10 soruda İdlib'de neler oluyor?

Suriye ordusunun beklenen İdlib operasyonuna başlamasıyla Türkiye hem diplomatik alanda hem de sahada harekete geçti. Ankara, Rusya ile ABD arasındaki mücadele nedeniyle İdlib'i pozisyonunu güçlendirme ve YPG'ye yönelik olası müdahaleleri için taviz koparma fırsatı olarak görüyor. Ancak yeni riskleri beraberinde getiren bu maceranın sınırları var.
Ali Örnek
Cumartesi, 13 Ocak 2018 20:00

1. SURİYE ORDUSU'NUN İDLİB OPERASYONUNUN AMACI NE?

Suriye ordusunun Kasım ayı ortasında, Irak sınırındaki Elbukemal kentini alarak, Fırat Nehri'nin batısındaki IŞİD varlığını ortadan kaldırmasıyla sıranın İdlib'e gelmesi bekleniyordu. Nitekim, Suriye ordusunun IŞİD'e yönelik operasyonlarının ana vurucu gücü "Kaplan Güçleri" Aralık ayı başında Hama kuzeyine sevk edilmişti. Kaplan Güçleri Komutanı Tuğgeneral Süheyl Hassan'ın, 11 Aralık'ta Lazkiye'deki Hmeymim Üssü'nü ziyaret eden Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in, Suriye lideri Beşar Esad ile yaptığı görüşmede hazır bulunması, operasyona Moskova'nın tam destek verdiğini gösteriyordu. 27 Aralık'ta Rusya Genelkurmay Başkanı Valeri Gerasimov, IŞİD sonrası hedeflerini 'El Kaide'nin Suriye kolu Heyet Tahrir'uş Şam'ı (eski adıyla Nusra Cephesi) yok etmek' olarak belirtmesi, Suriye ordusunun Türkiye sınırına kadar olan bölgeyi kontrol altına almaya çalışacağını gösteriyor. Operasyonun ilk etabı, İdlib'in doğu ve Halep'in güney kırsalını kontrol eden Ebu Zuhur Hava Üssü'nü almak. Bu üs alındıktan sonra Suriye ordusu İdlib merkezine ve daha sonra Türkiye sınırına ilerleyebilir.

2. NEDEN İDLİB?

Birincisi, PKK bağlantılı YPG'nin kontrolündeki bölge sayılmazsa, İdlib, Suriye yönetiminin kontrolü dışındaki en büyük alan. Üstelik bu alan, Heyet Tahrir'uş Şam'ın (HTŞ) kontrolü altında. Bölgede cihatçıların mevcudunun 20 binin üzerinde olduğu tahmin ediliyor. Bu rakama, HTŞ ile ittifak halindeki Uygur El Kaidesi Türkistan İslam Partisi'nin 5 bin militanı başta olmak üzere binlerce Suriyeli olmayan militan da dahil. Cihatçı gruplar, İdlib üzerinden hem Hama kuzeyini hem de Halep'in güney ve doğu kırsalını tehdit ediyor.

İkinci olarak, İdlib, Humus ve Hama'dan geçerek başkent Şam'ı Halep'e bağlayan M5 karayoluna da ev sahipliği yapıyor. Suriye'nin can damarı olan bu yol, 2012 yılından bu yana kesik. Suriye ordusu Hama'dan sonra doğuya yönelerek İhtariye kasabası üzerinden geçen tali bir yolla bağlamış durumda. Ancak bu yol, Suriye'nin başkenti ile ekonomik kalbi Halep'in bağlantısını sağlamaya yetmiyor. Suriye ordusu İdlib'i alarak M5 karayolunu yeniden açmayı hedefliyor.

Üçüncüsü, hem Şam hem de Moskova, Suriye'nin geleceğiyle ilgili görüşmelere El Kaide tehdidini bertaraf ederek oturmak istiyor. Nitekim ABD henüz "Esad'ın Suriye'nin geleceğinde yeri yok" çizgisinden geri adım atmış değil.

Dördüncüsü, ABD ve sahadaki vekili YPG de, Eylül ayında Türkiye'nin Astana'da varılan anlaşmayla İdlib'e "ateşkes gözlem gücü" yollamasına kadar İdlib'e yönelik bir operasyona hazırlanıyordu. Bu amaçla YPG'nin omurgasını oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) İdlib operasyonu için bir operasyon odası oluşturmuştu. ABD Başkanı Donald Trump'ın IŞİD'le Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk da 2015 yılında El Kaide'nin İdlib'i ele geçirmesine aktif olarak yardım etmelerine rağmen, bu örgütün kentteki kontrolünden tek başına Türkiye'yi suçlamış ve "uluslararası bir operasyonun kaçınılmaz olduğunu" söylemişti. Eylül ayında Türkiye, İran ve Rusya arasında Astana'da varılan anlaşmayla Türkiye'nin Afrin'in güneyine konuşlandırdığı güç, SDG operasyonunu imkansız hale getirmiş olsa da, hem Şam hem de Moskova, bu bölgeyi ABD müdahalesine açık halde bırakmamak istiyor.

3. TÜRKİYE NASIL TEPKİ VERDİ?

Türkiye'nin operasyona ilk tepkisi Gerasimov'un İdlib operasyonunu duyurduğu gün Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'dan geldi. Erdoğan, daha bir ay önce "Diyalog kapısının açık olduğunu" söylediği Esad'ı bu kez “Devlet terörizmi” ile suçladı. Erdoğan'ın açıklamasında Suriye'nin geleceğinde Esad'ın yerinin olmadığı vurgusu vardı. 9 Ocak'ta operasyona destek veren Rusya ve İran'ın büyükelçileri Dışişleri Bakanlığı'na çağrıldı. Elçilere 'İdlib operasyonundan duyulan rahatsızlık' iletildi. 10 Ocak'ta Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu operasyonun HTŞ bahanesiyle İdlib'teki 'muhaliflere' saldırı olduğunu iddia etti. Çavuşoğlu, İran ve Rusya'dan operasyonun durdurulmasını istedi.

Ancak Türkiye'nin tepkisi sadece diplomatik alanda değil. Muhalif kaynaklara göre Türkiye, Ebu Zuhur'a ilerleyen Suriye ordusunu püskürtmek ve İdlib operasyonunu başarısızlığa uğratmak için cihatçı gruplara silah yardımı yaptı. Ayrıca Türkiye'nin komutasındaki Fırat Kalkanı Güçleri, 9 Ocak'ta HTŞ'nin başlattığı karşı saldırıya iştirak etti. Bu operasyonda Fırat Kalkanı Güçleri'nin Türkiye'nin hibe ettiği "Panthera" tipi zırhlı araçları da kullandı.

4. OPERASYON ASTANA'DA VARILAN ANLAŞMAYA AYKIRI MI?

Türkiye sıklıkla Suriye ordusunun başlattığı operasyonun Astana'da varılan "çatışmasızlık" kararına aykırı olduğunu dile getiriyor. Ancak Astana'da varılan anlaşmada "Suriye'nin egemenliğine saygı ve terörle mücadelenin desteklenmesi" vurgusu yer alıyordu. Ayrıca Astana'da IŞİD gibi terörist örgüt kabul edilen HTŞ'nin kontrolündeki hiçbir yerin "çatışmasızlık bölgesi" olamayacağı net bir biçimde ifade ediliyor.
Rusya, Suriye ordusu IŞİD'e yönelik operasyonunu sürdürürken, Türkiye'nin İdlib'de bulunan kendi himayesindeki silahlı grupları, HTŞ'den ayırmasını bekliyordu. Çavuşoğlu da 4 Ekim tarihli açıklamasında, bu konuda üzerlerine düşeni yapacaklarını söyledi.

Ancak gerçekte Türkiye bu adımı hiçbir zaman atmadı. Dahası Eylül ayında Astana'da Türkiye, Rusya ve İran'ın vardığı mutabakat kapsamında İdlib'de "ateşkesi denetlemek için" giren 500 kişilik Türk askeri gücüne HTŞ konvoyunun eşlik ettiği ortaya çıktı.

Türkiye, İdlib'deki ÖSO bağlantılı grupları HTŞ dışında ve hatta ona muhalif olarak tanımlasa da gerçekte bu gruplar zaman zaman yaşanan iç çatışmalara rağmen HTŞ'nin liderliği altında hareket ediyor. HTŞ, Temmuz ayında Türkiye'nin gözdesi olarak bilinen Ahrar'uş Şam grubunun kontrolündeki stratejik bölgeleri de alarak İdlib'deki hakimiyetini pekiştirmişti. HTŞ'nin İdlib'deki tam hakimiyeti bugün reddedilemeyecek derecede belirgin.

5. YENİ MÜLTECİ DALGASI KAPIDA MI?

Türkiye İdlib'e yönelik ordu operasyonunun yeni bir mülteci dalgası yaratacağını iddia ediyor. AKP yanlısı medyada, Türkiye'ye geleceği iddia edilen mülteci sayısına dair tahminler 300 bin ila 2 milyon arasında değişiyor. Böylelikle AKP İdlib'e yönelik "hassasiyetini", "mülteci akınını engellemek"le gerekçelendirerek, iç kamuoyunda meşrulaştırmaya çalışıyor. Türkiye, Suriye ordusunun Halep'te tam kontrolü sağlamak için operasyon başlattığı dönemde de benzer iddialar ortaya atmıştı. Örneğin Çavuşoğlu, Halep'ten 3,2 milyonluk göç dalgası beklediklerini iddia ediyordu. Halep operasyonu biterken, Suriye yönetimi İdlib'e gitmek isteyenlere izin verdiğinde, BM'ye göre 100 bin kişi kentten ayrılarak İdlib'e gitmişti. Ancak BM, Esad'ın kontrolünü artırdığı 2017 yılının ilk yedi ayında evlerine dönen Suriyelilerin sayısının 600 bini aştığını açıklamıştı.

İdlib'e yönelik operasyon nedeniyle daha fazla Suriyelinin evinden ayrılmak zorunda kalacağı bir gerçek. Ancak aynı şekilde 2015 yılında Türkiye'nin aktif destek verdiği cihatçı grupların İdlib'i alması sırasında da yüzbinlerce insan mülteci durumuna düşmüştü. Üstelik İştebrak, Cisr Eş-Şuğur ve Yakubiye gibi İdlib'in Hıristiyan, Şii ve Alevi yerleşimlerinden binlerce insan kaçmak zorunda kalmıştı. Şimdi bu insanların evlerine dönmesini sağlamak için cihatçı grupların hakimiyetine son verilmesi gerekiyor.

6. AKP NEREYE OYNUYOR?

AKP hükümetinin İdlib'de El Kaide emirliğinin hamiliğine soyunması, "İslamcı kamuoyunu tatmin" veya "Rejim değişikliği hedefine dönüş" olarak nitelendirilse de bu yorumlar gerçekçi değil. Türkiye diplomatik alanda da Rusya ile ABD arasında devam eden mücadelenin açtığı alana yerleşmiş durumda. ABD yönetimi, IŞİD'le mücadele adı altında, YPG'nin omurgasını oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) ele geçirdiği bölgeleri, Esad'ın istifası için bir pazarlık kozu olarak kullanıyor. Bu açıdan, Cenevre'de devam eden Suriye görüşmeleri ABD'nin pazarlık zeminini teşkil ediyor.
Cenevre'yi dolayısıyla ABD'nin pazarlık zeminini ortadan kaldırmayı hedefleyen Rusya ise Soçi'de bu ay sonunda yapılacak Suriye ulusal diyalog konferansını öne çıkarmaya çalışıyor. Rusya'nın bu görüşmelere bazı silahlı muhalif grupları da katarak meşruluk sağlaması için Erdoğan'a ihtiyacı var. Bu nedenle ne Tahran ne de Rusya, Türkiye'nin Astana ve İdlib çıkışlarına doğrudan cevap vermeyi şimdilik tercih etmiyor. Rus İzvestiya gazetesine konuşan Rusya Dışişleri Bakanlığı yetkililerinin “Ankara ile yeni bir gerilim istemiyoruz. Ancak HTŞ'yi yok etmekten de vazgeçmeyiz” sözleri Moskova'nın bu yönelimine işaret ediyor.

7. HMEYMİM SALDIRILARININ AMACI SOÇİ'Yİ SABOTE ETMEK Mİ?

Rusya'nın Suriye ordusunun İdlib operasyonunu desteklemekte kullandığı Hmeymim Üssü 31 Aralık ve 5 Ocak tarihlerinde iki defa saldırıya uğradı. Rusya'nın iddiasına göre saldırılarda sadece 2 asker yaşamını yitirdi, ancak Rus medyası üste bulunan 7 uçağın da zarar gördüğünü ileri sürüyor. Rus yetkililer, saldırıda Suriye'deki silahlı grupların sahip olmadığı bir İHA teknolojisinin kullanıldığını belirtiyor. Daha önce IŞİD'in İHA'lardan atılan patlayıcılarla saldırı düzenlediği belirlense de, bu saldırılar görüş mesafesinde kontrol edilen İHA'larla düzenlenmişti. Ancak Hmeymim'e yönelik saldırılarda RDX gibi devlet envanterlerinde olan patlayıcılara sahip, 50 kilometre mesafeden yönlendirilen ve GPS bilgisini analiz ederek hedef bulan İHA'lar kullanıldı. Rusya'ya göre bu İHA teknolojisi ve eğitimi ancak bir devlet tarafından sağlanabilir. ABD'ye ait Poseidon tipi bir uçağın son saldırının düzenlendiği gün bölgede uçtuğunu açıklayan Moskova yönetimi, böylelikle üstü kapalı bir biçimde saldırılardan ABD'yi sorumlu tutmuş oldu.

Rusya'nın Hmeymim saldırısının nedenine odaklanan açıklamaları da ABD'yi işaret ettiğini gösteriyor. Önce Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zaharova, ardından Rus lider Putin, saldırıları "Soçi konferansını sabote etmeye yönelik girişimler" olarak nitelendirdi. Putin, Erdoğan'la telefonla görüştüğünü ve saldırıdan Türkiye'yi sorumlu tutmadıklarını da açıkladı. Nitekim ABD yönetimi bir süredir Soçi'ye olan itirazını daha açık sözlerle ifade ediyor. 11 Ekim'de Ortadoğu'dan sorumlu olan ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı David Satterfield, Soçi'nin Rusya'nın Suriye'nin geleceğine dair görüşmeleri kendi gündemiyle sınırlı tutma çabası olarak nitelendirdi ve “Bu meşru değil, meşrulaştırmayacağız” diye konuştu. Bazı ABD'li düşünce kuruluşları, Washington'un bu noktada Türkiye'ye İdlib konusunda destek vermesi gerektiğini ileri sürüyor. Örneğin, Institute for the Study of War adlı düşünce kuruluşunun yazdığı raporda, Esad'ın İdlib'te El Kaide'ye karşı zafer kazanmasının ABD'nin stratejik hedeflerine zarar vereceği belirtilerek, Washington yönetimine, İdlib operasyonunu durdurması için Erdoğan'a destek vermesi gerektiği tavsiyesinde bulunuluyor.

8. TÜRKİYE'NİN İDLİB'E MÜDAHİL OLMASI NASIL BİR RİSK YARATIYOR?

Türkiye'nin İdlib'e bu denli müdahil olması, beraberinde bir dizi riski de getiriyor. Türkiye'nin İdlib'de bulunan, esas olarak Afrin'deki YPG'ye karşı konuşlandırdığı 500 kişilik gücü, bu müdahale sürerse hedef haline gelebilir. Nitekim 11 Ekim'de Türk Silahlı Kuvvetleri'ne (TSK) ait bir konvoyun, Halep'e bağlı Anadan kasabasından geçişi sırasında Suriye ordusunun havan topu saldırısına uğradığı iddia edildi. Bu iddia Ankara tarafından ne doğrulandı ne de yalanlandı. Saldırı iddiasının, HTŞ'nin 10 Ocak'taki İdlib taarruzundan bir gün sonra gelmesi dikkat çekti.

Suriye medyasında Türkiye, HTŞ saldırısına aktif destek vermekle suçlanmıştı. Benzer biçimde 7 Ekim'de de yani Hmeymim Üssü ikinci kez saldırıya uğradıktan iki gün sonra TSK'ya ait bir konvoy, Halep'e bağlı Daret İzza'da roketatarlı saldırıya uğramıştı. Daret İzza'nın YPG'nin kontrolündeki Afrin'in hemen güneyinde olmasına rağmen, Türkiye saldırıdan YPG'yi sorumlu tutmadığı gibi fail de belirtmedi. Derat İzza'dan bir gün önce Rus Genelkurmay Başkanı Gerasimov'un, 31 Aralık'ta 2 Rus askerinin öldüğü Hmeymim Üssü'ne yönelik faili meçhul İHA saldırısıyla ilgili Türk mevkidaşı Hulusi Akar ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan'a mektup yolladığı ortaya çıktı.

9. TÜRKİYE'NİN PLANININ HEDEFİ NE?

Erdoğan, Esad'ın Suriye'de geleceğinin olmadığını söylemesinden bir ay önce Türkiye'nin Şam'la müzakerelere kapıyı kapatmadığını açıklamıştı. Erdoğan buna gerekçe olarak da Esad'ın YPG'ye karşı bir pozisyona sahip olmasını göstermişti. Nitekim bu dönemde Şam yönetimi, IŞİD'le mücadele adı altında Suriye'nin verimli tarım arazilerinin yarısını, petrol ve doğalgaz kaynaklarının tamamına yakınını ve en büyük üç hidroelektrik barajını ele geçiren YPG'ye karşı sert çıkışlar yapıyordu. Erdoğan'ı bir ay içinde iki taban tabana zıt açıklamaya iten de Şam'ın bu sert çıkışlara rağmen rotayı İdlib'e kırması oldu.

Aslında Erdoğan'ın Suriye masasında kalma ısrarı daha çok Türkiye'nin YPG'nin kontrolündeki bölgeye dair planlarıyla ilgili. Türkiye, İdlib'e müdahil olarak Rusya ya da ABD'den YPG'ye yönelik olası operasyonları için tavizler koparmaya çalışıyor. Nitekim YPG Afrin'de Rusya'nın, Membiç ve Fırat'ın doğusunda da ABD'nin güvencesi altında. İki ülke Suriye'de derin ihtilaflara sahip olsa da, Türkiye'nin YPG bölgesine topyekün bir askeri harekatına farklı gerekçelerle de olsa, karşı çıkıyor. Türkiye'nin İdlib'e müdahil olmasının ardından Afrin'e yönelik saldırılarını artırması ve son olarak Erdoğan'ın dün Afrin'le ilgili "Bir hafta içinde ne yapacağımızı göreceksiniz" çıkışını da burada hatırlatmak gerekiyor.

10. PLAN TERS TEPEBİLİR Mİ?

Aslında tepmeye başladı bile. Nitekim Suriye ordusu Türkiye'nin aktif desteğine rağmen cihatçı gruplar karşısındaki ilerlemesini sürdürüyor. Dün Suriye Dışişleri Bakan Yardımcısı Faysal Mikdad bir süredir Şam yönetiminin yüksek sesle dillendirmediği "Türkiye, Suriye'deki askeri varlığını çeksin" açıklamasını bu defa yüksek sesle tekrarladı. ABD'nin Suriye planlarını tek başına vekili YPG'nin üzerine inşa ettiği bir dönemde, uluslararası arenada iyice yalnızlaşan AKP'nin tek başına böyle bir planı yürütebilecek imkanları yok.

Ayrıca Türkiye yeniden Rusya ile yaşanabilecek bir krizi göze alamaz. Bu açıdan Türkiye'nin İdlib tepkisinin sınırları olduğu söylenebilir. Türkiye, Rusya'nın Soçi nedeniyle kendisine ihtiyaç duyduğunu farketmiş olduğu muhakkak, ancak asıl soru Erdoğan, Suriye'deki askeri varlığının Rusya'nın iki dudağı arasında olduğunun ne kadar farkında? Rusya, Suriye'de ABD'nin pazarlık kozuna dönüşen YPG ilgili kararını henüz vermiş değil ve İdlib operasyonu sonuca ulaşmadan, Moskova'nın mevcut zaman kazanma politikasında kalıcı bir değişikliğe gitmesi oldukça zor. Erdoğan, İdlib'e müdahil olarak Suriye'nin geleceğine dair görüşmelerde güçlü bir aktör olarak yer almak istiyor ancak bunu yapmak için atıldığı maceradan elindeki mevcut bileti kaybederek çıkabilir.