‘Köy Enstitüleri aydınlanma yolunda önemli bir adımdı’

soL, EĞİT-DER Genel Başkanı Mustafa Demir’le kuruluş yıldönümü vesilesiyle Köy Enstitülerini konuştu.
Deniz Işık
Salı, 17 Nisan 2018 11:58

17 Nisan 1940’ta, TBMM tarafından Köy Enstitüleri Yasası kabul edilmiştir ve bugün Türkiye’de “Köy Enstitüleri günü” olarak kutlanmaktadır. Köy Enstitüleri üzerinde en çok konuşulan ve yankıları gönümüze kadar gelen kurumlar arasındadır.

Hem Köy Enstitüleri gerçeğini hem de bu yankıların bugüne kadar ulaşmasının nedenlerini Eğitimciler Derneği (EĞİT DER) Genel Başkanı Mustafa Demir’le konuştuk.

Hocam bugün “Köy Enstitüleri günü.” Bunun için Köy Enstitüleriyle ilgili birçok kutlama, konuşma ve çeşitli yazılar günün gündeminde olacaktır. Biz de size soralım: Neden Köy Enstitüleri’nin kurulması ihtiyacı duyulmuştur?

Bu sorunuzu, Sebahattin Eyüboğlu’nun bir sözünü hatırlatarak yanıtlamaya çalışayım: “Köy Enstitüleri, cumhuriyetin mantıksal ve zorunlu sonucudur.” Bu söz, aynı zamanda konumuzun da bir özetidir. 

Şimdi biz bu özeti biraz açalım:

Köy Enstitülerinin açılmasının en önemli nedeni, Cumhuriyetin dayandığı temellerin sosyoekonomik ve kültürel olarak geliştirilmesi amacıdır. Yani Köy Enstitüleri’yle Cumhuriyet Türkiye’sinin hem ekonomik kalkınmasına destek aranmış hem de toplumsal gelişimin kültürel olarak desteklenmesi amaçlanmıştır. Çünkü Cumhuriyet, Osmanlı İmparatorluğu’nun en geri kalmış ve hiç yatırım yapılmamış topraklarında kuruldu. Bunun için Cumhuriyetin ilk yıllarında siyasi otoritenin müdahaleleri olmadan ekonomik, toplumsal ve kültürel bir ilerlemenin olması olanaklı değildi. Ayrıca Cumhuriyet modernleşmesi yönetim, hukuk, eğitim, kültür ve sosyal ilişkilerde bir bütün olarak düşünülmelidir. Bu bütünlüğün hedefiyse ulus devleti oluşturmak ve sağlam temellere dayandırmaktır. Ulusallaşma, çağdaşlaşma, laikleşme, kalkınma gibi kavramlarla ifade edilebilecek olan bu dayanaklar aynı zamanda Cumhuriyet modernleşmesinin hem yöntemleri, hem de toplumsal hedefleridir. Bunun için Cumhuriyetle birlikte ulusallaşma, batılılaşma – modernleşme kamusal ve toplumsal yaşamın hemen her alanında uygulanmaya konmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti’nin, ulus devlet ve modernizm temeli üzerine kurulmasında eğitimin önemli ve etkili bir görev yerine getirmesi hedeflenmiştir. Şöyle ki, eğitimin hem kendisinden, hem de yetişecek olan “seçkinler”den, bu ilkelerin uygulanmasının kolaylaştırılması ve başarıyla yürütmesi işlevi beklenmiştir.  Ayrıca eğitim, bu işlevin yanında hem bireyin yaşamını kolaylaştıracak, yani araçsal olacak; hem de kalkınma yöntemi olarak benimsenen kapitalizmin gelişmesine gerekli insan gücünü hazırlayacaktır. Çünkü Şubat 1923’te toplanan İzmir İktisat Kongresi’nin kalkınma yöntemi olarak seçtiği kapitalizmin ihtiyacı bunu gerektirmekteydi.

Buradan da anlaşılacağı gibi Cumhuriyetin ilk dönemlerinde izlenen eğitim politikalarının, hem modernizme dayanan ulus devletin gelişmesine, hem de kapitalist kalkınma yoluna katkı yapması amaçlanmıştır. Bu amaçlar doğrultusunda, Osmanlı geleneksel eğitiminden kopmak ve mektep - medrese ikilemine son vererek modern bir eğitim sistemi kurmak için, çok ciddi reformlar yapılmış ve yeni kurumlar oluşturulmuştur.  

İşte Köy Enstitülerinin açılmasını bu eksende ele almak gerekir.

Ama Cumhuriyetin önemli kurumlarının çoğunun kurulması ya da dönüştürülmesi Atatürk döneminde gerçekleşmişken; Köy Enstitüleri, Atatürk’ün ölümünden iki yıl, Cumhuriyetin ilanından on yedi yıl sonra açılmıştır. Bu durum, uzun bir hazırlık dönemi geçirildiğini gösteriyor gibi. Köy Enstitüleri için yapılan hazırlıklar var mıdır? Varsa nelerdir?  

Evet vardır. Bu süre bir hazırlık evresidir. Hatta bu hazırlık evresinin Kurtuluş Savaşı yıllarında başladığını söylemek mümkündür. Cumhuriyetin ilk yıllarında köy öğretmeni açığını kapatmak ve köylünün eğitilmesini sağlamak amacıyla birçok deneme yapılmıştır. Bunların sağladığı deneyim ve ortaya çıkan yeni koşullar Köy Enstitüleri’nin kurulması sonucunu getirmiştir. Atatürk Dönemi’nde Köy Enstitüleri için hazırlıkların yapıldığı bilinen bir gerçektir. Örneğin: Köy Enstitülerinin mimarı kabul edilen İsmail Hakkı Tonguç 1935’de İlköğretim Genel Müdürlüğüne getirilir. Tonguç 1936’da Köy Enstitüleri programını Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan’la birlikte hazırlar. Atatürk’ün teşvikiyle ve bu rapor doğrultusunda 1937’de ilk eğitmen okulu Eskişehir Muradiye’de açılır.

Başka bir gelişmeyse şudur: İzmir İktisat Kongresi’nde kalkınma yolu olarak kapitalizmin belirlenmesinin ardından Cumhuriyeti kuran kadro, feodalizmin tasfiyesinin, büyük toprak sahiplerinin kapitalistleşmesiyle sağlanacağını sandı. Ancak hem ülke koşulları hem de 1928’de dünyada yaşanan kapitalizmin büyük bunalımı buna izin vermedi. Bunun üzerine 1936’ya gelindiğinde tarımsal kaynakların kapitalizmin gelişmesi için kullanıma sunulmasının en gerçekçi yolunun tarım reformu olduğu anlaşıldı. Atatürk’ün 1923’ten itibaren TBMM’nin her açılış yılında eğitimi öne çıkaran ve önemini vurgulayan konuşmalarına 1936’dan itibaren toprak reformu ve çiftçiyi topraklandırma konuları da eklendi.

Bununla beraber, 1937’de bizzat Atatürk’ün isteği üzerine Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Milletler Cemiyeti’nin bir alt kuruluşu olan Milletlerarası İş Teşkilatı’na bir yazıyla “bazı ülkelerde yapılan toprak reformunun nasıl gerçekleştirildiğini; bu girişimlerin başarılı ya da başarısız olma nedenlerini ve Türkiye için ne gibi önerilerde bulunulabileceğini” sordu. Bu istek üzerine Milletler Cemiyeti’nin bir alt birimi olan Milletlerarası İş Bürosu’nun Toprak Islahatı Dairesi Başkanı Olindo Gorni Türkiye için bir toprak reformu raporu hazırladı. Bu raporun konumuzla ilgili olan maddelerini Prof. Necdet Tekin’in “Öğretmen Yetiştirme Politikaları Işığında Köy Enstitüleri” isimli makaleden olduğu gibi okuyorum:

Bir toprak reformunda gerçekten önemli olan şey; köylüye toprağı dağıttıktan sonra tarımsal üretimin sürdürülüp düzenlenmesidir. Bu amaçla ilk aşamada köylüye araç- gereç ve sermaye sağlanmalıdır.

  • Toprağın işleticileri olacak olan köylüler, teknik konularda ve işletmecilikte bilgisizdirler. Bu nedenle her iki açıdan da onları eğitmek gerekir.
  • Köylüler; toprak reformu yapılan öteki ülkelerdeki uygulamaların gösterdiği gibi, özellikle kendilerine sağlanan araç – gerecin bakımı ve onarımı, ürünün saklanması ve hayvanların barınması için gerekli yapıların yapılması vb. konularda bilgisiz ve yetersizdirler.
  • Yine uygulamalar göstermiştir ki; kendisine toprak verilen köylü psikolojik nedenlerle ve yol yordam bilmediğinden Pazar için değil, fakat yalnız kendi tüketimine yetecek ölçüde üretimde bulunmak eğilimindedir. Bunun sonucunda üretim yetersizliği, kıtlık baş gösterebilmektedir.
  • Bu gibi sakıncaları ve eksiklikleri gidermek isteyen ülkeler; belirli merkezlerde tarım okulları açarak bu okulları bitiren teknik elemanları köylere gönderip bu sorunları çözmeyi denemişlerdir. Bu yöntem başarılı olamamıştır. Çünkü:

- Kentlerdeki tarım okullarını bitiren kent kökenli elemanlar köylerde yerleşip çalışmamışlardır.

- Köylerden gelen öğrenciler ise, okulu bitirdiklerinde yeniden köylerine dönmeyerek alıştıkları kent yaşamı içinde bulabildikleri bürokratik işlere yönelmişlerdir.

- Kaldı ki, bu okullardaki eğitim, bir tarım okulu programı çerçevesinde kaldığından köylünün yukarıda belirtilen gereksinmelerini karşılamaktan da uzaktır. Örneğin; bu okulları bitirenler, basit iş makinelerinin onarımı, barınaklar yapılması, ürünün saklanıp ve gereğinde de işlenip pazarlaması gibi konularda da yararlı olamamışlardır.

- En önemlisi de bu elemanlar köylü ile gerekli diyalogu kuramamışlar ve ona öncülük edememişlerdir.

  • Bu nedenlerle; bir toprak reformu uygulamasına başlamadan önce, eğitilmeğe elverişli köy çocuklarının kendi köy ortamlarında, kuramsal bilgiler yerine, yukarıda belirtilen işleri yapabilecek ve kafasını kullandığı ölçüde ellerini de kullanabilecek bir biçimde eğitilmeleri; onlara köylüye verilecek araç gereç ve sermayeyi kullanıp yönlendirebilecek bir kişilik kazandırılması gerekmektedir.

Bu rapor doğrultusunda ve Atatürk’ün direktifiyle 1937 yılında ilk önce Eskişehir Çifteler’de ve İzmir Kızılçullu’da “Köy Öğretmen Okulları” kuruldu. Bunlara daha “enstitü” adı verilmemişti. Ancak bu okullar Köy Enstitüleri’nin çekirdekleri oldu ve enstitülerin laboratuvarı işlevini gördüler. 1938-39 ders yılında Kırklareli Kepirtepe’de ve Kastamonu Gülköy’de öğretmen okulları açıldı. 1939-40 yıllarında öğretmen okulları açmak için 10 tane yer hazırlandı. Ardından TBMM, 17 Nisan 1940’da “Köy Enstitüleri Kanunu” çıkarttı ve bu okullar da Köy Enstitüsü adını aldı. Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç tarafından ete kemiğe büründürülen Köy Enstitüleri’nin sayısı 1948 yılına kadar 21’e çıkarıldı. 

Tüm bunlardan anlaşılacağı gibi Köy Enstitüleri’nin kurulmasının iki önemli amacı vardır. Birincisi Cumhuriyetin aydınlanma sürecine ve kültürel değişime katkı yapmak; ikincisiyse, ülkedeki feodal yapının ve feodal ilişkilerin tasfiyesine yardımcı olmaktır.

O zaman Köy Enstitüleri’nin kurulduğu dönemin koşulları için de bir şeyler söylemek gerekir.

O günün koşullarını tümüyle ele almamız bu söyleşi sınırları içinde olanaklı değil. Ama o koşulların Köy Enstitüleri’yle ilgili olanlarından bazıları üzerinde duralım.

Az önce bir şey söylemiştik:  “Cumhuriyet, Osmanlı İmparatorluğu’nun en geri kalmış ve hiç yatırım yapılmamış topraklarında kuruldu.” Bunun anlamı şudur: Cumhuriyet, Osmanlı İmparatorluğu’ndan, üzerine inşa edilebilecek hiçbir şey devralmamıştır. Ortada sadece yoksulluk, bakımsızlık, imarsızlık ve eğitimsizlik vardır. Sanayi yok denecek kadar azdı. Olanlar da ülkenin batısında ve demiryolu ulaşımının olduğu yerlerdeydi. Nüfusun yüzde sekseninden fazlası köylerde yaşıyordu. Kentli olarak kabul edilenlerin büyük bölümü de kent köy arası olan kasabalarda yaşıyordu. Bir kaç ürün dışında tarım ürünlerinin ticareti de söz konusu değildi. Köylerin sayısı 40 binden fazlaydı ve bunların önemli bir bölümü mezra konumundaydı. Köylerde ve mezraların neredeyse tamamında kapalı tarım ekonomisi vardı. Ağalık düzeni yaygındı ve bu düzen çoğunlukla yarıcılık ya da ortakçılık yöntemiyle sürdürülüyordu. Bu da tarım üretiminin düşük olmasına neden oluyordu.

Bu sorunların çözümü ve toprak reformunun başarısı için köyde yaşayacak ve köylüyü eğitmenin yanında, ona üretimin artırılması için rehberlik edecek eğitimli insan gücüne ihtiyaç duyuldu.  1937’de Milletler Cemiyeti’nin Türkiye için hazırlattığı Gorni Raporu da dikkate alınarak Köy Enstitülerinin açılması hazırlıkları başlatılırken ortaya çıkan II. Dünya Savaşı tehlikesi çok sayıda askerin silahaltında tutulmasına neden oldu. Bu durum bir yandan silahaltında tutulanların beslenmesi için fazla tarım ürününe gereksinimi artırdı,  diğer yandan da tarım üretiminin düşmesine neden oldu. Böylece Köy Enstitüleri’nin açılması kaçınılmaz duruma geldi.

Köy Enstitülerinin kuruluş sürecini biraz daha açabilir miyiz?

Tabii. Az önce söylediklerimizden şu sonuçları çıkarabiliriz: Köy Enstitülerinin açılmasındaki beklentilerden biri Cumhuriyetin hedeflediği “modern topluma erişmede köylünün de kültürel olarak değişmesidir.” Yani köy ve kasabalardaki Ortaçağı andıran toplumsal ilişkilerin yerini Aydınlanma Çağı’nın getirdiği kültür ve ilişkilere dönüştürülmesine eğitim yoluyla katkı sağlamaktır. Diğeri ise köyün yani tarımın ekonomik dönüşümünü sağlayarak hem üretimi artırmak hem de yeni kaynaklar oluşturarak sanayiinin dolayısıyla da kapitalizmin gelişmesine katkıda bulunmaktır. Bu durum köylünün imparatorluktan kalma statüsünün değişmesi; yani hem kültürel hem de ekonomik olarak  “ağa- maraba ilişkisinin” büyük bir darbe yemesi anlamına gelmektedir.

O dönemde tarımda sömürünün sürdürücüsü olan büyük toprak sahipleri aynı zamanda iktidar koalisyonunda, yani, tek parti hükümetinde önemli bir ağırlığa sahipti. Ancak bu sınıf Köy Enstitüsü yasası görüşülürken mecliste büyük bir sorun çıkarmamıştır. Hatta daha sonra Köy Enstitüleri’nin kapatılması için en büyük mücadeleyi veren Emin Sazak bile yasanın görüşülmesi sırasında övücü konuşmalar yapmış ve destek vermiştir. Prof. Taner Timur “Türk Devrimi ve Sonrası” adlı kitabında büyük toprak sahiplerinin Köy Enstitüleri’ne bu yaklaşımının nedenlerini birkaç nedene dayandırıyor. Bunlar ikisi şöyledir: Tarımsal üretimin artma olasılığının bu sınıfa cazip gelmesi ve toprak ağalarının kültürel birikimlerinin kavrama ve sezgi düzeyleri için yetersiz kalmasıdır.

Köy Enstitüleri konusunda ne yapıldığını ve ne yaptığını baştan sonuna kadar bilen tek kişi vardır: İsmail Hakkı Tonguç. İlköğretim Genel Müdürü olan ve bizzat “Köy Enstitüleri Raporu’nu hazırlayan İsmail Hakkı Tonguç “Canlandırılacak Köy” kitabında şöyle yazar: “Köy meselesi, bazılarının zannettiği gibi, mihaniki (yalnızca alışkanlığın verdiği kolaylıkla ve düşünmeden) bir surette köy kalkınması değil, manalı ve şuurlu bir şekilde, köyün içten canlandırılmasıdır.”

Bu açıklamalarınızdan sonra akla şu sorular geliyor: Köy Enstitüleri kendinden beklenen sonuçları sağlamış mıdır? Bu okullarda eğitim nasıl sürdürülmüştür?

 “Enstitüler konusunda ne yapıldığını ve ne yaptığını baştan sonuna kadar bilen tek kişi vardır: İsmail Hakkı Tonguç.” demiştik. Şimdi bunu biraz açalım. İktidarın köy enstitülerine bakışıyla İsmail Hakkı Tonguç’un bakışı arasında farklılıklar vardır. Örneğin: Hasan Ali Yücel, Mecliste, Köy Enstitüleri yasası görüşülürken “…bizim arzumuz… köyün içerisinde bilgili, sıhhatli, memleketine bağlı ve müstahsil vatandaşlar yetiştirmektir. Yoksa köylüyü, bu arz ettiğim bilgi ve melekelerle teçhiz edip onları şehre akın eder duruma getirmek değildir. Yeni bir sınıf müvelidi addetmeyi ben doğru bulmuyorum.”

Bu anlayış tek parti iktidarının ruhuna uygun düşmekteydi. Çünkü iktidar; bir yandan “halkçılık” ilkesini sınıfsal çelişkileri gizlemek için kullanıyordu, ama aynı zamanda koalisyonun önemli bir bileşeni olan büyük toprak sahiplerinin çıkarlarına ters düşmek de istemiyordu.

Ancak İsmail Hakkı Tonguç çok farklı düşünüyordu.  Oğlu Engin Tonguç “Devrim Açısından Köy Enstitüleri” kitabında şöyle yazmaktadır: “Tonguç’un CHP’de aklını yatıramadığı ana noksan partinin “sınıfsız toplum” ideolojisidir. Tonguç’un bütün hayatı boyunca ve bütün yazılarında sürekli olarak şu çelişki işlenir: Türkiye’de sömüren, ezen ve sömürülen, ezilen sınıflar vardır. Köylü sınıfı Türkiye’nin toplumsal yapısı gereği sömürülen ve ezilen en büyük sınıftır”.

Buradan da anlaşılacağı gibi bir kurum karşısında iki ayrı yaklaşım söz konusudur. Ancak CHP’yle İsmail Hakkı Tonguç’un buluştuğu bir yer vardır ki o da; köylünün aydınlatılması ve “müstahsil” (üretici) gücünün artırılmasıdır. İşte, buluşulan bu nokta Köy Enstitüleri’nin eğitim esaslarına ve müfredatına da yansımıştır. 

‘Köylünün, köy sorunları içinde eğitilmesi’ esasına bağlı kalmak için, Köy Enstitüleri öğrencileri üçayaklı diyebileceğimiz bir müfredat programına alınıyorlardı. Bu müfredata göre haftalık ders saati 44’tü. Bunun 22 saati genel bilgi, kültür ve öğretmenlik formasyonu derslerine; 11 saati el becerilerinin geliştirilmesine ve uygulamalı tarım ve iş derslerine; diğer 11 saati ise güzel sanatlar dersleri ve okumaya ayrılmıştı. Böyle bir eğitim kuşkusuz bir kültür ve beceri sıçraması sonucunu getirir. Bu da kişinin “bireyleşmesine” neden olur. İşte büyük toprak sahipleri açısından “Köy Enstitüleri sorunu” da bu sonuçla başladı. Çünkü feodal kültürle ve bu kültürün dayandığı üretim ilişkileriyle sömürüsünü sürdüren büyük toprak sahiplerinin bu durumu kabullenmesi olanaklı değildir. 

“Köy Enstitüleri kendisinden beklenen sonuçları sağlamış mıdır?” sorusuna ise yine bu bağlamda yanıt verirsek tek sözcükle: Hayır, diyebiliriz. Çünkü Köy Enstitüleriyle, toprak reformu ve köyün aydınlanması amacı birlikte düşünülmüştü.  Ancak II. Dünya Savaşı sonrası Türkiye’de muktedirlerin “batıyı” tercih etmesi ve Marşal “Yardımı”nı almak için, karşılık olarak istenen;

  • Toprak reformundan vaz geçilmesi,
  • Köy Enstitülerinin kapatılması,
  • Demir yolu ulaşımının geri plana itilmesi,
  • Planlı kalkınmadan vazgeçilmesi

koşullarını kabul etmesi, bu okulların da kaderini belirlemiştir.

Peki hocam, kendisinden beklenen sonuçları vermemesine karşın, Köy Enstitüleri neden eğitim ve siyasi hayatımızda bu kadar çok yankı yapmış ve tartışılır olmuştur?

Bunun birçok nedeni vardır. Bu nedenlere değinmeden önce bazı şeyler söylemek istiyorum. Köy Enstitüleriyle ilgili burada söylediklerimizden de anlaşılacağı üzere bu okullar ülkemizde kapitalizmi inşa etmenin ve modernizme dayalı ulus devlet kurmanın araçlarından biri olarak düşünülmüştür. Ancak bu durumun, Köy Enstitülerinin gördüğü işlevi daralttığı söylenemez. Aynı zamanda bu hedefler ya da amaçlar, imparatorluk sisteminden ve feodal ilişkilerin sürdürülmesinden ileri bir durumdur. Bu amaçların gerçekleştirilmesi için başvurulan esas, “Aydınlanma Düşüncesi”dir. Bu düşünce; Avrupa’da insan hakları, demokrasi, parlamenter sistem gibi burjuva siyasi kavramlarını ortaya çıkarmasının yanında sosyalizm düşüncesinin olgunlaşmasına ve kitlelerin kurtuluş yolu olarak benimsenmesine de neden olmuştur.

Köy Enstitüleri’nde elbette ki sosyalizmin kurulması ya da sosyalizmin kitlelere kurtuluş yolu olarak gösterilmesi eğitimi verilmemiştir; verilemezdi de… Ancak aydınlanma yolunda önemli sonuçları olduğu da inkâr edilemez. Örneğin, ülkemizde “aydın”ların toplumsal kökenleri değişmiş ve kaynağı genişlemiştir. Hem İmparatorluğun son döneminde hem de Cumhuriyetin ilk yıllarında aydınların toplumsal kaynağı yalnız kentli ailelerken, Köy Enstitüleri’yle bu aydınlara köy çocukları da eklenmiştir. Köy Enstitülü aydınların ülkemizde eğitimin çağdaş normlarının savunulması ve bir alternatif eğitim anlayışının gelişmesinde yabana atılamayacak katkılarının yanında, başta edebiyat ve eğitimbilim olmak üzere ülkemiz kültür hayatına önemli katkıları olmuştur. Örneğin edebiyatımızın önemli isimleri arasında yer alan Fakir Baykurt, Mehmet Başaran, Talip Apaydın, Dursun Akçam, Mahmut Makal, Mehmet Aydın ve Adnan Binbaşar gibi birçok yazar Köy Enstitüsü kökenlidirler ve hepsi köylü çocuklarıdır. Ayrıca Cumhuriyetin ilk eğitim bilimcileri arasında yer alan Cavit Binbaşıoğlu da Köy Enstitülüdür.

Köy Enstitüsü kökenli öğretmenlerle ilgili dikkatten kaçan ancak çok önemli olan bir durum da ülkemiz siyasi ve sivil örgütlülük alanına yaptıkları önemli katkılardır. Türkiye’deki sendikaların ve özlük hakların savunulması amaçlı derneklerin kurulmasında ve bunların gelenekselleşmesinde önemli görevler yüklenmişlerdir. Yani sivil örgütlerin ülkemizde dikkate alınır duruma gelmesine Köy Enstitüleri’nden mezun olan öğretmenlerin katkıları büyük olmuştur. Türkiye’nin gerçek anlamda ilk işçi sendikaları konfederasyonu 1967’de kurulan DİSK’tir. Ancak öğretmenlerin ilk sendikası olan ve kısa adı TÖS olan Türkiye Öğretmenler Sendikası 1965’te kurulmuştur. Başkanlığını Fakir Baykurt’un yaptığı bu sendikanın kurucularının tümü Köy Enstitüsü kökenlidirler.  12 Mart 1970 Askeri Muhtırası’ndan sonra kendisini kapatmak zorunda kalan TÖS’ün yerine kurulan, Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği (TÖB-DER)’in Kurucuları ve kurucu genel başkanı Haydar Orhan da Köy Enstitüsü mezunlarındandır.

Cumhuriyet döneminin en karanlık ve baskıcı dönemi olan 12 Eylül Faşizmi’nin her şeyi baskı altına aldığı dönemde kapatılan TÖB - DER’in yerine kurulan ve 12 Eylül sonrasının ilk sivil ve meslek örgütü olan derneğimiz Eğitimciler Derneği (EĞİT DER)’in kurucuları olan yedi kişiden, altısı Köy Enstitülüdür. Derneğimizin Kurucu Genel Başkanı ve öğretmen örgütlülüğünün “efsane genel başkanı” olarak kabul edilen Ali Bozkurt da Köy Enstitülüdür.

Kısacası, Köy Enstitüleri kapatılmış da olsa, Cumhuriyet döneminin en dikkat çekici ve önemli kurumları arasındadır. Çünkü kısa süreli varlıklarına rağmen, oluşturdukları bazı temeller unutulmamakta, yankıları ve etkileri günümüze kadar devam etmektedir…

Selahattin Eyüboğlu’nun bir sözüyle başladığımız sohbeti, yine Selahattin Eyüboğlu’nun bir sözüyle bitirelim: “Halk, Köy Enstitülerini istiyordu da aydınlar onun için kurdu” demek gerçeğe ne kadar aykırıysa; “Halk istemiyordu da aydınlar onun için yıktı” demek de o kadar aykırıdır.”

Hocam ayırdığınız zaman ve verdiğiniz bilgiler için soL Haber olarak teşekkür ediyoruz.

Ben de bu bilgileri soL Haber okurlarıyla paylaşmaktan dolayı mutluluğumu bildirerek teşekkür ediyorum.