonucu olduğunu düşünüyoruz.

15 TEMMUZ SONRASINDAKİ KORKUNUN ÜRÜNÜ

Aladağ sonrası ne “büyük” siyasetçiler ne de “büyük” medya “tarikat” demeyi aklının ucundan bile geçirmedi. Kimse facianın asıl sorumlusunun adını ağzına almadı. Bunu nasıl değerlendirmek gerekiyor?

Aslında bu soruyu yanıtlamak için tarikat ve cemaatlerin Türkiye'deki geçmişine de derinlemesine bakmamız gerekiyor. Biraz önce söylediğim 30 Kasım 1925'te çıkartılan kanunla beraber tarikat ve cemaatler, şeyh ve müritlik kavramı tümden yasaklanıyor ve bunlar suç haline getiriliyor. Kanunen bir yasaklama söz konusu fakat bu kanunun uygulanabilir mi yoksa uygulanamaz bir şey mi olduğu aslı tartışma konusu. Bunlar aynı zamanda toplumsal bir takım ilişkileri de örgütleyen örgütlenmeler. İnsanların nasıl yaşadıklarından tut da geleceklerine kadar; kiminle evleneceklerine ve hangi işte çalışacaklarına kadar karar veriyorlar. Bir çeşit biat kültürü yaratma söz konusu. Dolayısıyla toplumun bütün katmanlarına nüfuz etmiş bir sistem.

Dolayısıyla bu cemaat ve tarikatlar tabii ki AKP iktidarından da çok fazla nemalanıyorlar ve çok fazla büyüyorlar. Bunlar çok kilit yerlerde, çok kilit isimleri barındırmaktalar. Tarikat ve cemaat gerçeği Türkiye'de konuşulmayan bir şeydir, konuşulmaktan da çekinilen bir şeydir. Zannımca 15 Temmuz'dan sonra tüm muhalif çevrelerin de içine alınmaya çalışıldığı bir çeşit havuz vasıtası görmektedir, fırsatçılık yapıldığı da görülmektedir. Bu, doğruyu söylemek gerekirse bir çeşit korkuyu da beraberinde getirdi. Ben bunun yani tarikat ve cemaatlerden bahsetmemenin de aynı zamanda bu korkunun da bir sonucu olduğunu düşünüyorum.

SERMAYENİN İHTİYAÇLARINA DENK DÜŞEN ANAHTAR: CEMAATLER

Cemaat ve tarikatları biraz daha tarihsel arkaplanı ve tarikat-cemaat yapılanmasının sermaye ve siyaset bağlantılarıyla değerlendirdiğinizde nasıl bir tablo resmediyorsunuz? AKP iktidarıyla zirve yaptığını gördüğümüz bu ilişki geçmişten bu yana nasıl şekillendi?

Şöyle bir şey sorabiliriz, tarikat ve cemaat gerçeği Türkiye açısından ne anlam ifade ediyor? Daha geniş ölçekte, yani global boyutta dünya açısından ne anlam ifade ediyor? Dünya kapitalizminin bir buhran içerisinde olduğunu söylemek mümkün. Nasıl Türkiye'de sermaye sınıfı bir yönetme krizi ile karşı karşıyaysa, dünyada da aynı zamanda kapitalizm bir yönetme kriziyle karşı karşıya. Dünya emperyalist odaklarının, aynı zamanda ordularının, büyük sermaye gruplarının tüm müdahalelerinin aslında yeni bir yapılanmaya işaret ettiğini, yeni bir şekillenme içerisine sokulmaya çalışıldığını görüyoruz. Tarikat ve cemaatler bütün dünyada kendi yapılanmaları gereği ve nitelikleri gereği bu yapılanmada kullanılabilecek çok uygun, elverişli araçlar. Çünkü koşulsuz bir biat kültürü var. Yani şeyh var ve mürit var, herhangi bir sorgulama yok. Dolayısıyla özellikle Ortaoğu'da cihatçıların doğrudan emperyalist odaklar tarafından kullanıldığı, bunlara çok ciddi paralar akıtıldığı ve aynı zamanda eğitimler verildiğini biliyoruz ve bu emperyalist sisteme biat etmeyen bir takım ülkeler, bölgeler, gruplara karşı da bu cihatçı örgütlerin kullanıldığını biliyoruz. Türkiye'de de tarikat ve cemaatler için de benzer bir durumdan söz etmek mümkün.

Şimdi biz Türkiye'ye baktığımızda kabaca şöyle bir yapılanma görüyoruz; cumhuriyetin kuruluşundan itibaren bir takım ilerici, aydınlanmacı hamleler ve çıkışlar. Cumhuriyet tarihinde çıkışın çok ciddi kesilme noktaları var. Bu noktaların özellikle 1940 ve 50'li yıllara tekabül ettiğini görüyoruz. Özellikle tarikat ve cemaatler tarafından desteklenen Demokrat Parti'nin iktidara gelmesi, Türkiye tarihinde çok ciddi bir moment. Bize göre 12 Eylül ise bir başka moment. Çünkü 12 Eylül'e kadar tarikat ve cemaatlerin varlığı bir takım iniş ve çıkışlarla, kimi müdalahalelerle, asker müdahalesiyle veya doğrudan devlet müdahalesiyle bir takım iniş ve çıkışlar yaşıyor ama varlıklarına ve örgütlenmelerine devam ediyorlar. 12 Eylül ise çok kritik bir tarih çünkü artık asker, yani ordu tarikat ve cemaatleri Türkiye'deki muhalif harekete, yani sola karşı bir bariyer olarak kullanmaya başlıyor. Bu sadece Türkiye'ye özgü bir durum değil aslında, dünya emperyalist sisteminin bölgedeki tercihiyle de alakalı ve buna uyumlu bir tercih. 1982'den sonra ise Turgut Özal'ın ANAP'ı ile karşı karşıya kalıyoruz. Turgut Özal'ın ANAP'ı bizim açımızdan Nakşibendi geleneğinde olması açısından önemli. Turgut Özal'ın Arap sermayesini ülkeye çekebilmek adına bir takım imtiyazlar tanıdığına, İslami bankacılığın kurulması adına çok ciddi destekler verdiğine ve yasal bir takım imtiyazlar tanıdığına şahit olduk. Hatta o cenahın çok önemli isimleri tarafından Turgut Özal şu şekilde ifade edilir; Nakşi geleneğinden gelen çok önemli cemaat kollarını sermaye ve siyaset başlığında birleştirebilmiş bir isimdir denir.

TARİKATLAR AYNI ZAMANDA BİRER SERMAYE GRUBU

Hatırlayalım; iki başbakan Necmettin Erbakan ve sonrasında gelen Recep Tayyip Erdoğan bunların ikisi de Nakşibendi geleneğinden gelen isimlerdir. 1990 yılında Necmettin Erbakan'ın bir sanayi kuruluşu olarak MÜSİAD'ın kurulduğunu görüyoruz, 1993 yılında ise Tuskon'nun kurulduğunu görüyoruz. MÜSİAD Nakşi gelenekten gelen bir sermaye kuruluşu, Tuskon ise Nurcu gelenekten gelen bir sermaye kuruluşu. Nurcu geleneği bizim ülkemizde temsil eden en önemli isim Gülen ve Gülen Cemaati. Nakşi gelenekten gelen en önemli tarikat kolları ise İsmailağa Cemaati, İskender Paşa Cemaati, Erenköy Cemaati ve Menzil. Bu cemaatlerin şu açıdan çok büyük bir önemi var, her biri çok büyük bir topluluğu yönettikleri gibi her biri de büyük sermaye grupları aynı zamanda. Bahsettiğim cemaatlerin hepsinin şirketleri var, holdingleri var, yurtları var. Bunların örgütlenmeleri aynı zamanda seçilmiş sektörler üzerinden yürütülüyor. Yani sektörel bir seçim söz konusu. Örneğin eğitim ve sağlık sektörlerinde örgütleniyorlar ve buralara yatırım yapıyorlar. Yeşil sermayenin küçük ölçekli işletmeler tarafından alıcı hale gelmesi tesadüf değil. Güvene dayalı bir ilişki söz konusu ve bu örgütlenmeler aynı zamanda küçük birer sermaye örgütlenmesi haline de geliyor. Bütün bu süreçte, Milli Görüşçülükten AKP iktidarına kadar büyük bir evrim geçirdiklerine tanıklık ediyoruz. Daha muhafazakar, bu örgütlenmelerin piyasaya daha çok açıldığı ve giderek daha büyüdükleri, bir cemaat şeklinde değil, bir holding şeklinde örgütlenmeler haline geldikleri, daha liberal bir İslamcı karakterle AKP iktidarına kadar geldiklerini görüyoruz. AKP iktidarı o açıdan çok kritik bir başka momenti ifade ediyor. AKP iktidarı İslamcı sermayenin tümüyle piyasaya açılmış ve İstanbul sermayesiyle bütünleşmiş bir dönemi, aynı zamanda az önce bahsettiğimiz tüm cemaat ve tarikat kollarının bir çeşit koalisyonunu ifade ediyor.

Bu tarikat ve cemaatlerin aynı zamanda  bir sermaye grubu olduğuna dikkat çektiniz. Tam da buradan devam edersek, bu süreç AKP iktidarında nasıl ilerledi ve bu sürecin işçi sınıfına nasıl yansımaları oldu?

Tarikatların varlığı yasalarda yer aldığı haliyle suç. Ve bu suç kurumu sürekli yeni suçlar işlemeye devam ediyor; Aladağ'da olduğu gibi. Bu konuda verilecek bir hukuk mücadelesinin nasıl bir çerçevede anlamlandırılabileceğini düşünüyorsunuz?