Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Büyük Yanılgı (Hasan Bora)

Wilhelm Reich "Asıl açıklanması gereken, neden aç insanın çaldığı ya da sömürülen adamın grev yaptığı değil, neden aç insanların çoğunun çalmadığı ve sömürülenlerin çoğunun greve gitmediğidir" ifadesini kullanırken kitlelerin mantık silsilesindeki tutukluğa işaret ediyor olsa gerek...

Yayın Tarihi: 26.07.2011 , 10:42 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54

Wilhelm Reich "Asıl açıklanması gereken, neden aç insanın çaldığı ya da sömürülen adamın grev yaptığı değil, neden aç insanların çoğunun çalmadığı ve sömürülenlerin çoğunun greve gitmediğidir" ifadesini kullanırken kitlelerin mantık silsilesindeki tutukluğa işaret ediyor olsa gerek... Gılgamış "korktum ve gözlerimi Ay'a kaldırdım. Yakardım ve yakarılarım tanrılara ulaştı. İmdi, ey Ay Tanrısı Sin, Koru beni" diyerek aslında bir önceki cümlede asıl açıklanması gerekeni deşifre etmektedir: dinsel ve siyasal gözbağlarıyla sömürünün üstünün örtülmesindeki marifet… Tıpkı eski Ahit'in "Ya Rab adamın üstüne derin bir uyku getirdi ve o uyudu" dediği gibi... Ancak başa dönecek olursak, aslında herkesin(yani topyekün sömürüye maruz kalanların) aynı tavır takınmasını beklemenin de hata payı vardır. Nitekim "Herkes aynı yöne çekseydi, dünya alabora olurdu" şeklindeki Yidiş atasözü de bu bahse vurgu yapmakta... Bu cümledeki "herkes"in genel olarak bütün insanlığı tasvir ettiğini söylersek cümlenin anlamı gerçeğin mecazını da içererek doğrulanıyor. Fakat gezegeni sınırları ölçüsünde çeşitli tasniflerle parselleyen insanlık, bu tasniflerin tutsağı olarak artık pek de bir "herkes" olamamaktadır. Dolayısıyla dünyayı alabora edecek olan aç insanın açlığına karşı çıkması olmamakta... O halde sorgulanması gereken aynı yöne çekmesi gereken insanların büyük çoğunluğunun teslimiyete bel bağlaması noktasındadır. Yani nasıl oluyor da insanlar sahip olduklarından daha fazlasını hak etmediklerine inandırılabiliyorlar ve birilerinin başkalarının emeği üzerinde tasarruf yetkisi olabileceği düşüncesini onaylayabiliyorlar?.. Hep kendilerinden beklendiği gibi yaşayan günümüzün ikna edilmiş insanları... İşte aslolan da bu rehaveti açıklamak olsa gerek. "Yeni" birşeylerden ama piyasa ağzından ayrı olarak konuşabilmek için kapitalizmin mahir sözcülerine, burjuva efsanelerine ve militarizmin neferine karşı koymalı, dolaşımda bulunan ağızın dışında bir noktadan gürlemeliyiz. Ki, ancak yalan, yanılsama ve yasaklar üzerine oturtulmuş imparatorlukların/dil hapishanelerinin kaleleri de bu şekilde yarılabilir. Sol'un uluslararası savaşımda geri plana düşmesiyle liberalizmin hükmen galip geldiğine yönelik nidaların yükseldiği bir atmosferde, artık "son" a geldiğimize ilişkin yanılsamalar da söz konusu olmuştur. Liberalizmin tek kale maçını izleyen "bizler"/bizim gibi 80 sonrası nesil, amansız bir gidişata bizzat içerisinde soluyarak inandık. Her bir canlının günbegün artan bir dozajda piyasayı soluduğu bir ortamda dertlerimizden kurtulmanın yolunu vazgeçerek arayan tipler olarak, somut bir "ben"i ve bütünselliği bulunmayan anlatıların nesnesi olduk. İşte tam da postmodern bir tip...Lekelenmiş yüzler, suretsiz ifadeler, boğucu halsizlik ve tüyler ürpertici dermansızlık...Uzlaşmayı da içeren bir itiraz olan postmodernizm, uçsuz bucaksız ilerlemeciliği öğütleyen modernizmin ütopya kaygılarını yok sayar. Dolayısıyla idealleri alınmış ve dünyevi çekiciliğe hapsolmuş "bireyler" olarak, bireyselleştikçe kendimizi değerli kıldığımız yanılsaması üzerine şekillendik. Öyle ki, tam da bizden bekleneni verecek ölçüde makul, kabul edilebilir ve aşırıya kaçmayan nitelemelerine "layık" olarak. Layıklığımızı da gün içerisinde hep birbirimizden aldık: herşeyin devindiği ve herşeyin ancak bir başka şeye görelilikle varolduğu bir açıda kimlik(lerimizin) oluşumu da ancak "başka" olanın aranmasuyla mümkündü ki, artık başkasına bakarak ayarlanan bir saat rakkası gibi çalışır olduk. Peşine kapılıp, uğrunda gidilecek bir gelecek ideali olmadığından insanlar da, sürekli şu an'a vurgu yapan yelkovanda başkası için fedakarlıktan(özgeci yaklaşım) uzaklaşmış ve Marks'ın "ruhsuz dünyanın ruhu" diye tarif ettiği dini uyanışlara yel açmıştır. Nitekim bu uyanış/uyuyuş kapitalizmin dümenini tutanlar için pek bir sorun teşkil etmemekte, tersine işine gelmektedir. Uzun vadeye dair herşeyin alaşağı edildiği, masum ideallerin koyverdiği ve "bağlanmayacaksın" nidaları atıldığı bir ortamda kapitalizm açısından önemli olan (her zaman olduğu gibi) "kendi belirleyiciliğinin içinde olunması"dır. Yani kap-it-al-izm, kendi belirleyiciliğin içerisinde kalınmak şartıyla hiçbirşeye hiçbirşeye karşı değildir...Bu tıpkı, arabaları, siyah olması şartıyla her renge boyayabilirsiniz diyen ford mantığı gibidir. Dolayısıyla özgür iradelerimizle seçenekler üzerinde düşünüp(ancak o zaman düşünürüz) istediğimiz modeli seçerken, "seçme" fiilinin ardında yatan güdülerimizin güdülmesi sürecine odaklanmayız. Demiştik ya: ilerleme ve karşılıklılığa vurgu olan süreçten koptuk, ve "ben"e şaşaalı bir uyanış olan an'a kapıldık. Bu noktada eleştirilere “yuh” çeken ağızlar, teze sahip çıkarcasına gerilen göğüsler siper olur sisteme. Çünkü “eleştirel” olan izinsiz ve bağışlanamaz da olabilir son tahlilde. Gülme eyleminin insan’a bu kadar yakışırken psikolojik bir patolojik vak’a haline gelmesi de traji-komiktir. Kendi gülüşlerimiz de kendilerimizi yememiz bu olsa gerek… Yokluğa sarılmış ve övündüğü bireyliğinden hareketle, köşe kapma peşinde koşanlar olarak, zaman ve mekânın üzerine konumlanmış olması gereken kişiliğe ait her değerin ayaklar altında ezildiği bir hal… Derin bir eşitliksizci – tüm varoluşun tek başına parayla değerlendirildiği – amansız bir gidişat, bize ideal olarak sunuluyor. Bencil hesapçılığın buz gibi sularında boğulmak ve sıradanlığın havuzunda debelenmek ise bizden beklenen davranış kalıpları… Maalesef günbegün yükselen umutsuzluğun bezgin sesi, şaşaalı yozlaşma saplantısı içerisindeki beyinler üzerinde pek yankılanamıyor (henüz). Üstelik aradaki o kadim “birbirini anlamama” duvarı bu sefer aynı olduğu varsayılan toplumlar arasında işbaşındayken. Gerçeğin çevrelenmiş halinin gerçeğin gerçekliğini tahrip etmeye başladığı bir gerçek olarak karşımızdayken, bize sunulan “gerçek”e ait bu inanma tutkumuz neden? O halde alışılagelmiş gerçeklikte tekdüze kanaatkar tutum niye? Soruları üzerine düşünmemiz gerek.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.