Bu bir AKP Türkiyesi davasıdır...

İşkenceci bir emniyet müdürüyle sosyalistlerin aynı davada “benzer” suçlarla yargılandığı ülkeye, “AKP Türkiyesi” diyeli hayli zaman oldu. Bu tuhaf davanın ilginç hikâyesiyle karşınızdayız...
Ali Ufuk Arikan
Perşembe, 22 Ocak 2015 10:57

Zafer, İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı’nda bir uçak bakım firmasında çalışıyordu. 2009 yılı Eylül ayı sonunda ücretli izne çıkıp kendisini dünyanın en mutlu insanlarından biri saydığı “tembel” günlerinde, ev arkadaşının biraz da nostalji olsun diye damacanalara mahalledeki çeşmeden su doldurma teklifine hızlıca ikna oldu. 

Ellerinde su dolu damacanalarla eve dönerken, bina önünde bekleyen kitlenin amacını çözememişlerdi henüz. Üzerlerine çullandılar önce, gözaltına aldılar, tutukladılar... Gelenler terörle mücadele polisi, suçlama Devrimci Karargâh üyeliğiydi. Zafer, adını ilk kez duyduğu bu örgütün üyesi olduğu iddiasıyla tam 18 ay cezaevinde kalacaktı...

Bu süre boyunca tek bir somut kanıt sunulmadı. Örgüt üyeliğine ilişkin en ufak bir bağlantı kurulmadı. Gerek de yoktu! AKP-Cemaat ittifakı böyle davalara ülkeyi alıştırmıştı ve bu saçma durum bunlardan sadece birisiydi.
İttifakın dağıldığı şu günlerde AKP, eski ortağını hiç aratmayarak bir hukuksuzlukla Zafer’in cezasını onayladı ve onu yeniden cezaevine yollamaya hazırlanıyor.
Kanıt mı? Hak getire... Zafer Kaygın’ın yeniden cezaevine gönderilmesinin gündeme geldiği bu günlerde, aynı davadan cezaevinde yatmış olan ağabeyi Barış Kaygın’la konuştuk. Barış, hem dava sürecini, hem başından geçenleri hem de Zafer’in durumunu anlattı...

DAMACANADAN UÇAĞA

Kardeşiniz yeniden tutuklanmasının gündeme geldiği bu günlerde kaleme aldığı mektupta gözaltına alınış ve tutuklanış sürecini anlatmış. Sanırım sizin de benzer bir “tuhaf” hikâyeniz var. Sizin için süreç nasıl başladı. Buradan başlayalım isterseniz.

Hayli trajikomikti. 20-30 kişi üstünüze çullanıyor, hiçbir açıklama yapmaksızın, kim oldukları belli değil. İlk şokta ben faşistler zannettim, ama arabaya bindirdiklerinde anladım ki polismiş. Hiçbir açıklama yapmaksızın bir taraflara yöneldiler, sonra tekrar aldıkları yöne, evime. Arama yapacaklarmış; dedim İGD yöneticisiyim aramanıza gerek yok, bir suç teşkil ediyorsa İGD üyesi olmam, suçumu kabul ediyorum. Fakat uzun bir süre niçin geldiklerini söylemediler. Evin altını üstüne getirdiler yanlarındaki kurt köpeğiyle birlikte. Anladım ki silah ve patlayıcı madde arıyorlarmış. İçim rahat. Bol bol yüzlerine gülümsedim. Sonra kitap ve dergilere yöneldiler. Sonra CD yığını vardı, “bakın ama cinsel içerikli çıkarsa karışmam” dedim. Pek fazla kurcalamadılar. Sadece evdeki iki bilgisayarın harddiskini aldılar ve hâlâ da geri alabilmiş değilim. Neyse işlemlerini bitirdikten sonra Nazilli karakoluna götüreceklerini söylediler. Kalın giyinmemi söylediler. 

Arkadaşlarımın ısrarıyla yırtık pantolonum, sandaletim ve tişörtümün üstüne hırka aldım. Sonrası Nazilli karakolundan Aydın Emniyet Müdürlüğü’ne yolculuk... Nezarethanesinde sabahladım ve sabah erkenden İstanbul Vatan Emniyeti’ne yolculuk... İlk defa uçağa binmiş oldum böylece. Vatan nezarethanesinde üç gün daha tek kişilik hücrede kaldım. Sonrası Ferhan Şensoy’un “Pardon” filmini aratmadı.

Devrimci Karargâh davası Türkiye’de son dönemde yapılan en ilginç operasyonlardan biri olarak kayıtlara geçti. Dava sürecinde siz ve kardeşiniz neler yaşadı, nelerle suçlandınız, biraz bilgi verebilir misiniz?
Bu sorunuzu duyunca pazardaki satıcılar geldi aklıma doğrudan... Gel vatandaş, ne ararsan var! Vatan Emniyeti’nde tabiri caizse adamakıllı soru bile sormadılar. Biz İskender diye tanıdığımız Ulaş’la arkadaştık ve bu arkadaşlık ilişkisinden öte bir şey olmadığı için, ki bu durumu da biliyorlardı, çok soru da sormadılar.

GAZETEDEN ÖĞRENİLEN SUÇLAMA

Neyle suçlandığınızı Sabah gazetesindeki bir haberden öğrendiğinizi yazmış Zafer. Neler düşündünüz haberi okurken?
Dava gizli tutulduğu için biz neyle suçlandığımızı doğru düzgün bilmiyorduk. Biraz önce söylediğim gibi sorulardan da çıkaramadık. Ama ne hikmetse burası Türkiye, gizli olduğu için gazetelerden öğrenebiliyorsunuz. Metris’te tek kişilik hücrelerde olduğumuz için televizyon izleme şansımız olmadı o süreçte. Ancak Sabah ve Zaman gazeteleri elimize geçti. Büyük bir fotoğrafımla teröristlerin tam zamanında alt edildiği yazıyordu. Gazeteden öğrendiklerimiz; Zaman gazetesini bombalama, Mehmet Ağar’a suikast, yazlık yerlerdeki yatları kundaklama, Kürdistan bölgesinde alınan eğitim vb. saçmalıklar... Maalesef Ankara’dan ötesine geçmişliğim yok, o da Eğitim-Sen mitinglerine katılmam dolayısıyla.

Bunca tuhaf suçlamadan sonra önce sen serbest kaldın. Zafer senden sonra çıktı. Bu süreç nasıl gelişti?
Hayli kırık! Çünkü içeride parçan kalıyor. Biri kardeşim Zafer, diğeri canım arkadaşım Gökhan. İlk bir ay ailemin yanına bile gitmedim, bir arkadaşımda kaldım. Okuldan da yönetim kurulu kararıyla alelacele atılmışım. Sonra ailemin yanına geçtim, tiyatroya tekrar devam etmeye çalıştım ve iş aradım bununla birlikte. Malum iş bulmak hayli zamanımı aldı ve çok sevdiğim saçlarımı kestim. 

Bu süreçte de sürekli Burhaniye Terörle Mücadele ekipleri benimle uğraşmayı görev edindiklerinden sinir krizi geçirdim. Tek başıma ve alkollü bir şekilde parke taşıyla karakola saldırmış bulundum. Koskoca teröristim ya; tek silahım parke taşıydı. Çok sarhoş olduğumdan camlarını taşla kırmayı beceremedim ama üstüme çullandıktan sonra içeri sokarlarken giriş camlarını dirseklerimle kırmışım. Sonrasında “Dövüş Kulübü” filmindeki gibi 10-15 dakika dayak yedim. Her yere yıkılışımda tekrar doğrulmaktan kendimi alıkoyamadım. Beni dövmekten sıkılıp biber gazını sıktıklarında bayılmışım. Ertesi gün pişman olduğumu söylemediğim için ve de hâkimi polislerin korkutmasından ötürü tekrar girdim cezaevine. Dört gün sonra şartlı tahliye oldum ve İzmir’e yerleştim. İş buldum ve halen çalışmaya devam ediyorum.

Yargıtay Zafer’in cezasını onadı. Şimdi yeniden cezaevine girme ihtimali var. Bu konuda neler söylemek istersin? 
Elimiz kolumuz bağlı süreci bekliyoruz maalesef. Karar Yargıtay tarafından onandı ve bugün yarın polisler kapımıza dayanacaklar yine. Biz kardeşiz ve mücadelemizde de biriz. Mantıksız olduklarını biliyorum da yine de insan isyan etmek istiyor. Bana niye o zaman beraat veriyorsunuz? Ortada elle tutulur hiçbir somut delil yokken neye dayanarak terörist ilan ediyorsunuz? “Edecekti”, “yapacaktı” diye bir gizli tanığın ağzına bakılıyor. 
“Utanmanızı beklemiyorum ama insan hayatlarıyla dalga geçiyorsunuz ayıptır” diyeceğim ama kime? Bizi yargılayanlar, tutuklayanlar görevlerinde yükseldiler. İnsan ömrü çalıyorsunuz insan! Konuya ilişkin şimdi de Anayasa Mahkemesi’ne başvuracağız. Kamuoyu oluşturmaya çalışıyoruz. Sizin de katkınızdan dolayı şimdiden teşekkür ederim.

Türkiye gibi “adaletin” mumla arandığı bir ülkede hukuk mücadelesi vermek nasıl bir duygu?
Açıkçası ülkemizdeki adaletten umudumuz yok. Sizin de değindiğiniz gibi “adaletin” mumla arandığı bir ülkede yaşıyoruz. Umutlanmak bile yasak bize... Çünkü biz insanca olanı savunmaktan asla geri durmayacağız, işçi sınıfı bilimine inancımızı yitirmeyeceğiz. 

*soL dergisinin 24. sayısında yayımlanmıştır...