Postmodern Abdülhamit (Murat Bilgili)

Perşembe, 23 Temmuz 2009 12:01

“Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: birinci kez trajedi olarak, ikinci kez komedi olarak.”
Marx’ın Louis Bonaparte için söylediği bu sözleri, biz bugüne uyarlayabiliriz. Abdülhamit trajedisi Tayyip Bey komedisi olarak bugün tekrar sahneleniyor. Fakat arada ciddi farklar var. Tayyip Bey sahneye Abdülhamit’i yinelemek için değil onu yıkmak için çıkmaktadır. Yineler gibi göründüğü şeylerde bile fark var. Abdülhamit’in sorduğu soru doğru, soruya verdiği cevap yanlış idi, bugün Tayyip Bey’in sorduğu soru yanlış, soruya verdiği cevap doğrudur. En temel fark bu.
Postmodernizm modernizmin ilerisi değil, “anti”sidir, modernizmin yıkımıdır. Modernizm de çok matah bir şey değildir zaten. Ama modernzimden öteye geçmek marskizmle mümkündür. Marksizmi modernist ideoloji olarak addediyorlar. Marksizm modernizm eleştirisidir. Postmodernizm ise modernizmin bütün kazanımlarını kazımaya yeltenen bir komedidir.
Şu sorulara ve cevaplara geri döneyim. Abdülhamit’in sorduğu şuydu: Osmanlı nasıl kurtulur? Verdiği cevap: Panislamizm, emperyalistleri birbirine karşı kullanma ve modernizasyon. Soru o zaman için doğru, fakat verdiği cevap kısmen yanlıştı. Tayyip Bey’in sorduğu soru şu: Türkiye Cumhuriyeti nasıl yıkılır. Verdiği cevap: Cemaatçilik, emperyalizme teslimiyet ve postmodernizasyon. Soru yanlış fakat verdiği cevap tamamen doğrudur.
Abdülhamit Rusya’nın balkanlardaki Panslavizm politikasına Panislamizm ile cevap vermeye çalıştı. Ayrıca bu Almanya’nın da işine geliyordu çünkü Rusya’ya karşı Arabistan’dan Balkanlara kadar bir hat örmek istiyordu. İçeride ve Balkanlarda azınlıklar sorunu yükseliyordu ve bu azınlıkları İslam üst başlığı altında toparlamak istiyordu. Abdülhamit’in Panislamizm politikasının içeriği aşağı yukarı budur. Ayrıca bu politikanın sadece Abdülhamit’in icadı olduğunu da düşünemeyiz. Tanzimat’tan beri Reşit Paşaların, Ali ve Fuat Paşaların batıcılığına ve azınlıkların ayrıcalıklar kazanmasına karşı yükselen islamist bir tepki vardı. Abdülhamit biraz da bu zeminin üzerine inşa etmiştir politikasını. Devletin dini İslam’dır maddesini Kanun-u Esasi’ye ekleten Namık Kemal’ler olmuştur. Namık Kemal anayasanın İslam’a uygun olduğunu ispatlamaya çalışıyordu. Bir bakıma anayasayı İslam’ın koruması altına almak için bunu yapıyordu. Bir açıdan Panislamizm bir trajediydi. Kurtulmak için Batıcılık denenmiş tutmamış, Osmanlıcılık denenmiş tutmamış, İslamcılıktan başka denenecek bir şey de kalmamıştı. Balkanlar ve Arabistan kopunca, emperyalistlerinde bölüşme planları ortaya çıkınca, Osmanlıcılık, İslamcılık ve Batıcılık tam olarak etkinliğini yitirmiştir. Bundan sonra Kemalist kadronun da resmi politikası Türkçülük olmuştur. İttihatçıların önemli bir kısmı Türkçü olmasına karşın, Türkçülük resmi politika haline gelmemiştir fakat 1912’den sonra önemini artırmıştır.
Bu açıklamaları trajedi ile komedinin arasındaki farkı daha net ortaya koymak için yapıyorum. Bugün Tayyip Bey’in İslamcılığı komedidir. Bu politikanın hiçbir nesnel zemini yoktur. Nesnel zemin olduğu iddia edenlere şunu söyleyebiliriz bu zemin tamamen emperyalizmin oluşturduğu yapay bir zemindir.
Yıkıma geçmek istiyorum. Abdülhamit’in modernist bir yönünün olduğu söyleyebiliriz. Milliyetçilik için gerekli olan zemini oluşturmuştur. Milliyetçi askerler ve aydınlar Abdülhamit’in kurduğu veya geliştirdiği okullarda yetişmiştir. O okulların kütüphanelerinde Darwin, Comte vardı. Öğrenciler bunları okuyordu. Bugün evrim teorisi müfredattan çıkarılıyor. Abdülhamit’in hafiyelik için geliştirdiği telgraf hatları, emperyalist ülkelere verdiği ihaleler ile yapılan demiryolu hatları, tarımı geliştirmek için kurduğu ziraat okulları ve ithal ettiği ziraat makineleri ile bazı bölgelerde tarımı kapitilize etmesi milliyetçi devrimlere zemin oluşturmuştur. Tabii çok ta abartmamak lazım bunları. Her neyse az veya çok ülkeyi modernize etmiştir. Burada Abdülhamit’in verdiği zararları saymıyorum, çünkü o konu Tayyip Bey’le ortak yanları. Ben farklara dikkat çekmeye çalışıyorum.
O dönem kamu yararı için ciddi faydaları olan Haydarpaşa ve Sirkeci garlarına bugün Tayyip Bey kamuyu sürüleştirmede ciddi faydaları olan alışveriş merkezleri ile cevap veriyor. Demiryolu hatlarına “duble” yollarla cevap veriyor. O dönem gelişen Berkes’in tabiriyle “pseudo(sahte) ulema”lara bugün sefil şeyhlerle cevap veriyor. Abdülhamit’in Yahudilere toprak satışına izin vermemesine bugün İsraillilere toprak satışıyla karşılık veriyor. Abdülhamit’in marangozluğuna, sanat severliğine bugün kabiliyetsizliği ve “tükürürüm ben böyle sanatın içine” ile cevap veriyor. Abdülhamit’in Ermeni ayaklanmalarına karşı ve Kürtleri Osmanlıya bağlamak için kurduğu, koruculuk sistemine benzeyen Hamidiye Alaylarına bugün Kürtleri ülkeden koparmak için Barzani “alayları” ile işbirliği ile cevap veriyor. Abdülhamit biraz da köylü kurnazlığı ile emperyalistleri birbirine karşı kullanmayı düşünebilirken, Tayyip Bey bu kadarını düşünebilecek çapta bile değildir. Zaten öyle bir derdi de yoktur. Emperyalizme tam teslimiyet onun başlıca politikasıdır. Abdülhamit uygulanacak politikayı kendisi düşünebilirken, Tayyip Bey Washington ve Brüksel’de belirlenen politikanın sadece uygulayıcısı durumundadır.
Yazının buraya kadar olan kısmını okuduğumda sanki Abdülhamit övgüsü yapıyormuşum gibi geldi. Ama bu bir övgüden kaynaklanmıyor. 1.60m boyundaki bir adam cücenin yanında selvi boylu kalır. Buradaki mesele bu. Abdülhamit, Tayyip Bey’in yanında selvi boylu kalıyor.
Tayyip Bey iyi ve güzel olan ne varsa yıkmaya ahdetmiştir. Sadece İslamcı ve ilerici düşmanlığı yönüyle postmodern bir Abdülhamit’tir.
Bu yazının temel derdi postmodernizm-modernizm veya Abdülhamit dönemi incelemesi değildir. Zaten böyle bir inceleme birkaç sayfada yapılamaz. Temel meseleye geliyorum. Her siyasal hareket kendine tarihsel bir kök arar. Üzerinde yükseleceği tarihsel bir zemin arayışıdır bu. Abdülhamit’i dinciler pek sever. Ondan destek almaya çalışır. Fakat bu boşuna bir çabadır. Bugünkü dinci hareketin Abdülhamit ile bir alakası yoktur. Sadece Abdülhamit ile değil Osmanlı’nın bütün dönemleri ile de bir alakaları yoktur. Bu topraklarla hiçbir tarihsel bağları yoktur. İdeolojileri tamamen ithaldir. ABD’nin üzerimize fırlattığı koyu yeşil renkli bir sümüktür. Çok oy almalarının ve yayılmalarının sebebi halkın tarihsel değerleri ile olan yakınlıkları değildir. Sümüğü nereye atsan yapışır. Bununla ilgili.
Özür dilerim. Tarihsel kökleri var, unutmuşum. Tarihsel kökleri, 31 Mart ve Şeyh Sait isyanlarına dayanır. Fakat o isyanların da tarihsel kökü yoktur. Onlarda zamanında İngiltere’nin üzerimize attığı yeşil sümüklerdir.
“Halkın değerleri” palavrası her dönem atılır. Solcular halkın değerlerine uzak olmakla, sağcılar da yakın olmasıyla tarif edilir. Fakat halkın değerlerinin ne olduğu sorusu incelenmez. Dinciler yapay, basit bir İslam’ı bu sizin değerinizdir deyip halka kakalıyor. Bakış açımızı biraz geniş tutarsak, kendi tarihimizde değil, dünya tarihinde de bunlara benzer insanlar bulamayız. Maddi gelişmişlik düzeyiyle, düşünsel gelişmişlik düzeyi arasındaki açı hiç bu kadar büyük olmamıştır. Ortaçağın tarihin kara sayfalarına geçmiş bazı olaylar ve kişileri bile o dönemin maddi gelişkin düzeyi ile bir ölçüde anlamamız mümkündür. Fakat bu kara cahilleri anlamlandırmak mümkün değildir, tabi emperyalizmin politikalarını işin içine katmazsak.
Son bir benzetmeyle bitirmek istiyorum. Abdülhamit döneminde telgraf sistemi ciddi bir gelişkinliğe ulaştı ve sonradan devrimcilerin çok işine yaradı. Bugünde 2002’den beri internet oldukça yayıldı ve bununda devrimcilerin çok işine yarayacağını düşünüyorum.

MURAT BİLGİLİ / İSTANBUL