Görmeme biçimlerine…

Salı, 21 Ekim 2008 14:53

"Yalnızca baktığımız şeyleri görebiliriz, bakmak bir seçme edimidir. Her bir fotoğrafa baktığımızda fotoğrafçının sınırsız görünüm olanakları içerisinden o görünümü seçtiğini kabul ederiz. Fotoğrafçının görme biçimi konuyu seçişine yansır. Bir imgeyi algılayışımız ya da değerlendirişimiz aynı zamanda görme biçimimize de bağlıdır" *

Bir yöne bakmak demek, demek ki, aynı zamanda diğer bütün yönlere bakmamak demektir. Bir şeyi görmek demek, demek ki, kaçınılmaz olarak diğer bütün şeyleri görmemek demektir. Bir özne olarak izlediğimiz her nesne, o anda izlemediğimiz diğer nesneleri dışlar.

Aynı şekilde, toplumsal süreçleri açıklayabilmek niyetiyle gözümüzü dikip baktığımız her olgu, gözümüzün sınırlı alanına giremeyen diğer olguları dışarıda bırakır.

İşte tam da bu kısıtlama yüzünden nereye baktığımız -dolayısıyla nereye bakmadığımız-, ve görme biçimimiz -ve dolayısıyla nasıl görmediğimiz- olaylar arasında neden-sonuç ilişkisi kurabilmemiz için çok önemlidir.

Zira cevapları aramak için yanlış yere bakarsak, ya da doğru yeri yanlış biçimde algılarsak gözlerimiz bu süreçlere karşı bembeyaz bir körlük içinde kalıverir: göremediğimizi göremeyiz, farkında olmadığımızın farkında olamayız.

***

Örneğin, Hadi Uluengin'in bugün Hürriyet'te ilk bölümünü yayınladığı 'en az iki süper köşe yazısı birden' formatında hazırlanmış -ve korkulan o ki yarın da devam edeceği- "Tabu Yıkılıren" adlı eserinini ele alalım. Kendisi de aynı dertten yakınıyor gibi: "...bu olguyu görmemek ve bu süreci saptamamak için gerçekten kör olmak gerekiyor".

Nedir peki Uluengin'in söz ettiği bu gözümüzden kaçması mümkün olmayan, kendisine bakmamız için yalvaran toplumsal süreç?

"Türkiye ... değişiyor. Hızlı ve radikal biçimde dönüşüyor. Aslında bunu vurgulamak dahi abes ama, konumuza girdiği için tekrar yineledim. Her halükarda, ülkemiz eski kabuğundan sıyrılıyor ve yenisiyle donanıyor".

'Evlenmemiş erkeklerin tümü bekardır' türünden bir kendi kendini açıklama söz konusu değil midir burada neredeyse? Türkiye hızlı ve radikal bir biçimde değişiyordur, çünkü kabuk değiştiriyordur kabuk değiştirdiği için de hızlı ve radikal biçimde değişiyordur.

Ancak, biçimi bir kenara bırakırsak, evet, işaret edilen olgusal gerçeklik yadsınabilir nitelikte değildir: Türkiye'nin gerçekten de hızlı ve radikal bir dönüşümden geçtiği doğrudur. Buraya kadar sorun yok.

Başta da denildiği gibi, önemli olan zaten bu hissiyata sahip olmak değil, söz konusu değişimi açıklamak için nereye, nasıl baktığımızdır aksi takdirde bu değişimin niteliği ve anlamı havada kalır. Uluengin ise nereye, nasıl baktığıyla ilgili ipucunu okuyucuya daha ilk elden veriyor:

"[Bu] değişimi ve dönüşümü sırf iktisadi atılımımızla ve onunla koşut giden siyasi "ferahlama"mızla sınırlamıyorum. Bunlar zaten kesin vakıa oluşturuyorlar. Nitekim, Dünya sıralamasında onyedinci büyük ekonomi gradosuna tırmanmamız ve Avrupa kontenjanından BM Güvenlik Konseyi'ne seçilmemiz birer somut delil yansıtıyor".

Türkçe meali: "yanlış anladınız! İktisatta ve siyasette her şey zaten mükemmel gidiyor, bu zaten 'kesin vakıa', ancak ben onu demiyorum, daha da güzel bir gelişmeden söz ediyorum!"

İşte o anda okuyucuyu bir dert alır: yazarımız mevcut iktisadi ve siyasi durumu fevkalade olarak yorumluyorsa, daha da fevkalade bir durumu açıklamak için kim bilir ne gibi bir durumdan söz edecektir! Uluengin kalbimizi daha fazla zorlamadan bir çırpıda söyleyiverir bunu:

"Bu ... "sosyolojik dönüşüm" dür. Hátta bir "zihniyet devrimi"nden bile söz etmek bizi yanlışa sürüklemez. Öyle, zira o eski kabuğu belirleyen "itaat toplumu" özelliklerinden de sıyrılıyoruz. Ne mutlu ki, artık "sorgulama toplumu"nun haslet ve erdemleriyle donanıyoruz".

(...)

Daha da ötesi, anayasal düzeni şöyle veya böyle değiştirmeye yeltenenleri, emekli generalmiş, muvazzaf subaymış, sicilli darbeciymiş, hiç gözünün yaşına bakmadan, dün başlayan "Ergenekon" davasında olduğu gibi, kulağından tutup mahkemeye çıkartabiliyoruz.

(...)

Ve malûm, "tabu" denildiği zaman Türkiye'de akla gelen kurum da tabii ki ordudur!

Ordunun artık eleştirilebilen bir kurum olması, tabu olma niteliğini yitirmesi, karizmasının ayaklar altına alınması v.s. Uluengin'e göre kendi içinde müthiş bir gelişmedir: peki ordunun nasıl, nereden bakarak eleştirildiğinin hiçbir önemi yok mudur?

Özellikle Aktütün olaylarından sonraki tepkileri hatırlayalım: ordu çok şiddet kullandığı, halka baskı oluşturduğu, özgürlükleri kısıtladığı için mi eleştirildi yoksa yeterince görevini yapmadığı, yeterince şiddet kullanmadığı, yeterince orducu olmadığı, ülkenin kimi bölgelerinde yeterince özgürlükleri kısıtlamadığı için mi?

Ordunun ideolojisinin daha da koyu tarafından bakarak orduyu beğenmeyen kitlesel bir eleştiriden özgürleştirici bir 'sorgulama toplumu' anlamını çıkarmak mümkün müdür?

Ülke son derece militarist, ırkçı ve şoven tonlarda bir ayrıma, iç savaşa doğru sürüklenirken 'zihniyet devrimi' saçmalığına inanmak mümkün müdür?

Başta Çatlı olmak üzere tamamıyla bir derin devlet işi olan 16 Mart katliamının zaman aşımından düştüğü gün Ergenekon davasının başlamasını 'aman yarabbim ne kadar da demokratikleştik' şeklinde yorumlamak mümkün müdür?

Evet, farklı görmeme biçimlerinde bunların hepsi mümkündür.

***

Kimse Uluengin'den ülkedeki 'hızlı ve radikal toplumsal değişim sürecini' anlamak adına doğru yere bakmasını zaten beklemiyordu: çünkü o zaman göreceği olgular son sürat devam eden bir piyasa sömürüsü, başını almış giden bir gericileşme ve Amerikancılık, artan milliyetçilik, ve toplumsal çürüme ve çözülme olurdu. Uluengin mi görecekti bunları? -bunlar olsa olsa onun bakmadığı yerler olurdu.

Ancak yazısından anlaşılıyor ki, Uluengin, baktığı yer olan ordu-toplum ilişkisi olgusunu bile yanlış bile yanlış görüyor, ya da doğrudan görmüyor -sanki arasında bir fark varmış gibi ve hem bakmada hem görmede yaptığı bu iki yanlış bizi bir doğruya ulaştırmıyor.

Çok önemli noktaları gördüğünü zanneden, ancak aslında doğru yöne bile bakmayan Hadi Uluengin'e son bir hatırlatma: "bir şeyi gördükten [ya da gördüğümüzü zannettikten] hemen sonra, aynı zamanda kendimizin de görüldüğümüzü de kabul etmemiz gerekir".

Sen hiçbir şey göremesen de, biz seni görüyoruz.

E.Z.

Hadi Uluengin, "Tabu Yıkılırken", Hürriyet, 21 Ekim 2008.

*John Berger, Görme Biçimleri. İstanbul: Metis Yayınları, 2008.