Hillary Clinton'a açık mektup - Semir Aslanyürek

Perşembe, 06 Ekim 2011 13:31

Sayın Hillary CLINTON

ABD Dışişleri Bakanı

Türkiye Cumhuriyeti’nin bir vatandaşı, bir Antakyalı ve bu topraklarda kendi çapında sanatını icra etmeye çalışan bir film yönetmeni olarak size bu mektubu yazmayı kendime görev sayıyorum. Gerçi bu mektubun size ulaşabileceğinden pek emin değilim ama yine de ulaşabilir umudunu taşıyarak yazıyorum.

Yıllar önce, Sovyetler Birliği Devlet Sinema Enstitüsü’nde (VGIK) öğrenciyken, henüz ilk dersimizde Atölye Hocamız Vladimir Naumov biz öğrencilerine şu sözleri söylemişti. “Siz şimdi sanatçı adayısınız. Bu okulu bitirip sanatçı olduğunuzda, bir piton yılanı eğer vahşi bir kabilenin bir ferdini yutarsa, o ferdin annesi haberini almadan siz haberdar olacaksınız. Bunu nasıl yaparsınız bilmiyorum ama bunu yapmayı şimdiden öğrenin”. İşte sizlere bu mektubu yazmamın böyle bir gerekçesi var. Yanlış anlamayın, size piton yılanını şikâyet etmeyeceğim ve birini yutan bir piton yılanının masumiyetini herkes kadar ben de bilirim.

Sayın Bakan

Bugün bir hemşerimden Facebook aracılığıyla bir video ile birlikte bir mesaj aldım. Arkadaşım mesajında benden yardım istiyordu. “Sen sanatçısın, ilgili insanlara ulaşabilirsin. Dünyanın birçok ülkesinde sanatçılar saygı görür ve sözleri dinlenir” diyordu… Video ise içler acısı! Suudi Arabistan Krallığında kafasının kesilmesini bekleyen bir babanın ailesi feryat ediyor, denize düşen yılana sarılır misali, çaresizce herkesten yardım istiyordu… Suudi hapishanelerinde bir hemşerimiz daha var kafasının kesilmesini bekleyen. Biz bunları biliyoruz ama bunların dışında, kim bilir kaç mahkûm Suudi Arabistan’ın bir kentinin meydanında ve kalabalık bir izleyici kitlesinin söylediği ilahiler eşliğinde kafalarının kesilmesini bekliyordur, kim bilir kaç kadın taşlanarak öldürülmeyi, kaç kadın da kırbaçlanmayı bekliyordur…

Size yazıyorum çünkü siz dünyanın en büyük askeri gücün dışişleri bakanısınız. Çünkü son on yıldır dünyayı değiştirmek istiyorsunuz ve değiştirmeye Ortadoğu’dan başladınız gibi görünüyor. Sayenizde dünyada diktatörler kalmayacak, bütün dünya ülkeleri “demokrasi” ile yönetilecek. Önce Saddam Huseyn adlı diktatörü devirdiniz ve onu idam edip ülkesine “demokrasi” götürdünüz. Daha sonra anlaşıldığı ve uzmanlarınızın işin başından beri bildiği gibi, Irak’ta nükleer silah filan yoktu ve Irak hiçbir şekilde ülkenizin güvenliğinizi tehdit etmiyordu. Bu sadece “demokrasi” götürebilmek için bir bahaneydi. Çünkü sizler Irak halkını neredeyse evinizde beslediğiniz ev hayvanları kadar seviyordunuz (!) Irak’a götürdüğünüz “demokrasi” ülkenin tamamen harabeye dönmüş olmasının yanı sıra, bir buçuk milyon Irak vatandaşının ölümüne mal olduğunu düşünebiliyor musunuz?

Sonra Libya’ya “demokrasi” götürdünüz. Bu da yüz binlerce Libyalının hayatına mal oldu. Sonra Mısır, Tunus ve Yemen gibi diğer Arap ülkelerine... Şimdi de mezhep ayrılığı yaparak ve en çirkin yöntemlerle kardeşi kardeşe boğdurmak ve ülkeyi bölmek pahasına bile olsa Suriye’ye “demokrasi” götürmeye çalışıyorsunuz. Haklısınız… IMF boyunduruğu altında olmayan, dış borcu sıfır olan bir ülke demokrat olabilir mi?

Zamanında Vietnam’a nasıl “demokrasi” götürdüğünüzü hatırlıyorsunuzdur. Vietnam’a “demokrasi” götürebilmek için Vietnam’ın Hint Okyanusu’ndaki gemilerinize ateş ettiği bahanesini uydurdunuz. Orada yaptığınız katliamda milyonlarca Vietnamlı hayatını kaybetti. Napalm bombaları attınız çocukların üzerine… Kahraman askerleriniz Vietnam’da öldürdükleri insanların kulaklarını kesip “Vietnam hatırası” diye, Birleşik Devletlerdeki sevgililerine hediye ettiler. “Demokrasi” adına öldürülen bir Vietnamlının kulağından daha değerli ve daha narin bir hediye olur mu?

“Demokrasinizi” götürmeden önce Afganistan her yönden iyi durumdaydı. Ben gördüm, biliyorum. Sizler ayağınızı bastınız ve Afganistan bin yıl geriye gitti, ortaçağ karanlığına büründü. Bunu da görmediğinizi söylemeyin lütfen. Şimdi Parisli kadınlar Afgan kadınlarına gıptayla bakıyorlardır herhalde. İnsan Hakları Örgütü de Afganistan’ı örnek ülke olarak gösteriyordur. Öyle değil mi, Sayın Clinton?

1945 yazında Japonya’ya attığınız iki atom bombasından söz etmeye değer mi? Yoksa o bombaları da “demokrasi” adına mı attınız? Zannetmiyorum. Onlar daha çok bir denemeydi. O zaman dünyaya gücünüzü göstermeniz lazımdı, gösterdiniz…

Kısacası insanlık tarihinde hiçbir felaket, hiçbir kasırga, hiçbir tsunami, hiçbir Çernobil, hiçbir deprem, hiçbir salgın sizin savaş makineniz kadar can almadı. Haçlı Seferleri bile sizin savaş makineniz yanında hiç kalır. Zaten Obama’dan önceki başkanınız Bush da Ortadoğu müdahalelerinizi “Bir Haçlı Seferi” olarak nitelemişti… Ülkenizin, dünya nüfusunun ezici çoğunluğunun nefretini kazanmış olması sizi hiç endişelendirmiyor mu? Tanrıdan korkmadığınız gün gibi açık. Tanrıya sarsılmaz bir inancınız olsa bile, tanrının her şeyi affedeceğini bilerek belki tanrıdan korkmuyorsunuz. Tanrı affeder elbette... Fakat bu toprak, bu devran ve zulme uğrayan halklar affedecek mi?

Peki, ülkenizde iddia ettiğiniz gibi, gerçekten demokrasi ve özgürlük var mı acaba? Hiç zannetmiyorum. Halkınız dünyada olup bitenlerle ilgili doğru bilgilendirilse, yani ülkenizde medyanızın verdiği haberler gerçekleri yansıtsa, vatandaşlarınız başka türlü davranırdı. Bundan kuşkum yok! Mesela Irak’a saldırmadan önce, saldırının gerçek nedenlerini halkınıza anlatıp referandum yapsaydınız, halkınızın yüzde kaçı Irak’a müdahale etmenize onay verirdi?

Bir ülkede gerçek demokrasinin olabilmesi için o ülke yöneticilerinin vatandaşlarına yalan söylememesi, ayrıca o ülke vatandaşlarının geniş ve doğru bir tarih bilgisine ve de kültür birikimine sahip olmaları gerekir. Oysa yüksek okulu bitirmiş kaç vatandaşınız “demokrasi” götürdüğünüz ülkeleri harita üzerinde gösterebilir? İsterseniz, “demokrasi” götürmeye çalıştığınız Suriye’den ilkokul mezunu 100 vatandaşı alın, sizin üniversite mezunu 100 vatandaşınızla genel kültür yarışmasına sokun. İddia ediyorum, ilkokul mezunu Suriyeliler kültür yarışmasında sizin yüksek okul mezunu vatandaşlarınıza büyük fark atacaklardır. “Demokrasi” götürmeye çalıştığınız ülkelerde evsiz kimse yok neredeyse. Ama sizin “özgürlüğün abidesi” ülkenizde 30 milyondan fazla vatandaşın evsiz olduğu söyleniyor. Bu doğru mu? Medyanız aracılığıyla kendi vatandaşlarınıza yalan söylerken hiç yüzünüz kızarmıyor mu? Ben yönetmen olarak bir film yaptığım zaman, bir izleyici gelip “Sizin filminiz gerçekleri yansıtmıyor” derse utanıyorum. Hem de bir filmin gerçekleri ile yaşamın gerçeklerinin ayrı şeyler olduğunu bildiğim halde yine yüzüm kızarıyor.

Biliyor musunuz? Rus yönetmen Tarkovski’nin “Biri bir şeyden çok söz ediyorsa, onun yokluğundan muzdariptir. Bir insan paradan çok söz ediyorsa, demek ki parası yoktur. Şereften çok söz ediyorsa, demek ki, şeref ile bir sorunu vardır” diye bir deyişi var. Bunu ülkenize uygularsak: Yeryüzünde özgürlük, demokrasi ve insan haklarından en çok sizin ülkenizde söz edilir. Bu durum ülkenizin özgürlük, demokrasi ve insan hakları ile çok sorunları olduğuna delalet eder…

Fransa’da, İngiltere’de halk ayaklanıp sokağa döküldüğü zaman, polisin şiddet kullanarak onları dağıtması, engellemesi ve tutuklaması demokrasiye aykırı değil mi, sizce? Dün sokağa dökülen vatandaşlarınızın talepleri neydi? Sokağa dökülen vatandaşlarınızdan kaç kişi polisin şiddetli müdahalesine maruz kaldı, kaç kişi tutuklandı? Başka ülkelerde sokağa dökülenleri destekliyorsunuz da kendi ülkenizde niye yasaklıyorsunuz? Bu bir çelişki değil mi?
Ülkenizde hala idam cezası uygulanıyor. Neden Mumıa Abu Jamal gibi insanlar söz konusu olduğunda “insan haklarınız” ve “demokrasiniz” iflas ediyor? Neden, Meksika’dan ABD’ye girmeye çalışırken delik deşik edilen, girebilenlere ise zindan hayatı yaşattığınız o Latin Amerikalı göçmenlere bağnazlıkta sınır tanımayan “beyaz” eyaletlerinize uyuşturucu kartelleri, istihbarat teşkilatlarınız ve ilaç tekelleriyle el birliği yaparak uyuşturucuya boğduğunuz kenar mahallelere dakikada kim bilir kaç kadının tecavüze uğradığı o meşhur metropollerinize, tüketmekten başka bir yaşam alanı bırakmadığınız kendi halkınıza götürmüyorsunuz demokrasiyi ve özgürlüğü?

Vatandaşlarınızın %99 u Sudan ve Somali’nin ne anlama geldiğini ve nerede olduklarını bilemezken siz orada iç savaş çıkartıp ülkeyi böldünüz. Nedeni de, Sudan’ın büyük petrol rezervlerine sahip olmasının ortaya çıkmasıydı değil mi? Aynı şekilde yeraltı serveti bakımından Somali de zengin bir ülke olabilecekken orada her türlü karışıklık çıkarıp açlığa mahkûm ettiniz. Öyle ya! Siz yoksul insanları yaşatmak için değil, onları öldürmek için savaş bütçenize her yıl bir trilyon dolar ayırırsınız. Bir trilyon doların yeryüzündeki açlığı bir daha geri gelmemek üzere yok edebileceğini biliyor musunuz?

Asıl konuya gelmeden önce merak ettiğim bir soruyu cevaplamanızı isterim. Demokrasiyi neden düşman saydığınız ülkelere götürüyorsunuz da, önce yandaş ülkelere götürmüyorsunuz? Yoksa dünyanın herhangi bir ülkesinin özgürlük, demokrasi ve insan hakları konusunda yakın dost ve yandaşınız Suudi Arabistan Krallığından daha kötü durumda olduğunu mu iddia ediyorsunuz? Yandaşınız Suudi Arabistan Krallığında insan haklarının, özgürlüğün ve demokrasinin adlarını telaffuz etmenin bile suç olduğunu bildiğinizden eminim. O halde, neden yandaşınız Suudi Arabistan Krallığına “demokrasi” götürmüyorsunuz? Bunu sadece ben değil, bütün dünya merak ediyor!

Şimdi Suudi Arabistan Krallığında kafalarının kesilmesini bekleyen birçok insan gibi, benim de orada iki hemşerim var. Lütfedip yandaşınıza demokrasi götürün ve bu insanlar her ne suç işlemişlerse insanca yargılansınlar. Yandaşınıza demokrasi götürün ki, genç kızlar kazara bir erkeğin yüzüne bakıp gülümserse taşlanarak öldürülmesin! İnsan haklarına, özgürlüğe, demokrasiye gerçekten inanıyorsanız, hiç vakit kaybetmeden Suudi Arabistan Krallığına mutlaka demokrasi götürün ki, bu insanlık ayıbı bitsin! Bunları yapmaya gücünüz yeter, biliyorum. Ama bu iktidarları alaşağı eden, yeni iktidarlar kurabilen gücünüzü eşitlik, özgürlük, kardeşlik düşüncesinden almıyorsunuz. Bu yüzden de sömürüyü, paraya esareti, insanları birbirine kırdıran kimlik zincirlerini, taassubu asla ortadan kaldırmayacaksınız bu sizin ve yaslandığınız gücün doğasına aykırı…

Bir de neyi merak ediyorum biliyor musunuz? Özgürlüğün abidesi sayılan ülkenizde, Fidel CASTRO gibi, korumasız sokağa çıkabilecek kadar kendinizi özgür hissedebiliyor musunuz, Sayın Hillary CLINTON? Sayın eşiniz Türkiye’yi ziyaret ettiğinde sadece 900 silahlı koruması vardı. Hatırlıyor musunuz? Gelecek ay yapacağınız Türkiye ziyaretinizde sizin kaç korumanız olacak?