Ali Koç'un içine Engels mi kaçtı?

Ali Koç'un "antikapitalizmi" olmadan günümüz kapitalizminin ayakta kalması olanaksız. Ali Koç, kendi sırtına yük olan servetinden şikayetçi görünmeden bugün o serveti koruyamaz.
Galip Munzam
Pazar, 15 Kasım 2015 16:33

Ali Koç'un G-20 zirvesinde yaptığı konuşma ilgi gördü. Türkiye'nin en zengin ailesinin veliahtı olan Ali Koç'un kapitalizmi ve onun yarattığı eşitsizliği "gerçek sorun" olarak göstermesi dikkat çekti.

Hepimizin bildiği gibi Friedrich Engels de 1820 yılında Barmen’de zengin bir ailede dünyaya gelmişti. Engels’in ailesi Manchester’da falan yatırımları olan kapitalist bir aileydi. Ancak bu durum, Engels'in kapitalizmin bilimsel eleştirisinin "babalarından" biri olmasına engel olmamıştı.

Bu durumda Ali Koç'tan da bir Engels çıkmaz mı? Ali Koç, ailesinin sahip olduğu fabrikaları dolaşıp Türkiye'de Emekçi Sınıfın Durumu'nu, yine bizzat kendi ailesinin devletle kurduğu ilişkiyi, talan ettiği yeraltı yerüstü kaynaklarını, kamu mallarını inceleyip, bunun toplumsal yapıdaki yansımalarını güncel ve tarihsel boyutlarıyla analiz ederek Ailenin, Devletin ve Özel Mülkiyetin Kökeni gibi bir kitap yazamaz mı?

Hadi Engels'i geçiyorum. Kapitalist olmasına rağmen Paris Komünü'nü sonuna kadar desteklemiş, onun için savaşmış Beslay kadar da mı olamaz Ali Koç?

Hadi Beslay'den de geçtim...  Bu zavallı kapitalist, liberal solumuzu senelerdir "maddi manevi" destekleyen Osman Kavala gibi kapitalizme karşı işçi sınıfının mücadelesine finansal, moral, düşünsel katkı yapamaz mı? "'Kızıl milyarder' öyle olmaz böyle olur" dedirtemez mi cümle aleme?

Eh, şakayı tadında bırakmak gerek.

O nedenle son cümleyi burada yazalım: Ali Koç'un kapitalizm eleştirisi, kapitalizmin gereklerinden biridir. Hatta bugün için olmazsa olmazıdır. Kapitalizm o derece büyük bir eşitsizlik ortaya çıkarmış, doğaya, topluma ve bireye dönük o denli yıkıcılaşmış ve bu durum basit ideolojik mekanizmalarla saklanamayacak kadar barizleşmiş durumda ki kontrol altında tutulan, ehlileştirilmiş bir "antikapitalizm" olmazsa ayakta duramayacak durumda.

Bu ehlileştirilmiş "antikapitalizm", kapitalizmin temelindeki sömürü mekanizmasına, emekçilerin daimi olarak mülksüzleştirilmesine dayanan çarklara değil bunun ortaya çıkardığı görüntülere, bu görüntülerin tamamına değil kontrolsüzce yaygınlaşmasına ve ölçüsüzce vahşileşmesine karşı çıkıyor. Özünde de başka bir korku var. Bu ideolojiye angaje olanların tamamının değil ama "üreticilerinin" temel korkusu şu: Piyasanın ölçüsüz bir hız ve kontrolsüz bir derinleşmeyle yaygınlaşması, bunun da toplumsal yapıyı geri döndürülemeyecek ölçüde bozacak ve emek-gücünün yeniden üretimini imkansız kılacak, doğayı hammadde teminini nihai olarak engelleyecek şekilde tahrip edecek sonuçlar üretmesi… Kısacası kapitalizmin tüm gezegenle birlikte kendi kendini tüketmesi. Kapitalizm sürdürülebilirliğini yitirdiği oranda kaderi kapitalizmle ortak olanlar onu sürdürülebilir kılmaya, bu nedenle dizginlemeye çalışıyor.

Bunun pek çok örneği var: Nobel ödüllü iktisatçı Joseph Stiglitz'i düşünün… Bill Clinton'ın ekonomik başdanışmanı olan ve Dünya Bankası'nda başkan yardımcılığı ve başekonomistlik yapan Stiglitz'in mevcut toplumsal yapıdaki eşitsizliğin en gürültücü muhaliflerinden olması, liberal solun gurularından biri haline gelmesi, örneğin Yunanistan'da SYRIZA'yı canhıraş desteklemesi tesadüf değil.

Bu minvalde hemen akla gelen bir diğer isim elbette George Soros. Soros'un çeşitli "antikapitalist" toplumsal hareketleri ve isimleri cömertçe desteklediği biliniyor. Fonlarının değeri 1970-1995 arasında 3 bin kattan fazla artan Soros'un toplumsal eşitsizliğe karşı pek veciz laflar etmesi, sık sık kendi ailesinin fakirliğinden dem vurmasını unutmamak lazım.

Bu açıdan bakıldığında Ali Koç'un yaptığı konuşmada Microsoft'un kurucusu Bill Gates'e referans vermesi şaşırtıcı değil. Kurduğu tekelle tüm dünyayı haraca bağlayan Bill Gates'in yakın zamanda "Ferrarisini satan bilge" misali kendisini hayır işlerine vermesi de…

Antikapitalist ya da daha yaygın tabirle "hippi kapitalistler" bu ihtiyaçtan türüyor. Üstelik bu ehlileştirilmiş "antikapitalist" ideoloji yaygınlaştıkça kendi pazarını kuruyor. İşçisiyle dost ve "ortak", doğaya saygıyı ihmal etmeyen, tüketicisine karşı sorumlu davranan, elde ettiği karını hammaddesinin üreticisiyle paylaşmaktan çekinmeyen gibi özelliklerle pazarlanan şirketler, markalar türüyor ve bunun bir pazarı var. Çok geniş bir pazar...

Bu pazarın önemli reklam malzemelerinden biri ilgili markalara sahip kapitalistlerin imajları. Giyim kuşamları, konuşmaları, "muhalif kimlikleri", kendi karlarına ve karlarının yeniden üretimine doğrudan halel getirmeyecek kimi ilerici, toplumsal reform taleplerine (örneğin eşcinsel evliliği) destekleriyle gündeme gelen yeni nesil patronlar kendi başına bir PR nesnesi olarak ele alınıyorlar artık.  

Genelde "orta sınıflara" ve kendisini tüketim kalıplarıyla bu kategoride göstermeye çalışan ve cüzdanında beş on tane kredi kartı taşıyan, çocuğunun okul taksidi, mortgage borcu altında inleyen emekçilere hitap eden bu ürünler aynı zamanda tüketicileri, tükettikçe kapitalist sömürüye meydan okudukları yanılgısına ve bir çeşit tatmine sürüklüyor. Bu üründen alırsanız kapitalizme tokat gibi bir cevap vereceksiniz, doğayı kurtacaksınız, büyük şirketlerin öldürmeye çalıştığı üreticiye destek olacaksınız...  

Ehlileştirilmiş "antikapitalizm" kültürel kapitalizmin de özellikle ihtiyaç duyduğu bir unsur haline geldi. Üstelik bundan kar da edebiliyorsa, tadından yenmeyen bir unsur…

Muhtemelen Dövüş Kulübü ile başlatabileceğimiz V for Vendetta gibi kesinlikle üçüncü sınıf olduğunu düşündüğüm bir filmle birlikte zirve yapan ardından bugün dizilere kadar düşmüş olan milyon dolarlık anarşizm propogandaları tam olarak buraya denk düşüyor. Yakın zamanda başlayan Mr. Robot isimli ABD dizisinin değme liberal solcudan daha keskin bir antikapitalist söylemi olması bu şekilde anlam kazanıyor. Bu dizinin websitesine girdiğinizde bir mesaj sizi karşılıyor:

Merhaba dostum, eğer buraya geldiysen, bir sebep için geldin. Henüz bunu açıklayamıyor olabilirsin ama bir parçan bu dünyadan bıkmış durumda… Nerede çalışacağını, kiminle görüşeceğini, iç karartıcı banka hesabını nasıl doldurup boşaltacağına karar veren bir dünyadan. Hatta bu mesajı okumak için kullandığın internet bağlantısı için bile para ödüyorsun, yavaş yavaş varlığın lime lime oluyor. Söylemek istediğin şeyler var. Yakında sana bir ses vereceğim. Eğitimin bugün başlıyor.

Ardından site sizden bazı kodlar yazmanızı istiyor. Eğer sitedeki satıra "question" (soru/sorgula) yazarsanız, yeni açılan sayfada on numara beş yıldız kapitalizm ve ABD karşıtı afişler sizi karşılıyor. Patronlara, ABD'nin kurucu babalarına, şirket yöneticilerine sert bir şekilde meydan okuyan afişler…

Dizinin kendisinin ve PR faaliyetinin kaç milyon dolara mal olduğunu bulamadım ama önemli değil. Bulsaydım da aslında zenginin malı züğürdün çenesini yorar gibi olacaktı. Ancak bu dizinin ABD'nin en büyük medya devlerinden NBC'nin sahibi olduğu bir kablolu kanalda gösterildiğini biliyorum. ABD'nin en büyük televizyon kanallarında bir dizi vasıtasıyla haftalık periyotlarda "antikapitalizm" yapılıyor.

Kapitalizm bir nefret nesnesi haline geldikçe, kaçınılmaz bir ideoloji haline gelen ehlileştirilmiş antikapitalizm metalaşıyor. Alınıp satılan bir ürün haline geliyor. Alıcılarında yaratmış olduğu rehavet de cabası. Hani Venezuela'daki Chavez karşıtı darbeyi anlatan belgesel vardı "Devrim televizyondan yayımlanmayacak"...

Geldiğimiz noktada "devrim"i ve "mücadele"yi televizyondan yayımlayıp bunun üzerinden para kazanmasını ve öfke soğurmayı bile beceriyorlar…

Ali Koç'a geri dönelim…

Marx, Artı Değer Teorileri'nde kapitali tekil bir kapitalistten ayrı düşünmek mümkündür der. Zira kapitalini kaybettiği zaman bu kişi kapitalist olma özelliğini de kaybeder. Ancak kapitali, işçi ile karşı karşıya gelen kapitalistten ayrı düşünmek mümkün değildir. Buna bir küçük ek yapmak elbette mümkün: Kapitalizm de bundan başka bir şey değildir zaten. İşçiden, işçiyi sömüren kapitalistten ve bu sömürü mekanizmasını mümkün kılan kapitalden başka bir kapitalizm yok.

Dolayısıyla, her gün işçilerin kanını emen Koç sülalesinden ve onun hippi üyesi Ali'den bahsetmeden kapitalizmden bahsetmek mümkün değil. Ali Koç'un "antikapitalizmi" olmadan da günümüz kapitalizminin ayakta kalması olanaksız. Ali Koç, kendi sırtına yük olan servetinden şikayetçi görünmeden bugün o serveti koruyamaz.

Bu noktada, rol icabı da olsa "kapitalizm bitmeli" diyen Ali Koç'a bir hatırlatmada bulunmakta fayda var.

Sevgili Ali,

Bilmem bilir misin, bir Çin atasözü vardır: Ne dilediğine dikkat et, zira her an gerçekleşebilir.

Sana bir haberim var: Dileğin gerçekleşecek. Mensubu olduğun ailen gibi mülksüzleştirenleri mülksüzleştirdiğimizde seni de sırtındaki bu büyük yükten kurtaracağız.

Ve emin ol, hepinizi mülksüzleştireceğiz. Son kuruşunuza kadar…

Biz kim miyiz? "Vallahi ben de zor taşıyorum" dediğin servetinin gerçek düşmanları biziz.

Ve hazır ol Ali, geliyoruz.