Nuray Mert'e

Perşembe, 17 Temmuz 2008 13:25

Selma Teyzemize...

"bana söyleyin

kim var

aramızda

biraz ölmeden

bir türkü tutturmuş giden."

Behçet Aysan

Meraklılarının yıllardır yakındıklarını işitir dururduk. Yakınıyorlardı ve haklılardı zira Türkiye'de bilimkurgu-fantezi edebiyatı yoktu. Artık yakınmaları için bir sebep kalmadı. En âlâları yazılıyor bugünlerde. Türkiye tarihinin retrospektif yazımı esnasında ortaya çıkan eserler bu edebiyatın en mütekâmil unsurlarını bile geride bırakır nitelikte. İzin verirseniz yayıncılar için kimi isim önerilerinde bulunalım:

Dövmeliler: Agarta'nın Sırrı

http://www.bugun.com.tr/haber_detay.asp?haberID=32436 ayrıca bakınız

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=YazarYazisi&ampArticleID=888035&ampYazar=%20&ampVersionID=&ampDate=16.07.2008&ampPAGE=

Özkök Kuyruklu Yıldızı: Dünya Dışı Akıl

Bu hikâye 85 yılda bir geçen Özkök isimli kuyruklu yıldızın dünya dışından getirdiği akıllı yaratıkları (SETI) ve bu yaratıkların dünyada tesis ettiği barış ve demokrasiyi konu alıyor. Bu konuda yazılan pek çok eser var. Bir tanesini buraya örnek olarak alıyoruz.

http://www.milliyet.com.tr/Default.aspx?aType=YazarDetay&ampArticleID=892575&ampAuthorID=68&ampver=78

2455: Yeniden Kurulan Dünya

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=11889&ampy=TamerKorkmaz

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=YazarYazisi&ampArticleID=888885&ampYazar=HASAN%20CELAL%20G%DCZEL&ampDate=17.07.2008&ampCategoryID=97

* * *

Bu önerilerin ardından şimdi asıl meseleye geçelim. Bugünlerde biraz demode olmuş ve gölgede kalmış sabetayizm meselesi ortaya çıktığında liberal sol cenahın kalemşörleri kendilerini parçalamışlardı da "önüm arkam sağım solum komplo teorisi" türü yazılar döktürmüşlerdi.

Komplo teorisinin ise büyüğü bugün yazılıyor ve her komplo teorisinde olduğu gibi siyasal alan birilerinin tekeline giriyor. Ergenekon isimli komplo teorisi geliştikçe siyasî alanın tüm unsurları komplo yazıcıları tarafından bu teoriye eklemleniyor. Komplonun ezeli ve ebedi karakteri yeni dolgu malzemeleri ile ortaya dökülüyor. Komplo çözülüyor göründükçe hayatın her alanına sirayet ediyor ve solipsist karakteri güçleniyor. Böyle bir durumda egenekonolog yazarlarımızın belini verili çerçeve dâhilinde bükmemiz mümkün olmaktan çıkıyor. Ergenekonolog yazarlarımız, komplo teorilerinin bir başka önemli özelliği sayesinde kendilerini korunaklı bir tarihsel konuma yerleştirmiş durumdalar. Nasıl mı?

Şimdi birlikte düşünelim:

Ergenekon davası diyelim ki istedikleri yönde sonuçlandı. Ne olacak? Bu durumda zaten zat-ı alilerinin birer muzaffer komutan edasıyla ortada salınacaklarından şüphemiz yok (Belki komutan olmak konusunda özel bir hassasiyet gösterilebilirler). Diyelim ki Ergenekon soruşturması kuvvetle muhtemel olacağı üzere fos çıktı. Böyle bir durumda ne olacak? Ergenekonologlar yenilecek mi? Yazarlarımız bu kez Ergenekon Terör Örgütü'nün (ETÖ) ne denli güçlü olduğunun ortaya çıktığından başlayıp, bu 600 yıllık örgütün daha ileri gidilmesine izin vermediğine ilişkin çarşaf çarşaf yazılar döktürecekler. Dolayısıyla, buradan kendisini bu kutuplaşmanın liberal kanadına yerleştirmeyenlere ekmek yok gibi görünüyor. Benzer şekilde komplonun merkezinde duran, bu komploya konu olan kurum ve organlardan bu komployu çözecek bir medet ummamız da mümkün görünmüyor.

O halde ne yapmak gerekiyor?

Yapılacak şey "demokrasi" söylemini reddetmekten geçiyor. Nuray Mert, 15 Temmuz tarihinde Radikal'deki yazısında bu meseleyi ele almıştı. Nuray Mert, ergenekologların pek çok çelişkisini gösteriyor. Türkiye tarihini Ergenekon merceğinden bakarak yeniden yazma girişimini, üstelik tüm Türkiye tarihini otoriter yönelimlerle demokratik kuvvetler arasındaki gerilim üzerinden okumanın ne denli saçma olduğunu başarılı biçimde anlatıyor.

"Şimdilerde mevcut kavga üzerinden tarih yeniden yazılıyor, buna göre Sivas katliamı da dindarlara karşı bir komplo, benzerleri de. Bu tarih yazımcılığına göre, memlekette, demokrasinin ilerlemesi için hiçbir engel ve tereddüt yokken, birileri sürekli toplumu o veya bu yönde kışkırtarak komplo yapmış, o yüzden demokrasimiz günyüzü görmemiş. O nedenle, Ergenekon çözülürse, güneş hiç batmamak üzere doğacakmış. Bu anlatının ne kadar açıklayıcı olduğu, ne kadar başka birçok noktayı görmemizi engelleyecek körleştirici bir projeksiyon işlevi gördüğü sorusunu sormanın da zamanı gelmedi mi? Mesela, Soğuk Savaş yıllarında yerli/yabancı istihbarat örgütlerinin, o zamanki devlet politikalarının, siyasi çevrelerin ilişkilerini, sol siyasetlere karşı provokasyonda dahil olmak üzere yürütülen kirli faaliyetleri de yeniden sorgulamak gerekmez mi?"

Nuray Mert, bu yazısında bir de Ergenekon tartışmalarına damga vuran mühim bir el çabukluğuna da dikkat çekiyor. Ergenekon=kontrgerilla eşitliğindeki el çabukluğuna... En fazla tekrarlanan tezlerden bir tanesi bu: Komünist tehdide karşı kurulmuş olan kontrgerilla "bir biçimde" konsept değiştirerek İslamcılığa karşı kendisini yeniden yapılandırmış. Çok açık ki bu açıklama meselenin sabit eksenini görmezden gelmekte hatta gizlemektedir. Meselenin saklanan sabit ekseni bölgedeki Amerikan çıkarlarıdır. Bugün bunun değişmiş olacağını bize düşündürecek elimizde ne var? Nazlı Ilıcak mı? Mert, şöyle demektedir:

"Geçtiğimiz hafta Siyaset Meydanı programında, Nazlı Ilıcak'ın, tartışmanın bir yerinde, yetmişli yıllarda Özel Harp Dairesi üzerinde söyledikleri bana bir kez daha tüm bunları hatırlattı. Nazlı hanım, hem bugünkü oluşumların tarihini o döneme uzatıyor, ama bir yandan da, bu yapıyı açıklarken, sanki tüm bunlar o zaman, komünizm, hatta Sovyet istilası tehlikesine karşı tedbirler olarak alınmış, sonra şirazesinden çıkmış gibi bir tablo çiziyordu. Tartışma bu yönde derinleşmediği için, tam olarak neyi kastettiği de belli olmadı. Bence şimdi tam zamanı, hesaplaşma ise hesaplaşalım, yeni sayfa açmak mümkünse açalım. Yoksa, en iyi ihtimalle demokratlığın sığ sularında tepişip durduğumuzla kalırız."

Demokratlığın sığ sularında tepişme!..

* * *

Bugünkü yazısında da Nuray Mert kaldığı yerden devam ediyor ve bu tepişmenin bir başka cenahı nasıl etkilediğini konu ediniyor. Mert, bunu "derin devlet" meselesine açıklık getirmeye çalışarak yapıyor. Bunun için de süreç içinde ortaya çıkan çelişik bir duruma, meselenin solda görülen tezahürlerine değinmiş. Özellikle dün Birgün gazetesinde Ahmet Çakmak'ın başka iki Birgün yazarına dönük "tepem attı" dediği yazısına gönderme yaparak. Ahmet Çakmak, bizim takip edebildiğimiz kadarıyla Ergenekon sürecini Gramsci'yi kullanarak AKP'ye yontmaya çalışan tek isim olan Mithat Sancar'ın ultra-demokrat tavrından yola çıkarak şunları söylüyor:

"Ne bu ya... Sosyalistlerin elinde askeri vesayet rejiminin geriletilmesinden başka bir şey kalmamış, şimdi o da gidince boşluğa düşmekteymiş. E şimdi bir şey diyeceğim ama Ahmet Tulgar haklı olarak basmak istemeyecek. Aslında Alper Görmüş de buna benzer şeyler söylüyor ama benim tepem Mithat Sancar'ı okuyunca attı. Onu sosyalist kesime daha yakın gördüğüm için midir nedir, orasını ben de pek anlayamadım.

"Sosyalistlerin, özellikle ÖDP çevresinin politik hedefler bakımından sıkıntıda olduğu doğru (ötekiler 1980 yılında takılıp kaldığından zaten, kusura bakmasınlar, kayda değer durumda değiller). Demokrasi, özgürlük, iktidar halka filan deyip duruyorlar. Böyle soyut laflarla politika olmaz, içi boş duruyor zaten. Bunu ben de sıkça yazıyorum, hatta daha geçen gün yine tekrarladım. Ne var ki dört beş tane general tutuklandı diye boşlukta kalacak kadar da sefil bir durumda değil yani ÖDP. Ayrıca bu memlekette ilk defa da olmuyor, üç beş kişiyle darbe teşebbüsünde bulunan askerlerin tutuklanması. Adam bile asıldı bu yüzden. Bu kadar kolay mı ya askeri vesayet rejiminin zayıflatılması? Üstelik bunu AKP yapacak! AKP'nin Kemalizmle derdi var diye askeri vesayet rejimine karşı mücadele ettiğini mi sanıyorsunuz? Hiç öyle bir emare yok ortada"

Yine 15 Temmuz tarihli yazısında olduğu gibi temelsiz retro-tarihyazımına karşı çıkan Mert, "sol siyasi gelenekten gelenlerin de bu değirmene su taşımakta herkesten çok hevesli olması" durumunu anlayamadığını ekliyor.

Mert'in dikkat çektiği durum iki noktayı belirgin kılmaktadır ve bizce burada açıkça ifade edilmelidir:

1) Solda marksizmle bağları zayıflamış, iktidar hedefini gözetmeden siyasî adımlarını şekillendiren, sosyalist iktidar ile siyasal programları arasında kalan boşluğu demokrasi, temiz toplum, kof bir özgürlükçülük ile dolduran özneler, insanlar, ekipler, örgütler için deniz bitmiş durumdadır. Siyasal olarak varlık zeminleri AKP tarafından işgal edilmiştir.

2) Solda marksizmle bağlarını görece daha canlı tutan ama marksizmin siyasete nasıl aktarılacağı konusunda paslanmış ezberlerden başka bir şey ellerinde kalmayanlar, bu nedenle siyasal programları ile güncellik arasındaki bağı "bağımsız sınıf tavrı" gibi muğlak söylemlerle kurmaya çalışan ve böylece sınıfı siyasetin uzağına yerleştiren özneler, insanlar, ekipler, örgütler için de deniz bitmiş durumdadır.

Şimdi o veciz lafı tekrarlayalım: Demokratlığın sığ sularında tepişme!..

Mert, bunu söyleyerek, hem sağdan hem de soldan gelen liberal-demokrat duruşa karşı çıkmaktadır ve durumu güzel tasvir etmektedir. Üstelik bir televizyon programında bu nedenle Eser Karakaş ve Mehmet Metiner'i bayağı bir patakladığı da görülmüştür. Görülmüştür ama önemli olan nokta yine Mert'in 12 Haziran tarihindeki yazısını bitirirken söylediği bir başka noktada düğümlenmektedir: "Böyle dönemler, polemik, kompozisyon, belagat zevkinin tadını çıkarma dönemleri değil."

Mert'in söylediklerinin altına bir kez daha imza atarız ama şimdi soru şudur: Mert, bunların ötesinde ne yapmaktadır? Bu taraflar-üstü, akil konumunu nereye kadar koruyacaktır? Çok uzun süreceğini zannetmiyoruz. Çünkü Mert'in kendisine kurmaya çalıştığı ve üzerinden tüm taraflara "dayılandığı" mevkii önemli zaaflar barındırıyor. Bize göre en önemlisi şu: Mert'in kurmuş olduğu siyasal matris yazarın "delikanlı" üslubu nedeniyle "demokratizm"den bağışıkmış gibi görünse de işin aslı öyle değildir. İç bağlantıları zayıf olan bu siyasal matriste zaman zaman ve hatta sık sık yırtılmalar görülmektedir. Mert'in din ve/veya laiklik sorunu karşısında takındığı tutum bunun en önemli göstergesidir.

Tüm bu kalkan tozun görünür başlangıç noktası AKP'nin türban girişimi değil miydi? AKP'nin üniversitedeki temsilcisi fethullah beslemesi zevat bunun için imza toplamaya başladığında koşarak ilk imza atanlardan birinin Nuray Mert olmasını, akademideki kimi solcu akademisyenleri ve onların çevresindeki genç akademisyen adaylarını Doğudan dergisi ile İslamcı diskurla harmanlamaya hatta ona yedeklemeye çalışmasını &mdashdaha doğrusu bunun bir parçası olmasını&mdash bunca sözden sonra ancak bu şekilde açıklayabiliriz.

Böyle açıklamayacaksak bir samimiyetsizlikten bahsetmemiz gerekeceği için...

G.M.

Nuray Mert, Yeni başlayanlar için: 'Derin devlet' - Radikal, 17 Temmuz 2008

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=YazarYazisi&ampArticleID=888820&ampYazar=%20&ampVersionID=&ampDate=17.07.2008&ampPAGE=

Ahmet Çakmak, Tepem Attı - Birgün, 16 Temmuz 2008

http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1185986455&ampday=16&ampmonth=07&ampyear=2008&ampaction=catlist

Nuray Mert, 'Demokrat'lığın sığ sularında - Radikal, 15 Temmuz 2008

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=YazarYazisi&ampArticleID=888492&ampYazar=%20&ampVersionID=&ampDate=17.07.2008&ampPAGE=