Transformasyonda Restorasyon Uğrağı: Retrospektif Bir Değerlendirme (Mahmut Boyuneğmez)

Salı, 09 Haziran 2009 12:55

Restorasyon, Fransızca bir kelime ve mimaride kullanılan bir terim. "Eski bir yapıda yıkılmış, bozulmuş olan bölümleri aslına uygun bir biçimde onarma, yenileme" anlamına geliyor. Kelime, mimarideki anlamıyla ilgili çağrışımlar korunsa da, tarih yazımında ve siyaset teorisinde daha farklı bir kavram olarak kullanılıyor.

Tarih yazımında restorasyon kavramına 19. yüzyılın başlarında, yine Fransa'da rastlıyoruz. Fransa'da Bourbonlar'ın iktidara dönüşüne ve daha sonra 18. Louis ile 10. Charles'ın kral olduğu yıllar olan 1815-1830 arasındaki döneme "restorasyon dönemi" deniyor. Bu dönemde krallık olsa da, bir anayasa ve meclis de bulunuyor. Bu dönemde Büyük Fransız Devrimi'nden önceki feodal rejim, monarşinin mutlak iktidarı yeniden kurulamıyor. Devrimin el koyduğu ve eski sahiplerinden alarak küçük köylülere verdiği topraklar, bir daha geri alınamıyor. Soylular ve rahiplerin yanı başında, artık gelişen sanayi ve ticaret burjuvazisi ile işçi sınıfı bir toplumsal güç oluşturuyor.

Bu örneğin de gösterdiği gibi tarih yazımında restorasyon kavramı, devrim sonrasında siyasal alandaki uygulama ve ilişkiler bakımından göreceli bir eskiye dönüş dönemini işaretliyor. "Eskiye" diyoruz çünkü, tarihin tekerlekleri "geriye" çevrilemiyor.

Böyle de olsa, kavramı daha farklı siyasal süreçleri adlandırmak için kullanmak mümkündür. Kavramın, belirli siyasal güçleri frenleyerek bozulan siyasal dengeleri tesis etme, "balans ayarı" yapma, siyasal yapılara biçim verme gibi anlamları da bulunuyor.

1990'ların ikinci yarısında Türkiye'deki siyasal alana bakıldığında, aktörlerin öznel niyetlerini aşan nesnel bir sürecin yaşandığı görülüyor.

Bir: Bu süreçte, siyasal İslamcı hareketin siyasal yöneliminde ve ideolojik çizgisinde bir perspektif ve yön değişikliği gerçekleşmiştir. Bu hareketin İBDA-C, Hizbullah gibi radikal unsurları etkisizleştirilirken, RP-FP çizgisinin sermaye sınıfının ufkunu aşan siyasal yönelimlerinin önüne geçilmiştir. Bu parti ideolojik/siyasal söyleminde bir terbiye süreci yaşamıştır. İslam Birliği hedefi, yerini AB'ye giriş perspektifine bırakmıştır. "Adil düzen" anlayışı söylem düzeyinde terk edilmiştir. "Ilımlı İslam" denilen emperyalist model içselleştirilmiş, liberal söylemle uyum tesis edilmiştir.

İki: AsP'nin siyasal islamcı hareketle mücadelesi, siyasal düzlemde gerçekleştirilen bazı hamlelerle sınırlı kalmış, toplumun islamcılaştırılması sürecini durdurabilecek köklü toplumsal müdahaleler gerçekleştirilmemiştir. Bu durum sistemin siyasal aktörlerinin anti-komünist bilinciyle ilişkilidir.

Üç: Restorasyon sürecinde AsP'nin siyasal İslamcı harekete dönük siyasal müdahalelerinin meşruiyeti, kemalist ideoloji tarafından sağlanmıştır. Resmi ideoloji olan Türk-İslam sentezi görüşü, bir süreliğine kemalist bir rönesansla geri plana atılmıştır. Bu mücadele sırasında bir çok ulusalcı, milliyetçi ve kemalist dergi, dernek türü örgütlenmelerin kurulması, bu döneminin doğal bir komplikasyonudur.

Dört: 1970-80 arasında sola karşı kullanılan faşist güçler, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra kürt hareketinin gelişimini engellemeye dönük işlevlerle palazlanmış ve artık denetlenmesi, kontrol edilmesi güç bir durumdayken, Susurluk kazası sonrasındaki süreçte bir ölçüde tasfiye ve rehabilite edilmiştir. Solun toplumsal bir hareket olamadığı bir konjonktürde, MHP'nin toplum ve devlet içindeki uzantılarıyla birlikte sol ve emekçi harekete karşı vurucu bir sokak gücü olması ve bu doğrultuda illegal paramiliter bir işlev görmesi söz konusu olamaz. MHP restorasyon sürecinde, burjuva demokrasisi açısından daha meşru görülen siyasal ve ideolojik işlevleri yerine getirmeye koşullanmıştır.

Beş: Kürt hareketinin "Türkiyelileşmesi"nin önüne geçilmesi, batıdaki illerde yaşayan emekçilerin milliyetçi/soven duygu ve düşüncelerle sarmalanması restorasyon döneminde gerçekleşmiştir. 2000'li yıllara girilirken kürt hareketinin siyasi bir kriz dinamiği olmaktan çıkarılması, toplumda kürt hareketine karşı yaygın ve köklü bir ideolojik tahkimat oluşturulması bu dönemin bir "başarısı"dır.

Altı: AB'ne üyelik konusu stratejik bir yönelim haline getirilmiş, toplumda AB'ye ilişkin gelişebilecek alerjilerin önüne geçilmesi bu dönemde sağlanmaya başlamıştır.

Bu özelliklerine bakıldığında, restorasyon döneminin, 12 Eylül 1980 sonrasında Türkiye'nin toplumsal ilişkilerinde, devletin yapısında ve reel sosyalizmin çözülüşüyle birlikte emperyalizmle olan ilişkilerinde yaşadığı transformasyon sürecinin bir ara uğrağını oluşturduğu söylenebilir. Restorasyon kavramının anlamını esneterek, Türkiye'deki 2002 sonrası siyasal süreci de açıklamaya yarayan bir kavram olarak kullanılmasıysa sağlıklı görünmemektedir.

2002 sonrasındaki süreç AKP için bir "devletleşme" sürecidir. Devletin önemli organlarının türk-islamcı kadrolar tarafından istilasında bugüne kadar epey yol alınmıştır. Fakat AKP'nin cumhurbaşkanlığı, YÖK, TRT, RTÜK, üniversite yönetimleri gibi önemli mevkileri kontrol altına alması ve sıranın Anayasa Mahkemesi ile diğer yüksek yargı organlarına gelmesi yakın bir zamanda gerçekleşmiştir.

MHP bu yeni dönemde AKP'nin baş destekçisidir. Bu süreçte devlet içinde ve siyasal alanda dengeler değişirken bir sürtüşme ve gerilim yaşanmış, direnç oluşturan kemalist-sekülerist, ulusalcı, milliyetçi kesimler 2007'den bu yana ergenekon davası ve soruşturması kapsamında siyasi açıdan etkisizleştirilmiştir. Bunlar yaşanırken, AKP ile AsP arasında bir tür örtük koalisyonun oluştuğu da belirtilmelidir. CHP bu tabloda, orta katmanların sürece ilişkin tepkiselliğini soğuracak temel aktör konumundadır.

Dinci-liberal cephenin karşısında yer alan ve kemalist-sekülerist kesimin gözüyle sürece bakıldığında, 28 Şubat kodlamasıyla kastedilen daha önceki sürecin rövanşının bugünlerde alındığı sanılabilir. Oysa yaşananlar, Türkiye'nin transformasyon sürecinde bu defa açılan yeni bir atılım döneminin önündeki pürüzlerin temizlenmesi olarak okunmalıdır.

Bu atılım döneminin bir karakteristiği, ancak ve ancak öncesi ve sonrasıyla birlikte bir sosyalist devrim sürecinin tedavi edebileceği bir derinliğe ulaşmış olan, toplumun gericileştirilmesi ve çürütülmesidir. Bu durum sistem açısından, atılacak adımlarda toplumsal onayın kolaylıkla alınması ve olası karşı çıkışların zayıf kalması açısından önemlidir. Diğer bir karakeristik özellik, 2000'li yılların neo-liberal politikalarda yasal-kurumsal düzeneklerin oluşturulduğu ve devlette "reform"un gündeme alındığı bir dönem olmasıdır.

Rehabilite edilmiş haliyle AKP'de cisimleşen siyasal İslamcı hareket, uluslararası ilişkilerde, ABD ve AB'nin Ortadoğu, Kafkasya ve Orta Asya politikalarıyla uyumlu bir rotaya sahiptir.

AKP, Türkiye sermaye sınıfının çıkarlarını siyasal ve ideolojik açıdan temsil eden bir hatta oturmaktadır. AKP'nin tek başına "yeşil sermaye"nin siyasal temsilcisi olduğu tezi ne kadar saçmaysa, bugün Türkiye'de sermayenin iki fraksiyonu arasında bir çatışmanın yaşandığı yolundaki değerlendirmeler de bir o kadar geçersizdir.

Önümüzdeki dönem, devletin yönetişim modeline göre yeniden yapılandırılmasına, personel rejimi de dahil bir bütün olarak kamu yönetim anlayışının değiştirilmesine, alevilerin sol bir yönelişe girmelerinin önü alınarak sisteme entegre edilmeye çalışılmasına, kürt sorununda emperyalizmin beklentilerine uygun bir çözülmenin yaşanması için gösterilen gayretlere sahne olacaktır. Bütün bu başlıklarda atılacak adımların temel öznesi olma bakımından, AKP'nin bir alternatifi bugün için bulunmamaktadır. Ancak DP-ANAP'ın "yedek lastik" işlevi görebileceği ihtimali de unutulmamalıdır.

Mahmut Boyuneğmez