Kapitalizmin tam da göbeğinde 17 yıl erken ölmek…

Doç. Dr. Emre Gürcanlı, Parisli kanalizasyon işçilerini yazdı. 21. yüzyılda, kapitalizmin göbeğinde, çalışma koşulları yüzünden ortalama 17 yıl daha az yaşayan Parisli kanalizasyon işçilerini...

İlk okuduğumda çok çarpıcı gelmemişti. Paris kanalizasyon işçileri ülkede diğer çalışanlardan ortalama 17 yıl erken ölüyordu. Tipik bir istatistik değer gibi okudum, incelemeye başladım. Bir an durdum. 17 yıl… Bu yıl çocuğunuz olsa, 17 yıl sonra üniversitede okuyacak veya çalışma yaşamına katılacak. 17 yılda defalarca gülecek, ağlayacak, kızacak, küfür edeceksiniz. Yediklerinizi, gezdiklerinizi anlatacaksınız veya işten eve evden işe ailenizle birlikte küçük mutluluklarla da olsa yaşayacaksınız. Ama yaşayacaksınız… İyi veya kötü… Ama onlar yaşamıyor, böyle bir şansları yok…

Sonrasında aklıma, ilk çalışmaya başladığım zamanlarda kaldığım “bahçe kat” diye tabir edilen kiralık evim geldi. Sürekli kanalizasyon tıkanır ve taşardı, banyodan başlayarak evin içini tamamen kanalizasyon suları iki kez kaplamıştı ve her ikisinde de, saat akşam beşe doğru İSKİ’yi aramış, tam mesai bitimine hazırlanırken, evlerine gitmeyi düşünürlerken atlayıp gelmişlerde Bağlarbaşı’ndaki evime işçiler. Aklımda kalmış, eldivenleri eskiydi, ellerinden düşüyordu, aralarında en iri yarı olan İSKİ işçisi küfür edip eldiveni fırlatmış ve basınçlı su vermeden önce elleriyle tüm pislikleri temizlemişti hortum rahatlıkla girsin diye rögara. Çok çarpıcı gelmiş, iğrenmiştim, ben yaklaşamıyordum bile o pisliğe, koca elleriyle tüm pislikleri temizleyip beni iki kez kurtarmıştı işçi kardeşim. O da 17 yıl erken mi ölecek veya hala yaşıyor mu? Bunu Paris kanalizasyon sistemine yaptığım gezi sırasında düşündüm. Bir ara kendime gelemedim gerçekten. Acaba beni iki kez pislikten ve hastalıktan kurtaran, “mesai saati bitmek üzere” demeden, eski püskü eldiveni ve giysisiyle çalışan, o İSKİ işçisi hala yaşıyor mu?

Bu yazıda Türkiye’de veya Hindistan’da kanalizasyon işçilerinin maruz kaldığı hastalık ve ölümlere değinemeyeceğim maalesef. Elde çok da fazla veri yok zira. Kapitalizmin tam göbeğinde bile böyleyse gerisini siz düşünün demek için, gezme şansı da bulduğum Paris kanalizasyonundan ve işçilerinden söz etmeye çalışacağım.

Evet, kısacası kapitalizmin göbeğinde bile böyleyse…

Mühendislik ve şehircilik harikası Paris kanalizasyon sistemi
İlk önce biraz bilgi vermek gerek, zira Paris kanalizasyon sistemi gerçekten de kentin altında ayrı bir kent. Hayal etmek isteyenler için Victor Hugo'nun “Sefiller” romanını okumak veya filmini izlemek biraz olsun yeterli olacaktır.

2100 kilometre uzunluğunda tüneller. Bu tüneller atık su, kanalizasyon, içme ve kullanma suyu, hatta telekomünikasyon ağları için kabloları ve pnömatik tüpleri dahi kapsıyor. Pnömatik posta sistemi yüzyılın başlarında yerleştirilmiş, o kadar ilginç ki basınçlı tüpler içinde şehrin öte yakasına küçük postaları, evrakları iletebiliyorsunuz. Canlanması açısından kafamızda, hastanelerde tahlil sonuçlarını katlar arasında aktaran pnömatik boruları düşünebilirsiniz. Paris Kanalizasyon Müzesi'nin broşürlerine göre her yıl 1,2 milyon metreküp atık su toplanıyor, 15 bin metreküp katı atık atılıyor.

Kısaca tarihçesine bakmakta da yarar var, zira yaşanabilir bir kent açısından böyle bir sistemin nasıl elzem olduğunu bilmek ve süreci takip etmek önemli. Tabii yer üstündeki yaşayanların refahı için yaşamlarını erkenden sonlandıran kanalizasyon işçilerini unutmadan, ki yazının esas konusu bu...

1370 yılında Hugues Aubriot Montmartre caddesinin altına taş duvarlı bir kanalizasyon yapıyor ilk kez olarak. 14. Louis zamanında Seine nehrinin sağındaki nehir yatağına büyük kanalizasyon ringleri yapılırken, sol yatağındaki kanalizasyon sistemi için Bievre Nehri kullanılıyor. Napolyon ilk kez 30 km. uzunluğunda bir kanal yaptırıyor ve 1850 yılında Seine Valisi Baron Haussman, mühendis Eugene Belgrand'ı şimdiki kanalizasyon sistemini yapması için görevlendiriyor. 1878 yılında 600 km. kanal uzunluğuna ulaşılıyor 1894 yılında tüm hanelerin ana kanalizasyon sistemine bağlanma zorunluluğunu getiren yasa çıkarılıyor. Belgrand'ın tasarımının ilginç ve etkili tarafı, büyük devasa denilebilecek kanallar yapması, bu kanallardan içme suyu akışının da sağlanması ve ayrıca her iki tarafında rahatlıkla yürünecek, çalışılacak kaldırımlar bulunması. (Musee des egoutes de Paris broşürleri ve Paris Souterrain (Beneath Paris), quarries, catacombs, crypts, sewers, tunnels, Emmanuel Gaffard, Parigramme, 2007)

Haussmann’ın vali olduğu 1853–1870 tarihleri arasında kent inanılmaz bir dönüşüme sahne oldu. Kent İmparator Üçüncü Napolyon’un gücünü gösteren simgesel, büyük yapılar ile donatıldı temiz su, kanalizasyon, demiryolu, ofis, market, itfaiye, okul, hastane, hapishane gibi bir modern kentin gerektirdiği altyapı ve binalar inşa edildi. Ama en önemlisi kentin mevcut dokusuna yapılan müdahaleler idi. Bir cetvel ile çizilmiş gibi açılan geniş ve uzun bulvarlar ile Paris yepyeni bir görünüm aldı.

Bu müdahalelerin birkaç gerekçesi vardı:

• Dar sokakların sağlayamadığı temiz hava ve güneşin konutların içine alınarak sağlık koşullarının iyileştirilmesi.
• Bulvarların kesiştiği noktalarda simgesel yapılar ile kentin modern bir görünüm kazandırılması.
• Halk ayaklanmaları ve toplumsal olaylar sırasında isyancıların dar sokaklar arasında kaybolmalarının önlenmesi.
• İşçi sınıfının kentin dışına sürülmesi (Yırtıcı, 2012)

Kanalizasyon ağı Hausmann döneminin bir modernleşme projesi olarak yapılıyor ve günümüze kadar geliyor. 1991 yılında başlatılan modernizasyon projesiyle çalışma koşullarının ve işletme yöntemlerinin daha iyi hale getirildiği söyleniyor. Bunun kanıtı olarak da her yerde karşımıza çıkarılan “kalite, çevre ve güvenlik” sertifikaları ISO 14001, ISO 9001 ve OHSAS 18001 sunuluyor. Bu sertifikaları almanın işçi sağlığı ve iş güvenliğini sağlamak anlamına gelmediğini ise hastalanan ve yaşamlarını yitiren kanalizasyon ve su arıtma işçilerinden görüyoruz...

Kanalizasyon ve su arıtma işçilerinin maruz kaldığı ölüm risklerini anlamak için ilk önce Paris kanalizasyon şebekesinin çalışma mantığına ve işçilerin çalışma mahallerine bakmak gerekiyor.

İlk önce küçük (birincil) bağlantılar, binaları kanalizasyon sistemine bağlıyor. Bu bağlantılar 1,2 ila 2 metre çapındadır. Bu bağlantılarda bir arıza olduğunda işçiler el aletleriyle doğrudan müdahale eder.

İkincil ve ana toplayıcılar (kanallar) birincil bağlantılardan çıkan atığı bir araya getirir. Bu toplayıcılar daha büyüktür ve kenarlarında işçilerin kana boyunca yürüyebilecekleri kaldırımlar (yürüyüş yolları) bulunmaktadır. Bu kanalların temizliği özel vagonlarla ve botlarla yapılır, amaç akışın düzenli olmasıdır.


Paris kanalizasyon sisteminde nasıl çalışılması gerektiğini gösteren bir köşe. Dar alanlarda, menhollerde tam teçhizatlı olmak ve en az iki kişiyle çalışmak gerekiyor. Aksi takdirde zehirli gazlar baş dönmesi, bayılma ve zehirlenmeye neden olabiliyor

Az veya çok da olsa sedimentasyon havzaları atık suyun akışının yavaşlatır. Amaç caddelerden çekilerek toplanan çökeltilerden kurtulmaktır. Bu sistem içinde işçilerin genel iş tanımlarına bakıldığında şunları görmekteyiz. Kanalların atık suyun düzensizliğinin tespiti için teftişi ve muhtemel arızalarda (çatlaklar, sızıntılar vs.atıksu kanallarının tamiri ve çökeltilerin atılması. Burada durmak gerekiyor zira oldukça riskli olan son iş son yıllarda taşerona verilmekte. Tüm bunlara ek olarak bakım ve onarım işleri de bulunuyor.

İşçilerin maruz kaldığı riskler neler?
Bu iş tanımları düşünüldüğünde işçilerin hem kimyasal hem de biyolojik ajanlara maruz kaldığı net bir şekilde görülecektir. Kimyasal ajanlar sülfür bileşikleri (hidrojen sülfit ve merkaptan -bu bileşik proteinlerin anaeorbik yıkımlanması sonucunda meydana gelen kötü kokulu gazdır- kanalizasyonlardaki kokunun en büyük nedenlerindendir), kokusuz karbon monoksit (özellikle dar alanlarda zehirlenme riski açısından çok tehlikelidir), metan, aldehitler ve organik asitler. Tüm bu bileşikler aerobik ve anaerobik koşullarda ürin ve dışkıların parçalanması sonucu ortaya çıkmaktadır.

Sadece bunlar mı?

Tabii ki çok büyük bir risk de endüstriyel atıkların kanalizasyon sistemine atılması. Bu konuda son yıllarda çok sıkı yönetmelikler yürürlüğe kondu ve uygulanmaya çalışılıyor olsa da hala Paris atık suyunda pek çok endüstriyel kimyasal madde bulunduğu biliniyor.

Biyolojik maruziyet ise atık su aerosollerinin solunması, atık suyla deri teması veya sıçrayan suların yutulması şeklinde gerçekleşir ve gram negatif basiller, endotoksinler, dışkı streptokokları ve çeşitli virüsler bu yolla vücuda alınır (Wild ve diğerleri, 2006). Ayrıca kanalizasyon işçilerinin Hepatit A enfeksiyonlarına (Cadillac, 1996), endotoksin (endotoksinler bakteri gibi patojenlerin içinde bulunan, potansiyel olarak toksik olabilecek bileşiklerdir. Endotoksinler bakteri tarafından salgılanmazlar, ama bakterinin parçalanırsa ortama salınan, onun yapısal bir bileşenidirler) maruziyetlerine (Smit, 2005), kanser kaynaklı ölümlerine (Lafleur, 1991) dair pek çok çalışma yapılmış. Burada uzun uzun anlatmak çok anlamlı değil, ilgilenen zaten kaynak olarak verdiğim yayınlara ve bunların kaynakçalarına bakabilir.

Bu ve benzeri pek çok maruziyet Paris kanalizasyon işçilerinin ortalama işçilerden 17 yıl daha erken öldüklerini gösteriyor. “Çalışmak Sağlığa Zararlıdır” kitabının da yazarı olan A. Thébaud-Mony’nin 1983’te girdiği, 1992’de aynı kurumun araştırma bölümü yöneticiliğine atandığı ve bugün de kurumun onursal başkanı olduğu Fransa’nın köklü kurumlarından Ulusal Sağlık ve Tıp Araştırmaları Enstitüsü'ne (INSERM), 2010 senesinde Paris Belediyesi ile beraber bir araştırma yapıyor (unutmadan söyleyelim Fransa Ulusal Sağlık ve Tıp Araştırmaları Enstitüsü'den [INSERM] emekli olan ancak kurumda çalışmalarını sürdüren Thébaud-Mony, nişanı kabul etmenin "neredeyse ahlaksızca" olacağını ifade ederek nişanı almayı reddetti).


Çoğu zaman işçiler bu şekilde çalışıyorlar

Bu çalışmanın sonuçları oldukça çarpıcı: Kanalizasyon işçilerinin, ortalama bir Fransız işçisinin ömründen 17 sene daha az ömre sahip olduğu tespit ediliyor. 2004’den beri Paris Belediyesi’nde de işyeri hekimi olarak çalışan Claude Danglot, bu meslek grubunda karaciğer kanseri oranında % 85 oranında, özefagus (yemek borusu) kanseri oranında % 97 oranında yükselme olduğunu kaydetmiş. Sıçanların dışkısından bulaşan Hepatit E’nin, karaciğer kanserine yakalanmanın baş nedenlerinden biri olduğunu söylemiş. Son on yılda, kanalizasyon işçilerinin ölüm oranı % 56 artmış.
Tüm bu süreç kamu hizmetleri işçilerinin örgütlü olduğu Genel İş Konfederasyonu’nu (CGT) harekete geçiriyor ve en son 29 Mayıs tarihinde bir eylem ve grev örgütlüyorlar. Süreç yalnızca iş kazaları ve meslek hastalıklarıyla sınırlı değil. Emeklilik sistemindeki değişiklikler sonucunda, kanalizasyon işçileri erken emekliliğe hak kazanabilmek için yer altında daha fazla çalışmak zorundalar. Tabii ki özel sektörde çalışan işçilerin bu hakları dahi olmadığını vurgulamakta yarar var. Eylem çağrısı Avrupa’da da ses getiriyor ve Avrupa Kamu Hizmetleri Sendikaları Federasyonu da tüm üye sendikaları destek vermeye çağırıyor.

Öte yandan L’Humanite gazetesinin 30 Mayıs tarihli nüshasında gerek eylemin haberi, gerekse de diğer ayrıntılar veriliyor. Örneğin su arıtma tesisi çalışanları, kanalizasyon işçileriyle aynı haklara kanalizasyon işçilerinin faydalandığı, hijyenik olmayan işlerde çalışma tazminatına sahip olmak istiyorlar. Ki bu haklar da Sarkozy zamanında tırpalanmış. On sene yer altında çalıştıktan sonra, 50 yaşında emekliye ayrılma hakkı ile oynanmış. Su arıtma tesisi çalışanlarının maruz kaldığı meslek hastalıkları riskleri, kanalizasyon işçilerininkiyle hemen hemen aynı iken, tamamen ayrı bir kategoride görülüyorlar.

Gazete işçilerin, sürekli bağırsak rahatsızlıkları, sürekli mide ağrıları, sürekli ishal, kronik yorgunluktan, deri rahatsızlıklarından, solunum sorunlarından da bahsediyor. Aniden suyun yükselmesi, sıçan ısırması gibi, boğulma ve enfeksiyon riskli iş kazaları da meslek hastalıklarının yanısıra işçilerin maruz kaldığı kazalar. Tüm iş kollarında olduğu gibi işçi sınıfının haklarının tamamen tırpanlanması, kanalizasyon sisteminde de kendisini gösteriyor. Örneğin 29 Mayıs grevine katılanların tümünün kadrolu olduğu, taşeron ve-veya ödünç işçilerin (çalıştıkları şirketlerın adı Veolia, Suez, Sanitra vs) durumları daha kötü olduğu halde bu tip eylemlere katılamadıkları görülüyor.

“Ölmek istemiyor musun, e o zaman çalışma!”
Türkiye’de kamu işletmelerinde yaşanan sürecin birebir aynısı nedereyse yaşanıyor: 1200 kadrolu Paris kanalizasyon işçisinden 285 kişi kalmış. Kalanlar taşeron/ödünç işçiye dönüşmüş.

CGT SIAAP sendika işyeri temsilcisi Didier Dumont katı arıtma kısmında maruz kalınan toksik maddelerden, sürekli kimyasal maddelerle çalışmaktan, farklı gazların birleşerek, tanımlanamayan yeni toksik gaz türleri türettiğinden, bazı zehirlenmelerin nedeninin hangi spesifik gazdan olduğunun tespit edilmediğinden bahsediyor “farklı gazlar birleşince nasıl bir bileşik oluyor biz bunları kobay olarak üzerimizde deniyoruz esasında” diyor: “Hiç bir maske bizi bu kokteyllere karşı %100 korumuyor!”

Tüm bu gerçekler ve olgular bir yanda dururken, yukarıda da alıntı da yaptığım bir yayının “ana mesajlar” başlıklı kutusunda, 1970 ve 1999 yılları arasında kanalizasyon sisteminde çalışan 1722 kişiyle yapılan geçmişe dönük bir analizin sonuçularına dair (cohort çalışması) şunlar söyleniyor:

“Paris kanalizasyon işçilerinde ölüm esas olarak alkole bağlı hastalıkların sonucunda artmaktadır.”

“Belirgin habis ve habis olmayan karaciğer hastalıklarındaki artış ve akciğer kanserine bağlı ölüm oranının yüksekliği kısmen işle ilgili maruziyetlere bağlı olabilir (Wild ve diğerleri, 2006).”

İşçiler derdinden içiyor ve hasta oluyor kısacası! Hadi öyle olsa bile, yoğun çalışma koşullarının alkol tüketimini artırması bile işle bağlantılıdır ve meslek hastalığı kapsamına alınabilir! Ama siz kanalizasyonun içinde yoğun biyolojik ve kimyasal maddelere maruz kalacaksınız, 17 yıl erken öleceksiniz ve size “içkidendir içkiden” diyecekler…

Bilimsel çalışmaların sonuçlarının nasıl manupüle edildiğine, istenen sonuçları çıkarmak için istatistikten nasıl yararlanıldığına Çalışmak Sağlığa Zararlıdır kitabında sıkça yer veriliyor. Oradan okunabilir sorumlulukların nasıl üzerinin örtüldüğü (Thebaud-Mony, 2012). Biz devam edelim…
Kanalizasyon işçileri, sendika temsilcileri ve halk sağlığı uzmanları tüm bu gerçeklere karşın, su arıtma tesisi işçilerinin meslek hastalıkları tespitinin çok eksikli yapıldığını belirtiyor. İşçiler 60 yaş öncesi ölen tüm arkadaşlarının meslek hastalığından hayatını kaybettiğine inanıyor. Ama bunu kanıtlayan çok az. Zira, kanalizasyon işçilerinin meslek hastalıklarını da tanımlayan, “hijyenik olmayan işlerde çalışma tazminatı rejimi” içerisinde değerlendirilmiyorlar. “Örneğin,” diyor Didier, “leptospirosis (Etkeni leptospira adlı bakteriler olan, bazı hayvanlardan geçen bir enfeksiyon. İnsanda kan yoluyla yayılan bir enfeksiyona neden olur bu¬nu, değişik organlarda yerleşim gösteren ikinci evre izler. Böbrek, karaciğer, be¬yin zarı gibi yapılardaki yerleşimler, has¬talığın değişik klinik tiplerini oluşturur) gibi bariz bir hastalığa yakalandığımız zaman bile, teker teker her seferinde bunun meslek hastalığı olduğunu kanıtlamak zorundayız diyor işçiler. Çünkü en baştan bu ‘meslek hastalıkları rejimi içerisinde’ değerlendirilmiyorlar.”

Aklımıza tabii ki ülkemiz geliyor, meslek hastalıkları tespit edilmediği için meslek hastalıkları sayısı dünyada en az olan ülkelerden biri olan Türkiye…

Son not olarak: Kapitalizmin göbeğinde böyleyse…
Her yıl yüzlerce Hintli işçi menhollerde yaşamını yitiriyor. Binlercesi hastalıklarla boğuşuyor. Bu konuda ayrıntılı ve kapsamlı çalışmaların sayısı çok ama çok az. İnsanlık adına utançtan başka bir şey olmayan bu çalışma koşulları, 21. yüzyılda kapitalizmin insanlığa reva gördüğü koşullar işte... Çok söze gerek yok, yukarıdaki birkaç fotoğrafla ne demek istediğimi anlatabileceğim sanırım…

Kısacası kapitalizmin metropollerinde bile işçiler 17 yıl erken ölüyorsa, dünyada bu haliyle üretim sürecinin bir soykırım olduğunu söylemek gerekiyor…

Emre Gürcanlı