Tahliyeler Neye İşaret? (Ozan Gül)

Pazartesi, 17 Ocak 2011 10:02

Türkiye yeni yıla Hizbullah Ana Davası’nda yaşanan tahliyelerle girmiştir. Yargıtay 9. Ceza Dairesinin, tutukluluk sürelerini kısaltan 5271 sayılı kanunun yürürlüğe girmesiyle, yüzden fazla kişinin işkencelerle öldürülmesi emrini veren Hizbullah örgütünün lider ve tetikçi kadrosu adeta alay edercesine serbest bırakılmıştır. Kararın ardından ise hükümetle gerilimli olan Yargıtay tartışılmaya başlanmıştır. Tüm bunlar referandum sonrası yargıda başlayan dinci operasyonu gözler önüne sermektedir.

AKP, ülkenin ilerici, aydın ve emekten yana insanlarını da katleden şeriatçı Kontrgerilla liderlerini serbest bırakmakla kalmamış, aynı zamanda Yargıtay’a da tuzak kurmuştur. Ayrıca yasa değişikliğiyle Hizbullahçıları, uyuşturucu kaçakçılarını ve mafya şeflerini de serbest bırakmıştır.

Yargıtay’a operasyon hazırlığında olan AKP hükümeti, bir taşla iki kuş vurmaya çalışmaktadır. Birincisi Hizbullah yöneticilerini serbest bırakmış, ikincisi ise bu tahliyenin sorumluluğunu Yargıtay’ın üzerine yıkarak, yargıyı da ele geçirmek için operasyon hazırlıklarına başlamıştır. İşin diğer bir boyutunda ise bütün bir Soğuk Savaş dönemi boyunca (1950-90) NATO’nun izlediği strateji gereği, sola karşı İslamcıları destekleyen, besleyen ve büyüten, bugün ise o gücün eline düşmüş olan statükocular durmaktadır.

Kamu vicdanını sızlatan tahliyeler bahane edilerek Yargıtay’ın yapısı da değiştirilecek ve iktidar burada da hakimiyetini kuracaktır. Bu da son derece ‘ucube’ bir siyasete sarılarak yapılmaktadır. Ayrıca yargı sistemi bahane edilerek “Kim istemez hızlı yargıyı” söylemiyle, halkı aptal yerine koymaktadırlar.

Hizbullah tahliyelerinin zamanlaması da dikkat çekicidir. Kritik genel seçimlere yalnızca beş ay kaldığı süreçte gerçekleşen tahliyelerin Hizbullah ile AKP arasındaki mesafeyi kısaltacağını, AKP’nin Kürt emekçileri üzerinde psikolojik baskı kurarak Hizbullah eliyle bölgedeki etkisini artıracağını söyleyebiliriz.

Hükümet, bu tahliyelerle hem Yargıtay operasyonu için bir gerekçe yaratmış, hem de radikal İslamcılarla yeniden ilişki kurmanın önünü açmıştır. Zaten Hizbullah’ın yeniden ortaya çıkışına bakacak olursak AKP iktidarı dönemine rastladığını görmekteyiz. Eve Dönüş Yasası ile yaklaşık 2000 üyesi serbest kalan örgütün bu dönemi, bölgede kuzuyu uyandırmadan yürüdüğü süreç olmuştur. Zira yeni Hizbullah, elinde silah olan değil, yasal dernekler aracılığıyla örgütlenen bir hareket olmuştur.

Sürecin gidişatına bakıldığında önce hukuk ve demokrasi kavramlarını yeterince bilmeyen ve açlığını vaazlarla bastırmaya çalışan halk üzerinden, AKP’ye karşı çıkmayı demokrasiye ihanet sayan bir zihniyetin oluşması sağlandı. Ardından dinci faşistler etrafa salınarak “ileri demokrasiye” geçileceği masalı anlattırıldı.

Türkiye’de bugün dinci diktatörlük fütursuzca AKP-Cemaat iktidarı tarafından ülkenin neredeyse tamamını ele geçirilmiş olması ile faşizmini ilan etmekten çekinmemektedir. İslamcı güç, kayıtsız şartsız iktidarlığının önünde bir engel olarak gördüğü işçi, emekçi ve aydınları yok saymaktadır.

Bu ipinden boşalmış gidişata bir dur demek ve bugünden başlayarak bir yeniden kuruluşun ve kurtuluşun yolunu aramak ise ilerici sol bir cephede örgütlü mücadele etmekten geçmektedir. Aksi halde, yine yıkımın altında ezilecek olan, dini duyguları üzerinde türlü oyunlar oynanan emekçiler olacaktır.

Türkiye’nin ve toplumun ihtiyacı olan tek gerçek gündem ise sol cepheye güç vermektir.