Homo Sovieticus (İsmet Konak)

Cumartesi, 01 Eylül 2012 12:02

Çar II. Nikolay, ukalaca gülüyordu. Ruhsal yönü zayıf, kendine güveni azdı. Ancak bunu örtmek için otoriter kişiliğini kullanıyordu. Tüm otoriter tipolojilerde vardır bu tumturaklı ruh hali. Evet! İşçileri ve köylüleri, onların gönlündeki ideolojiyi aşağılıyordu. Sosyalizm de neymiş, bir ütopyaymış.

Despot monarşist tüm devletlerin karakterinde vardır aşağılama ve iradeyi tanımama. İşte sosyalizmin ilk zaferi de budur. Seni aşağılayan senin varlığını tanımaya başlamıştır. Yakında zaferini de tanıyacaktır. Çarın kibri, beline bağlanmış taş gibiydi. Ne uçabiliyor ne de yüzebiliyordu. Nitekim 1917 yılının Ekim ayında emeğin özgürleştirilmesi mücadelesini veren sosyalist birey kazanmıştı. Çünkü hayalindeki sistem akla yatkın olandı. Tekelleşmiş parazit bir azınlığın, üreten bir çoğunluğu köleleştirerek sömürmesi sizce mantıklı mı!... Çarın çizme boyayıcılarından İçişleri Bakanı bay Protopopov, devrime ve emekçilerin cesaretine inanmıyordu. 50 yıl içinde Rusya’da devrim olmaz diyordu. 2 yıl içinde Rusya devrime gitti.

Ekim devrimiyle birlikte yeni bir insan türü ortaya çıktı: homo sovyeticus. Tapınan, köleci, feodal, kapitalist toplum ilişkilerini yıkmak için amacından şaşmayan ve bedel ödemekten korkmayan bir insan. Çarlık Rusyası’ndaki burjuva sınıfı, toprak ağaları, aristokrasi ve generallerin yozlaştırdığı bir tarz-ı hayatı bertaraf eden insan. Devrimden önce kilise ve sarayın beyne-l havasının hâkim olduğu toplumsal ilişkileri Lev Tolstoy şöyle yansıtıyordu: “İnsanlar çok değişti, dikkat etmek lazım. Biriyle el sıkıştıktan sonra “beşi de yerinde mi?” diye parmaklarını saymak zorundasın.”

Homo sovyeticus mabut tanımaz. Hele hele devleti, sönüp giden bir hegemonya olarak görür. Tıpkı Lenin’in Devlet ve Devrim adlı eserinde üzerinde durduğu gibi sosyalizmde bir sınıfın özel mülkiyeti olmaz, dolayısıyla baskısı da olmaz. Sömüren sınıf varsa, devlet de vardır. Devlet ve demokrasi, bu sınıfın iktidarını meşrulaştırmak için mücadele ederler.

Sovyet insanı, devleti eski eserler müzesine koydu. Her ne kadar, karşı-devrimciler, oportünistler, sağ sapmacılar, sosyal şovenistler, monarşi hayranları ve liberaller bu süreci durdurmaya ve dezenformasyon üretmeye çalışsalar da. Troçki, Buharin, Şlyapnikov, Preobrajenskiy’in 1921 Mart’ındaki 10. Kongrede Yeni Ekonomik Politikaya geçişi engellemeye çalışması gibi. Sosyal-devrimciler ve Menşeviklerin kongre öncesi Kronstadt İsyanını organize etmesi gibi. Soljenistsın’ın yıllarca Batının “uygar” devletlerinde ırkçılık ve oligarşi çığırtkanlığı yapması gibi.

Kendisi “devrim” sözcüğünden nefret eden köle ruhlu bir yazar olmakla ünlü. İkinci Paylaşım Savaşı’nda 60 milyon insanın ölümünden sorumlu bir diktatörü eleştirmekten çekinen yazar. Dostoyevskiy’in doğum izlerini taşıyor. 93 Harbi’nde yani binlerce insanın ölümüne sebep olan savaşta işgalci ve Slavcı bir edayla savaş naraları atan Dostoyevskiy. Türkiye’de Rusya üzerine incelemeler yapan yazarın biri, bir söyleşisinde “Rusya denilince aklıma en çok sevdiğim iki kişi gelir: Aleksandr Soljenistsın ve Dostoyevskiy.” Sevdiği yazarlarda insan sevgisi görebiliyor mu? İkisinin hem Stalin yönetimini hem Çarı yerebilecek erdemi var mı? Yoksa onlara olan sevgisi “dogmatik sosyalizm karşıtlığı”na mı dayanıyor. Hani Osmanlı sarayına, padişahın hegemonyasına ve Bab-ı Ali aristokrasisine bir sempatisi vardı. 93 Harbi hiç kendisini rahatsız etmedi mi? Bunun adı burjuva dar kafalılığı. Su, çatlağını bulmuş. Sadi Şirazi’nin dediği gibi “Miskin kedinin kanatları olsa, serçenin tohumunu yeryüzünden kaldırırdı.