Taha Akyol'a...

Cumartesi, 19 Temmuz 2008 13:04

"Eski MHP'liden az kullanılmış liberalizm: pazarlık yapılır"

Köşe yazarları arada bir günlük siyasi tartışmaların dışına bir adım atıyormuş gibi görünüp daha genel kuramsal açılımlarla okuyucuyu bilgiye doyurma girişiminde bulunurlar. Bu gibi entelektüel zorlamalar ise her gün ülke gündemini değerlendirirken yaptıkları yorumların temelinde nasıl bir zihniyet, -ya da zihniyet fakirliği-, olduğunu daha iyi anlama fırsatını bize sunuverir.

İşte bu tarife kapsamında okunabilecek bir yazıyı, Taha Akyol'un bugün liberalizme ayırdığı köşesinde bulmak mümkün. "Liberalizm Açığı" başlıklı bu dev eser, tahmin edilebileceği gibi ülkenin tüm sorunlarının aslında yeterince liberalleşememizden kaynaklandığı iddiası üzerine kurulmuş. Önce istatistiksel gerçeklerle söze başlıyor Akyol:

"1923'ten 1980 yılına kadar geçen 57 yıl içinde adında "Liberalizm" kelimesi bulunan sadece 85 kitap yayımlanmış! (...) Ama 1980'den sonra bir "liberalizm" patlaması gerçekleşmiş: 1980 yılından bugüne kadar geçen 27 yılda, adında "Liberalizm" kelimesi bulunan, yayımlanmış kitap sayısı tam 507'dir!"

Şükürler olsun! Bu liberalizm patlaması Bülent Ersoyvari bir tanrıya şükretme güdüsü uyandırmadı mı sizlerde de? Bu fevkaladenin fevkinde niceliksel dönüşüm, aslında yakın tarihteki olumlu niteliksel gelişmelerin sonucunda meydana gelmiştir Akyol'a göre: "Bu patlama çok şeyi gösteriyor: 'Özal devrimi'nin etkisini gösteriyor, 1980'den sonra dünyaya açıldığımızı, dünya ekonomisi gibi dünya fikir ve felsefe mirasıyla da temasa geçtiğimizi gösteriyor".

Devrim sözcüğünün tırnak içinde bile olsa Özal ile yan yana anılmasının sakatlığını bir yana bırakırsak, sorulması gereken soru şudur: dünya fikir ve felsefe mirasıyla temasa geçmenin tek yolu piyasacılık, özelleştirme, vs. yoluyla mı olmaktadır? Bu mantığa göre piyasa, özgürleşme ve aydınlanmacılığın yegane koşuludur.

Peki aslında bunun tam tersini iddia etmek mümkün değil midir? Yani günlük yaşamın daha da büyük bir alanı piyasanın konusu olup eşitsizlikleri körükledikçe acaba geleneksel aydınlanmacı ve 'dünyayla bütünleşmeci' değerler ne kadar geçerli kalabilmektedir?

Örneğin piyasalaşma sonucunda ülkenin büyük bir kısmı en temel gereksinimlerden mahrum bırakılacak biçimde yoksullaştıkça ve iyi bir eğitim alabilmek ufak bir azınlığın paralı lüksü haline dönüştükçe, ülkemiz vatandaşları dünya 'fikir ve felsefe mirasına' daha açık modern bireylere mi evrilmektedirler yoksa aksine daha da içine kapanık bir milliyetçi-muhafazakarlığa doğru mu sürüklenmektedirler?

Akyol'un övmekten geri durmadığı Özal döneminden beri yaşanan süreç maalesef bunlardan ikincisine işaret ediyor. Ancak Akyol bunları savunmasına rağmen, 'liboş' ithamıyla karşılaşınca alıngan tavırlar içine giriyor: "Özellikle liberalizmi eleştirenlerde cehalet düzeyinde bilgisizlik göze çarpıyor. "Liboş" lafı bu cehaletin bir belgesidir. Halbuki iyi incelenmiş bir liberalizm, felsefi düzeyi yüksek ve ciddi eleştirilere tabi tutulabilir".

Akyol doğru söylemiş: "iyi incelenmiş bir liberalizm", sınırları eksikleri yanlışları olsa da iyi bir kuramsal tartışmanın konusu olabilir. Liberalizmi tarihte atılmış ileri bir adım olarak görmek pekala mümkündür ve ne de olsa Marksizm ve sosyalizm de liberalizmin temel çelişkilerinin eleştirisi üzerinden yola çıkmışlardır. Ancak Akyol'unki "iyi incelenmiş bir liberalizm" grubunda değerlendirilebilecek bir liberalizm savunculuğu bile değildir. Daha çok sonradan görme bir 'ey liberaller, ben de sizdenim, beni de aranıza alın' kaygısını çağrıştırır. Yani evet, Akyol faşist geçmişini daha kolay unutabilmek için 'keşke bana da liboş deseler' diye iç geçirmektedir aslında. Kendisinin kitap başlığı olarak kullanmayı pek sevdiği kalıp burada uygun değil midir: peki ama hangi Akyol?

***

Yazının takip eden kısmında modern toplumun ne olduğuna dair bildiri niteliğinde bir bölümle karşılaşırız. Modern toplumu kapitalist ve liberal-demokrat ulus devletçilikle eşitleyen Akyol'un diğer tüm sorunlarının yanında bir tanesi özellikle dikkat çekicidir:

"Modern devlet gibi modern toplum da demokratiktir. Mülkiyet hakkı, fikir, inanç ve teşebbüs hürriyetleri adeta kutsallık derecesinde saygı görür. Toplum çoğulcudur tek fikirli toplum projeleri çağdışıdır".

Son iki cümleye tekrar bakın birbirini takip eden iki cümle bu kadar tutarsız olabilir mi? "Mülkiyet hakkı, fikir, inanç ve teşebbüs hürriyetleri adeta kutsallık derecesindedir", ancak "tek fikirli toplum projeleri çağdışıdır"! Peki mülkiyet hakkının, fikir, inanç ve teşebbüs hürriyetlerinin kesinlikle sorgulanmayacak kutsallıkta olmasının 'kendisi' zaten tek fikirli bir toplum projesine işaret etmez mi? Ancak Akyol alınmasın, burada suç kendisinin değil, liberalizmin özsel çelişkisindedir.

Bu kısır döngü, Sloven akademisyen Slavoj Žižek'in aktardığı o meşhur fıkrayı anımsatır: uzak bir memlekette iş bulan bir adam, gittiği ülkeden eve yollayacağı mektupların sansürden geçeceğini bildiğinden arkadaşlarına önerir: "bir kodlama sistemi kuralım. Benden gelen mektup mavi mürekeple yazılmışsa doğru, kırmızı mürekkeple yazılmışsa yalan olsun." Bir ay sonra arkadaşları mavi mürekkeple yazılmış bir mektup alırlar: Burada her şey mükemmel, dükkanlar tıka basa, yiyecek çok, apartmanlar büyük ve iyi ısıtılıyor, sinemalar harika, ilişki kurabileceğim çok sayıda güzel kız var - tek bulunmayan şey kırmızı mürekkep..."

Liberalizme içsel olan, ancak dilimizin ucuna getirip de söyleyemediğimiz noksanlık bu kırmızı mürekkeptir aslında. Giderek yoksullaşan, piyasa koşullarında herhangi bir metaymış gibi alınıp satılan, tersanelerde ölüme terkedilen emekçilere kağıt üzerinde 'sen eşitsin, özgürsün, kardeşsin!' denip durmaktadır. Aynı anda hem piyasanın gerçek koşullarındaki korunmasız 'insan', hem de kağıt üstündeki 'eşit vatandaş' olmanın yarattığı travmatik kafa karışıklığı ise bizi kırmızı mürekkepten yani sistemi gerçek anlamda eleştirirken izlenecek temel çizgi olan kapitalizm ve piyasa eleştirisinden yoksun bırakabilir.

O yüzden değil midir ki Akyol gibiler sürekli mavi mürekkepleriyle 'daha çok demokrasi, daha çok liberalizm, daha çok daha çok' diye anlamsızca yazmaya devam edebilirler? Bu anlamda asıl eksiklik yeterince liberalleşememek değil, onun yarattığı 'tek tip düşünce özgürlüğü'ne karşı 'kırmızı çizgileri' yeterince net çekememektir.

Mavi mürekkebimizle yazarken ne kadar eleştirel olursak olalım, gideceğimiz yön var olan düzenin savunuculuğunu yapmanın derinlikleridir ve şüphe yok ki Akyol ve yandaşları bu yolda emin adımlarla ilerlemektedir.

E.Z.

Taha Akyol, "Liberalizm Açığı", Milliyet Gazetesi, 19.07.2008

http://www.milliyet.com.tr/Default.aspx?aType=YazarDetay&ampArticleID=968665&ampAuthorID=62&ampDate=19.07.2008&ampver=95