Başkanlık Sistemi: Türkiye Sağının 40 Yıllık Rüyası (Alzade Güldağ)

Çarşamba, 02 Şubat 2011 13:24

Türkiye sağının ve Milli Görüş’ün parti kongrelerinde ve programlarında dilinden düşürmediği “başkanlık sistemi” tartışmasına AKP, anayasa reformundan sonra hız verecekmiş gibi görünüyor. Esas olarak federal bir sistem olan başkanlık sistemi, Amerikan yönetim tarzı öykünmesinden çok daha fazlasını, idelojik bir anlamı içeriyor.

Peki nedir başkanlık sistemi? Başkanlık sistemi, yürütmenin, yasama organından bağımsız olarak yönetme erkini elinde tuttuğu hükümet sistemidir. Başkan, yürütme organını temsil eder ve yasama organını fesih ya da dağıtma gibi bir yetkisi yoktur aynı denklem tersi için de geçerlidir. Başkan bir kere seçildikten sonra güvensizlik oyu ile yasama organının da başkanı yerinden indirmesi sözkonusu değildir. Başkan bir kere seçildikten sonra partisi bile onu bir sonraki seçimlere kadar görevinden alamaz. Bu sistemde başkan, bir sonraki seçime kadar kendi politik programı dahilinde “istikrarlı” biçimde kararlar alıp uygulama, ilerleme yetkisine sahipitir. Başkanı parlamentoda denetleyebilecek kurum olan impeachment, ABD tarihinde bile yalnızca iki kere işlemiş ve güvenilirliği tartışmalı bir kurumdur.

Bugüne kadar sorunsuz tek bir örneğini bulunduğunu söyleyemeyeceğimiz başkanlık sistemi, her ülkede otoriter bir rejime dönüşmüştür. Latin Amerika ülkeleri, Ekvator, Brezilya, Filipinler en çok bilinen örneklerdir. Kazanan ve kaybedenlerin kesin bir biçimde ayrıldığı bu sistemde kaybedenler bir sonraki seçime kadar - genellikle 4 yıl- yürütmeye ya da yönetime dair hiç bir söz söyleyemez. Kuvvetler ayrılığının tartışmalı olduğu bu sistemde, devlet başkanına oy verenlerin, parlamenter sistemdeki gibi bir denetleme ya da hesap sorma hakları da bulunmamaktadır.

Türkiye’de son 50 yıldır iktidarda olan sağ partiler, siyasal bunalım anlarında parlamenter rejimi sorumlu gösteriyorlar. Bu noktada, otoriteyi tesis etmek istedikleri için başkanlık sistemi tam da kendi siyasal argümanlarıyla uyuşuyor. Milli Selamet Partisi kurucusu ve Milli Görüş'ün ideologları Necmettin Erbakan ve Süleyman Arif Emre tarafından 70’li yıllarda defalarca ortaya atılan cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi ve referandum fikri, daha sonra açıkça başkanlık sisteminin gerekliliği söylemine dönüşmüştü.
Parlamentarizme değil, İslami kurallara uygun bir çözüm olan başkanlık sistemi ile İslamcı-sağ düşünce, devlet-millet kaynaşmasının sağlanabileceğini, seçim enflasyonunun azalacağını, anayasal düzenlemelerin çok daha hızlı gerçekleştirileceğini sıklıkla iddia etmişti. İslamcı ve sağ partiler, başkanlık sistemine ve yeni bir anayasaya duydukları ihtiyacı hep dillendirmişlerdi. Türkiye siyasal hayatında Erbakan, Türkeş, Özal, Yılmaz, Çiller, Demirel gibi birçok isim başkanlık sistemine olan özlemlerini defalarca yinelediler. Koalisyon krizlerinden uzak, toplumsal hareketliliği, dinanizmi çok hızlı bastırabilecekleri bir siyasal rejim hayalini hep gerçekleştirmek istediler. Vesayetçi-askeri bürokratik rejime karşı, milletin bu ülkenin misafiri olmaktan çıkıp sahibi olmasının ancak cumhurbaşkanının millet tarafından seçilmesiyle mümkün olacağını söyleyerek, Demokrat Parti'den aldıkları geleneği sürdürdüler.

AKP iktidara gelmeden önce Burhan Kuzu’nun “Neden Başkanlık Hükümeti” gibi çalışmalarını, bugünün dönüşüm sürecinine hazırlık olarak görmek gerekiyor. Türkiye siyasal tarihinde bu konuda en kapsamlı çalışmayı yapan parti olan AKP, yeni inşa ettiği rejimin imzasını başkanlık sistemi ve yeni anayasa ile atmak istiyor. “Devletin kurumları milletin taleplerine göre şekillendirilmelidir” söylemi, liberal-muhafazakar ittifakın en fazla dayandığı ideolojik söylem oluyor.

II.Cumhuriyetçiler yeni bir paradigma inşaa ederken hızlarının kesilmesini istemiyor. AKP başkanlık sistemini, “eski” rejimin kurumlarıyla mücadele ederken anayasaya aykırı çıkarılan yasa ya da kararnamelerin hızla uygulamaya sokulması, Anayasa Mahkemesi’ne takılmaması için istiyor. Referandumla 15 yasayı geçirmiş olsa da hükümetin yargı ile olan kavgası hala devam ediyor. Başkanlık sisteminin özellikle şu anki konjonktürde, yargı-hükümet çekişmesini hükümet lehine sonlandıracak olması AKP kadroları için bu sistemi çekici kılıyor. Erdoğan ve Abdullah Gül’ün bu konuda yaklaşımlarının farklı olmasını muhafazakar hareket içinde, gelenekçi ve yenlikçi ayrımı üzerinden kurmamak gerekiyor. Gül’ün tekelci sermayenin hassasiyetlerini dikkate alması, Erdoğan’ın ise otoriter rejim konusundaki heyecanını saklayaması olarak değerlendirmek daha yerinde olur.

Liberal-muhafazakar ittifakın kendi içsel tartışmaları ve gerilimleri devam etse de görülmesi gereken, muhafazakar kanadın kendi politik programını kendi ideologlarıyla da olsa gerçekleştirmek konusundaki kararlılığıdır. Başkanlık sistemi, anayasa değişikliği, tek adam istikrarı, sermayenin daha rahat hareket etmesi, piyalaşmanın önündeki tüm kamusal engellerin kaldırılması, sosyal güvenlik ve özelleştirmeler gibi bir çok başlığın tek kalemde hızlı bir şekilde çözülmesi için biçilmiş kaftan. Toplumsal muhalefetin tamamen ortadan kaldırılması ve 1. Cumhuriyetin tüm kalıntılarının silinmesi için muhafazakarlara birebir uygun yönetim biçimidir başkanlık sistemi daha iyi bir anlatımla “Postmodern Faşizm”. Barış Zeren’in Sol Portal’daki yazısında belirttiği gibi “...Ama özünde bu sistem, canlı ve keskin siyasal mücadelelerle kaynayan kamusal yaşamın üzerine çimento dökme tasarımıdır. Parlamenter sistemden çok daha az çatışmalı, çok daha az toplumsal ve çok daha az değişime açıktır “

Koalisyon krizleriyle yakın bir tarihe kadar boğuşan Türkiye parlamenter sistemi, liberallere göre, bugün istikrarı AKP ile yakalamış görünüyor. Büyük sermayenin Türkiye’nin bölgesel rolü konusundaki şüpheleri ve “özgürlükçü bir sol” olamayan CHP’nin muhalefeten güçsüzlüğü başkanlık sistemi rüyasının gerçekleşmesini başka bir bahara erteliyor gibi görünse de bir ihtimal daha var: Yarı başkanlık sistemi. Belki de bu, liberallerin, muhafazakarların, büyük sermayenin ve muhalefetin üzerinde anlaşacağı formül olacak. Belki o zaman otoriter değil yarı otoriter ve yarı postmodern faşist bir yönetim biçimimiz olur.