“Regl”e…

Perşembe, 23 Ekim 2008 12:03

Bugün birden fazla "günah" işlemeye kararlıyım.

Bilgisayarın başına oturmadan evvel de AKP'nin Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Barzani hakkında yazmak konusunda kararlıydım.

Ama hayır: Bu günahlar işlenmeli.

İlk günah şu: Önce dünkü gazetelerle ilgili yazacağım. Çünkü bu yazı zaten siz sayın okuyucuya göre dün yazıldı.

Sabah Sabah'ın geleneğini bozup bir yazara gerçekten, kinaye yapmadan teşekkür edeceğim yazısından ötürü. Bu da ikincisi...

Açık açık söylüyorum: Bu kadar günahkâr bir yazı okumak istemeyenler şu anda vazgeçebilir.

Dahası bu yazı günahkâr olduğu kadar basit olacak. Bir de basit olduğu kadar mühim!.. Bu kez yazının önemini okuyucu yorumuna da bırakmıyorum.

Neden?

Bu yazıda anlatacağımız mesele bizim ahlakımız ile onların ahlakı arasındaki ayrımı bütün çıplaklığı ile meydana çıkıyor da o nedenle.

Esasen basit bir soruya yalın bir yanıt bu yazı: Sol ile sağ arasındaki ayrım nedir?

* * *

Ece Temelkuran dün harikulade bir yazı yazmıştı. Not etmek lazım. Okumak lazım. Zira bu hayhuyun ortasında bize insanlığımızı hatırlatmıştı. Yazısı çok "özel" bir meseleyi konu alıyordu küçük kardeşinin regl olmasını... Evet, yanlış okumadınız. Temelkuran'ın deyişi ile "kanaya kanaya kadın oluşu"nu...

Temelkuran, şöyle diyordu yazısında:

"Utançla bölerek memelerimizden ikiye kalbimizi. Tam ortasına o eksiklik zannını koyarak.
Sonra zaman geçti. Kadınlar o 'Utan!' emrini hiç unutmadı. Kıtalar bölündü ve seller karaları değiştirdi ama Kybele'nin içini sıkan tanrılar değişmedi"

Evet, kadınlar "utan" emrini hiç unutmadı. Unutamadı utanmayı. Defalarca hatırlatıldı kadına kendinden ve kadınlığından utanması gerektiği. Pek çok vasıtayla ve pek çok kereler...

Keşfedildikçe önemi kadının gizli emeğinin kendisinin, eşinin, kardeşinin, evladının posasının sıkılması için fabrikada, şantiyede, tarlada, kadına daha fazla "utan" diye emredilir oldu.

Kamusal alandaki varlığına son vermek için cadı avları düzenlendi kadına karşı dünyanın bir coğrafyasında. Başka bir coğrafyasında da şöyle uygun görüldü: o kadar çok utanmalıydı ki kendinden örtmeliydi kendini, "kâinattaki kavun, karpuz, muz gibi yemişler" nasıl kendilerini örtüyorsa işte o da öyle örtmeliydi kendini...

Unutamayan kadın utandı kendinden...

Kendinden utanmak bir insana verilebilecek en büyük ceza... Alınan her soluğun, atılan her adımın yük olması sırtında. Ağırlaşması insanın ufak dünyasının. Varlığını taşıyamaz olması.

Sonra?

Sonrası basit bir hikâye: Kimisi kabul etti bu yükü taşımayı. Kimisi de şöyle dedi: Taşıyamıyorsan bırakırsın bu kadar...

Kimi kadınlar bunu yaptı. Utançlarını bırakanlardan değil, kadınlıklarını bir köşede bırakanlardan bahsediyoruz ve onlara artık kadın diyemiyoruz.

Kadınlıklarını bırakanların insan hüviyetleri kaldı mı?

Ben kalanına rastlamadım.

Fethullah Efendi'nin Zaman'ının utancından örtünen yazarı Nihal B. Karaca, dün kadınlığını nasıl gerisinde bıraktığını anlattı yazısında "kızcağızların başörtüsü"nü savunurken.

Hayır, çok alakalı olmasına karşın yazıdaki başörtüsü meselesinden bahsetmeyeceğim.

Karaca, Ergenekon duruşmasında yaşanan rezaleti konu ediyordu yazısında.

Hayır, hayır, Ergenekon meselesine de değinmeyeceğim. Niyetim başka!

Zaman'ın internet baskısının manşetinden duyurduğu bu yazıya başlık olarak yazıdan alınan şu ifade uygun görülmüştü:

"Kırdığın hayatlara say Kemal Efendi!"

Buradaki zihniyeti de unutun bir süreliğine...

Nihal B. Karaca, Kemal Alemdaroğlu'nun duruşmanın gerçekleştiği mekâna geç gelen portatif tuvaletlerden yakınmasından bahsederken bunu bir nevi "seçkin olma saplantısı" olarak lanse ediyor ve şöyle diyordu:

"Mekânda tuvaletin, lavabonun olmaması daha doğrusu portatif tuvaletlerin gecikmesi ve dahi bir yığın fiziksel sorunu küçümsemek niyetinde değilim. Anlamadığım, adına 'fiziksel koşullar' denilen şeyin nasıl olup da davası görülecek 'suçların' önüne geçebildiği. Anlamadığım bu büyüklükte bir suç örgütü, bu büyüklükte bir dava söz konusu iken, darbe planlamak gibi hiç de hafife alınamayacak amaçlar içerisinde olduğu epey bir ortalara düşmüş olan Kemal Alemdaroğlu gibilerinin hâlâ..."

Bunun sonrasında zihninde yarattığı çirkin yaratığı konuşturuyordu Karaca:

" 'bu ne rezalet, tuvaletimi yapamıyorum, ellerimi yıkayamıyorum ayol' tonlamasıyla gerçeklik algısına takla attırmaya çalışabildiği... Bu nasıl bir psikoloji? Ne tür bir pişkinlik?"

Ne diyormuş seçkin, züppe, kendini bilmez, azgın, pişkin Ergenekoncu teröristler?

Ayol!

Dil Kurumu şöyle tanımlıyor bu minnacık sözü: "Genellikle kadınların kullandığı bir seslenme sözü"

Buradan benim anladığım şudur:

"Kızcağızların (!) başörtüsünü" savunan Nihal B. Karaca konuşmaktadır ama "erkek gibi"... Bu "erkek" olmadı aslında "errrrkek gibi"... Zira öyle "errrrkekçe" konuşmaktadır ki Karaca sümüklü hocası gibi hisli değil, "kıvırtma karı gibi" deyip "koydu mu oturtan" hatta "takla attıran" cinsinden... Çıtkırıldımlığa, kaprise gelemeyen cinsinden...

Burada okur "kadın" Karaca'dan bir iki "prostat esprisi" bekliyor ister istemez ama o kadarı gelmiyor yazıda... Karaca'nın düzey endişesinden dolayı değil. Kalemi o kadar kuvvetli değil "kadın" Karaca'nın...

İşte böylece gelmiş oluyoruz bir kadının, kadınlığından utanıp onu geride bırakmasının hikâyesine. "Kadın" Karaca zaten insanlığını bir kenara bırakalı çoook uzun zaman olduğunu 21 Ağustos'ta yine kadınları ama bu kez İranlı "kadınları savunurken" yazmış olduğu şu satırlarla ayan beyan ortaya sermişti:

"Daha feci olanı ise bu kadınların en katı şeriat hükümlerinin bile şart saydığı koşullar oluşmadan recm edilebiliyor olması."

"Koşullar oluşmadan recm edilmeye" karşı çıkan "kadın" Karaca'nın "kızcağızların başörtüsünü" savunurken kadınlığını bir kez daha bıraktığını ilan etmesi şaşırtıcı mı?

Değil!

Bu noktada Temelkuran'ın yazısına dönebiliriz.

Ece Temelkuran yazısının sonunda kadını, kadınlık durumunu şöyle tarif ediyor:

"Ankara'da bir aile, kızının kadınlığa geçişini, bu dertli baharın başlangıcını, kadınlığın nisan ayını kutladı. Bu kutlama, kadınlığın yası tutulmamış binlerce yıllık katlinin kurbanlarına mezarlarında bir nefes aldırdı. Ben bir nefes aldım. Siz de bir nefes alın. Aramıza bir küçük kadın daha katıldı.
Benim küçük kız kardeşim, kanaya kanaya kadın olunuyor görüyorsun. Ama sakın unutma, o kan temizdir. Çünkü ölümün değil, hayatın başlangıcının işaretidir. Sen hayatsın artık, sen hayat verebilirsin kan bunun işaretidir.

O kanın kıymetini bil, sakın utanmaya kalkma çünkü o kan tanrılardan bile daha eskidir.

O herkesin sakladığı, utandığı, hakkında fısıldaştığı kan, sadece bizi eksik bırakan tanrıları uyduran adamları yarattığı için günahkârdır. Şimdi kendinle gurur duy.

Eğer ağrı çekiyorsan bil ki dünya senden çıkacak, insanlar senden doğacak. Eğer istersen, eğer bu dünyaya lütfedersen! Bu ağrı, biraz o yüzdendir. Kanına sahip çık, binlerce yıllık koca anaların kanı yerde kalmasın!"

İşte sağ ile sol arasındaki ayrım bu kadar basittir.

Hani demişler ya gece ile gündüz gibi işte öyle!

Siz sayın okuyucu için son bir hatırlatma ile bitirelim:

Bu yazı kendi ağırlığı altında ezilen Karaca'ya ilişkin değildi.

Bu yazı Ece Temelkuran'a teşekkür etmek içindi.

Kalemine sağlık, Temelkuran...

G.M.

Ece Temelkuran, "Regl",Milliyet, 22 Ekim 2008