Enver Aysever: Gericileşmenin artık son safhasına gelindi

“Tarikatlar ve Cemaatler Dağıtılsın” başlıklı dizi söyleşilerin ikincisi Aydınlanma Hareketi’nden Enver Aysever’le yapıldı. Mevcut Türkiye tablosunda gericileşmenin son safhasına gelindiğine dikkat çeken Aysever, bunun aynı zamanda bir olanak doğurduğunu belirtiyor ve “Gericileşmeye karşı ödün vermeksizin mücadeleyi topluma daha kolay anlatabiliriz” diyor.
Gamze Erbil – Mustafa Karatay
Perşembe, 01 Aralık 2016 10:48

“Tarikatler Cemaatler Dağıtılsın” başlıklı dizi söyleşilerin ikincisi Aydınlanma Hareketi’nden Enver Aysever’le yapıldı. Mevcut Türkiye tablosunda gericileşmenin son safhasına gelindiğine dikkat çeken Aysever, bunun aynı zamanda bir olanak doğurduğunu belirtiyor ve “Gericileşmeye karşı ödün vermeksizin mücadeleyi topluma daha kolay anlatabiliriz” diyor.

Aydınlanma Hareketi “Tarikatler Cemaatler Dağıtılsın” başlıklı bir kampanya yürütüyordu. 30 Kasım da, bu kampanya için anlamlı bir yıldönümü günüydü. Ancak tam ondan bir gün önce Adana’daki talihsiz olay yaşandı ve Türkiye’nin gündemine oturdu. Bunları birlikte değerlendirebilir misin?

Türkiye’nin içinde bulunduğu bataklığı iki türlü tartmamız gerekiyor. Bir tanesi, güncel sorunlarla birlikte toplumun tüylerini diken diken eden, irkilmesine neden olan, tepki göstermesine neden olan durumlar ki bunlar ardı arkası kesilmeyen çocuk ırzına geçmeleri, işte Ensar gibi vakalardaki durumlar, dün de hakikaten insanı öfkeye taşıyan vaka, Adana’daki vaka. “Kapı açık mı, kapalı mı” gibi bir tuhaf tartışmanın içinde bulunmak falan, bu insanları, en azından duyarlı insanları, çok öfkelendiriyor. Buna, güncel öfke diyorum ben; bu öfkeyi değerli buluyorum ama geçici ve uçucu buluyorum. Ertesi gün bir başka sorunla birlikte ortadan kalkıyor.

Bir de tarikat ve cemaatlerin Türkiye’de özellikle liberallerin 1980’den sonraki neo-liberal siyasetle birlikte “Bunlar birer sivil toplum örgütüdür” gibi değerlendirmelerle ortaya çıkarttıkları ve Türkiye’deki entelektüel dünyanın kafasını karıştırmak, sıradan insanların da eğilimlerini bir başka yere dönüştürmek için ortaya koydukları bir durum var.

Tarikat ve cemaatler, sadece birer inanç grubu olsa eğer, yani sadece inançla ilgili etkinlik alanında olsalar, yine de laiklik ilkesi gereği, kendi alanlarına itilerek değerlendirilmeleri gerekir. Oysa ki Türkiye’de şu anki durum böyle değil. Türkiye’de tam tersine şu anda sarsıcı bir biçimde tarikat ve cemaatler, devletin yeniden konumlandırılmasında öteden beri -bana sorarsanız ağırlıklı olarak 1980 Kenan Evren müdahalesiyle, gericileşmeyle birlikte- zaten etkin bir rol oynamış durumdalar.

Ha birisi çıkıp diyebilir ki, “Kardeşim bu yeni mi? Tarihi daha eski”. Doğru, tarihi daha eski. Ama özellikle 80’den bu tarafa devletin resmi ideolojisi olmuştur. Yani, “Ilımlı İslam”, Türkiye’de veya Batı’nın keşfetmesinden önce Türkiye’nin kendi içinde yaptığı bir keşiftir. Ilımlı İslam ideolojisinin somut ve artık cisimleşmiş hali, Adalet ve Kalkınma Partisi hareketidir. Ama artık daha “radikal” bir hale gelmiş olabilir.

Dolayısıyla burada iki türlü tartışmak gerekir: Güncel toplumsal olaylardaki tepkinin haklılığı ve bunun üzerine bir örgütlenme; bir de tarihsel olarak öteden beri gelen, devletin ideolojik kaynaklarının içerisine yerleşmiş olan bu sistemle nasıl başa çıkılacağı. İkinci madde hem bir siyasal anlayış ve örgütlülük gerektirir, hem de daha uzun mesafeli bir koşu ve direnç gerektiren bir iştir. Birincisiyse, daha uçucu olduğu için günceldir, bunu değerli bulmak, bunu az önce saydığım alana taşımak, örgütlülüğe taşımak açısından kullanılabilir.

Önceki gün yaşananlar yani gece yaşanan olayın ardından bunun medyada yer alma biçimi bize aslında “bir kez daha” Türkiye’de medyanın rolüne dair bir karanlık tabloyu göstermiş oldu. Bu tabloyu nasıl değerlendiriyorsun?

Medyayla ilgili durum şu: Medya üzerindeki kendinin yarattığı otosansürü, ölü toprağını kaldırmak niyetinde değil; o ortaya çıktı. Çünkü bazen korku, kendi içinde büyüyor. Yani çocuklarla ilgili bir yayın yapacağın zaman hiç değilse vicdani olarak “Ya bir dakika kardeşim, hangi iktidar çocuk ölümlerine çocuk tecavüzlerine meşru bir tavır takınabilir ki? Bunu doğal görebilir ki?” sorusunu kendine sorman gerekiyor. Buralarda bile artık kaçınma hareketleri başladıysa, bu en korkutucu sansürdür, otosansürdür. “Aman ben böyle dersem benim başıma iş gelir mi? Patronumun başına bir iş gelir mi?” demek, artık toplum yararını görmeyen, hakikati gizlemek anlamına gelen bir tutum takınmayı getirir.

Merkez medya dediğimiz bir takım televizyon kanallarında, canlı yayınlarda olduğu için daha çok ortaya çıkıyor bu. Orada görev yapan kimselerin bu konuda kendi koltuklarını kendi kurumlarını düşünürken kendi çocuklarını, toplumu düşünmemiş olmalarını vicdanen tartmak gerekir. Aç kalmazsınız bu görevlerden kovulduğunuz takdirde. Daha az ekranlara çıkmış olursunuz, daha az tanınmış olursunuz ama en nihayetinde bir suça ortak olmamış olursunuz.

Tahir Elçi’nin cinayetinden bu tarafa medyayla ilgili daha radikal iddialar da var. Tahir Elçi’nin azmettiricisinin bir televizyoncu olduğu noktasına geldi. Kasıtlı olmasa bile, bazen iyi niyetli de olsanız, bazen gamsızlıktan dolayı, bazen umursamazlıktan, bazen duyarsızlıktan. Bazen de cehaletten dolayı da felakete neden olabilirsiniz.

O halde bizim değerlendirmemiz ne olmak durumundadır? Medyanın temel işlevini ortadan kaldırdığını, görevini yapmaz durumda olduğunu görüp, alternatif olanakları değerlendirmek gerekir.

Tarikatların varlığı bir suç ve sürekli olarak korkunç suçlara imza atmaya devam ediyorlar. Ama Türkiye’de siyasal iktidarlar kökü hayli geriye doğru uzayacak bir şekilde asla bunlardan vazgeçmiyor: bu organizasyonlarla iç içe olmaktan. Bunun gerçek sebebi ne olabilir? Aysever sorumuzu şu şekilde yanıtladı:

Türkiye’nin tarihi boyunca devam eden bu durumun çok korkunç bir hal aldığı neredeyse dibe doğru yaklaştığı bir dönemden geçiyoruz. Bu gidiş nereye evrilecek ve bu yönetsel-toplumsal düzenek nasıl değiştirilebilir?

Bu gidiş, toplumun talepleriyle mi yoksa dünyanın değişen dengeleriyle gelişen mikro-milliyetçiliğin, mikro dinciliğin kapitalizme hizmet etmesinde ki kolaylıkla birlikte mi arttı? İç içe geçtiğini düşünebiliriz. Hem Türkiye’nin özgün koşullarından, hem dünyanın koşullarından kaynaklı olarak bu olguyla karşı karşıyayız. Nedir o? İşte mikro-milliyetçi eğilimler, mezhepçi eğilimler, dinci eğilimler, kolay pazarlanabilen kavramlar çünkü bunlar. Bunu tersine çevirmek, radikal bir hareketle olabilir o. Nedir o? Karşınızda alışverişi kolay yapan bir denge var. Liberaller, işte İslamcılar, Milliyetçiler. Bunların arasındaki geçirgenlik artıyor. Ve bütün bunları da özgürlük falan diye yutturabiliyorlar.

Buna karşılık bence sert bir tavır almak gerekir. Hangi manada? “Kardeşim ben laiklikten ödün veremem. Cumhuriyetten ödün veremem. Ama Cumhuriyet ve Laiklik yetmez, ben bunu Sosyalist bir Cumhuriyete dönüştürmek için seküler bir dünya görüşünü ve yeniden insanların kazanımlarını anımsatmam gerekir” denir.

Şimdi elimizde de somut olgular var. Soma’da insanlar ölüyor bu “iş cinayeti” dediğiniz zaman tarifi başka olur, “iş kazası” dediğiniz zaman başka. Çocukların ırzına geçilmeyi “münferit olay” olarak nitelediğinizde başka olur, sistematik, ideolojik bir olay olarak algılarsanız başka. Gençlerin bu biçimde ölmesini “Eh işte kaza, kader” derseniz başka olur, “bilinçli bir şekilde oraya tıkılmış ve köleleştirilmiş kızlar, genç kadınlar” derseniz başka. Yani kavram düşünmenin yoludur, düşünce de siyasal örgütlenmenin biçimini ortaya koyar. Dolayısıyla bunu doğru koymak gerekiyor.

Bugün toplumsal zeminde bence buralara çocuklarını göndermek zorunda olanlar da bunun ne kadar büyük bir sorumluluk olduğunu gördüler. Bu anlamlı. Dolayısıyla, biz bunu çok iyi tartmak ve ölçmekle yükümlüyüz. Benim diyebileceğim en kritik şey, bu okulları teker teker anlatmanın yanı sıra toplu olarak da manzarayı ortaya koymamız gerekiyor.

Aydınlanma Hareketi bu anlamda belki şu anda yeterince yaygın, yeterince örgütlü değil ama, çok önemli bir iş yaptı. Herkesten önce bayrağı çekti. Dedi ki, “kardeşim bu işler kötüye gidiyor”. Kendi alanlarında mecralarında bu sözü söyleyen insanlar, ben ve arkadaşlarım ilk çağrıcılar, daha sonra etrafımızda çok geniş bir entelektüel, aydın, işçi, emekçi, partili, partisiz kitleyle birlikte erken yol aldık. Miting yaptık, orada Aydınlanma Hareketi de içinde bulundu falan. Dolayısıyla şimdi haklılığımızı daha da geniş kitlelere anlatmak için, biraz daha yoğun bir çaba sarf etmemiz gerekiyor. Bunu yapabilecek durumdayız, bunu yapabilecek güçteyiz.

Bazen toplum umutsuzluğa sürüklenir ama siyasal kavgalar umut-umutsuzluk üzerinden olmaz. Gerçeklik vardır. Çocuğumuzu burada büyütüyorsak, kendimiz de burada yaşıyorsak, çocuğumuzun yarın ırzına geçilme tehlikesi varsa ya da yarın depremde öleceğiz hepimiz, binalar kafamıza yılacaksa ve biz “bu bina buraya olmaz” diyen bilim adamını dinlemeyip de Allah’a el avuç açıyorsak, burada bir tuhaflık vardır. Dolayısıyla bu gericileşmenin artık son safhasına gelindiğinde bir olanak da doğmuş oluyor. Gericileşmeye karşı ödün vermeksizin mücadeleyi topluma daha kolay anlatabiliriz, bence tam da o noktadayız.

15 Temmuz, Türkiye’nin yakın dönem tarihinde kırılma noktalarından bir tanesi oldu. Aydınlanma Hareketi de bunu “Tarikatlar Cemaatler Dağıtılsın” diye karşıladı. 15 Temmuz’la birlikte bize ne dendi? “Fethullah Gülen Cemaati vardı, çok kötüydü. Onu düşman ilan ediyoruz, tasfiye ediyoruz.” Oysa öyle olmadı, sistem değişmediği için yerini yeni tarikat ve cemaatler almaya başladı. Bu siyasi düzlemde böyle. İnsanlar buna inandılar mı, hayır aslında 15 Temmuz daha çok şiddetiyle ikna edici oldu. Toplumsal anlamda “korku ve kaygıyla” iç içe bir yönetsel kurgu ortaya çıktı. Bunun toplumsal karşılığını değerlendirebilir misin, Gezi’deki cesaretini kaybetti mi Türkiye?

Aysever sorumuzu şu şekilde yanıtladı: