Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Cahillere

Yayın Tarihi: 30.07.2009 , 18:38 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:58

Bu tartışmalar nereye doğru gidiyor görmemek için kör olmak lazım! Ülkemiz büyük bir karanlığın içine doğru hızla ve ivmelenerek yuvarlanıyor.

Bu yuvarlanmanın en önemli koşulu cehaletin geçer akçe olması. Cehalet ve bozulma el ele gidiyor.

Cahiller bozuyor ve kolay bozuluyor.

Cahillerin bazılarının isimlerinin önüne profesör titrinin iliştirilmiş olmasının bir önemi yok! Son iki hafta içinde doğrudan kendilerini ilgilendiren bir dizi meselede olan bitenlere ses çıkarmamış üniversitelerin hükmü kalmamış demektir.

Bunun nedeni yaşanan büyük ahlaki çöküntüdür. Daha doğru biçimde söyleyecek olursak, madem ahlak tarihsel ve olgusal bir pratiktir, o halde bunun nedeni yeşeren yeni ahlaktır.

Bu yeni ahlakın nasıl filizlendirildiği, nasıl yayıldığı, nasıl baskın hale geldiğinin analizi bizim demek istediklerimizin sınırlarını aşıyor. Yalnız bir noktayı belirtmeden geçmeyelim.

Mehmet Y. Yılmaz, bugünkü köşesinde Fethullahçı şebekeyi kastederek “Bu ülkede, bu faşist çeteden korkmayan bir tek savcı yok mu?” diye sormuş. Aslında veryansında bulunmuş. Mesele ise günaşırı çıkan gizli ses kayıtları, insanların kardeşleri ile yaptıkları görüşmelerin bile çarşaf çarşaf gazetelerde yayımlanması.

Mehmet Yakup Yılmaz’ın böyle veryansın etmeye hakkı var mı? Cemaatin sermaye ile olan ve bu esnada “eski güzel günlerde” Doğan Grubu ile de kurmuş olduğu ve hala devam ettiği izlenimi veren girift ilişkilerden bahsetmiyorum. Yeminli anti-komünizmin, sol düşmanlığının doğal sonucunun da bugün geldiğimiz nokta olduğunu şimdilik bir kenara koyalım. Gerçekten ahlaki bir düzlemde kalarak da bu soruyu soramaz mıyız?

Gizli kameralarla dolu evlere insanları tıkıştırıp saatler boyunca yaşantılarının röntgenlenmesini eğlence olarak sunan televizyonların bu “faşist çete”nin yöntemlerinin temelini kurduğu söylenemez mi? İnsanlar artık özel hayatın gizliliğinin kalmadığını düşünüyorsa bunda Doğan Grubu’nun hiç mi payı yok? Faşizmin temelleri sermayenin bütününün kirinden ve ahlakından yeşermedi mi?

O günlerde genel yayın yönetmeni olduğu Milliyet Gazetesi’ne bakınca yüzü kızarıyorsa Mehmet Bey’in varsın veryansın etsin ama bu faşist çetenin yöntemlerinin toplumsal meşruiyet kazanmasının kendisinin de payının olduğunu bilsin!

Dedik ya cahiller bozuyor ve kolay bozuluyor diye oradan devam edelim isterseniz.

Dönemin parlayan yıldızı Taraf gazetesi ve yazarları ardı ardına cehalet tefrika etmeye devam ediyor.

Prof. Dr. Murat Belge, Etik ve sosyalist Etik tartışmalarını açıyor, örneğin. Arkasından sayıyla 25 yazıyla yirmi beş sene evvel yapılan tartışmaları olduğu gibi köşesine kusuyor. Üstelik başka insanların argümanlarını kaynak bile gösterme ihtiyacı hissetmeden. Sanki bütün bunları dün kendisi keşfetmiş gibi... Belge’nin tartışmasında şaşılmayacak biçimde mesele geliyor proletaryanın devrimci sınıf olarak marksizmdeki pozisyonuna dayanıyor. Ve nihayet onun üzeri yine bu yirmi beş sene önceki argümanlarla bir çırpıda çiziliyor.

Taraf gazetesini safiyane duygularla okuyan solculardan bir tanesi bile “yahu bu tartışma bir yerden tanıdık geliyor” diye düşünmüyor, bir tanesi eline kalemi kağıdı alıp “Murat Bey, bu nasıl rezalet?” demiyorsa, herkes hep birlikte kafa sallıyorsa, hala bu adama alkış tutuyorsa, bu durum, hem cehalet geçer akçe olmuş demektir hem de cahillerin bozduğuna ve bozulduğuna işaret etmektedir.

Örneğin çok iyi okullarda okumuş olup şair, edebiyatçı, çevirmen, siyasetçi vs. olanlar da var. Pavyondaki namuslular ayrılınca yerine geçenlerden olanlar hani. Roni Margulies gibi!.. O ne yapıyorlar? Hazreti Google’a “"özdemir ince" site:haber.sol.org.tr” yazıp soruyor “acaba soL, Özdemir İnce için ne yazmış” diye. Çıkan yanıta şöyle bir bakıyor. Bir sene evvel yazılmış bir yazıyı sanki o gün yazılmış gibi, üstelik içinden bir cümleyi cımbızla çekerek, bağlamından kopararak yazısına koyuyor. Ne darbeciliğimiz kalıyor ne tırnak içinde komünistliğimiz.

Cehalet ve bozulma el ele değil mi?

Taraf’ın briyantinlisi Rasim Ozan, milliyetçiliğin canına okurken bir anda şöyle bir yazı kaleme alıyor:

“Uygur Türklerinin efsanevi lideri İsa Alptekin’in söylediği gibi bu halk sürekli pandalar gibi yok olma tehdidiyle yaşadı... Sadece yabancı seyyahlara mihmandarlık ettiği için ömür boyu hapse mahkûm edilen insanlar ülkesiydi burası... Kaşgar’ın sokaklarına Gök-Bayrak’ı yani ay yıldızlı mavi Doğu Türkistan bayrağını asmak ise kurşuna dizilme sebebiydi... Uygur Türklerinin İsa Bey diye andığı Alptekin’in ismini dahi anmak yasaktı.”

Sonrasında Rabia Kadir’i övüyor briyantinli yazar: “Rabiya Kadir ismini 90’ların sonundan beri biliyor ve takip ediyorum... Uygur Türklerinin yaşayan en popüler lideri, zulüm gören Doğu Türkistan halkının azminin sembolü şu an Rabiya Kadir... 11 çocuk annesi, küçük bir çamaşırhaneden başlayıp, adım adım işlerini genişleten tekstil ve ticaret zinciri kuran bir işkadını aynı zamanda...”

Bunun ardından ise asıl bomba geliyor: Türk milliyetçilerine “asıl milliyetçilik böyle yapılır” diye akıl öğretmeye kalkıyor:

“İsa Bey ve Rabiya Kadir gibi yiğit Türk liderlerinin boynunu bükük bırakan ve Doğu Türkistan’ın gök-bayrağını yasaklayan bir devletin yurttaşı olmaktan utanıyorum... Hem hak, adalet ve vicdan adına utanıyorum, hem de bir Türk olarak bundan utanıyorum... Ey kendine Türk milliyetçisi diyenler, sizler utanmıyor musunuz?”

Deniz, Yusuf ve Hüseyin şahsında bütün Türkiye soluna milliyetçi-faşist diyen bu aklı evvel. Gökbayraktan girip, yiğit Türk liderlerinden çıkıyor. Arada bir Kürdistan dediğinden mi nedir, bir kişi de “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” demiyor.

Bozuyorlar... Bozulanlar ise el birliği ile bozmaya devam ediyor.

Sonra bu briyantinli vatandaş çıkıyor dünkü yazdığı gibi bir yazı yazıyor. Şemdinli ve Ergenekon davalarının başlangıç aşamalarında bağımsız yargı diye bas bas bağırdıklarını unutup, bağımsız yargı söylemi bir palavradır diyor. Çünkü Rasim Ozan’a göre Türk yargısı hep siyasaldır, hakimler devlet memurudur, savcılar devletin savunucusudur. Durum böyleyken yargı bağımsızlığı demek mümkün değildir. (1)

Şimdi kapitalist devletin nasıl işlediğinden, bunun Türkiye’ye özgü değil bir sınıf diktatoryası olan kapitalizmle ilişkili olduğundan dem vursak anlayacak mı Rasim Ozan? Anlamayacak o nedenle geçelim...

Geçelim ama Gökdelen’de kalalım.

Zira bu satırları okurken Tahsin Yücel’in Gökdelen kitabını hatırlamamak mümkün değil. Adalet mekanizmasının Rasim Ozan’ınkine benzer gerekçelerle özelleştirildiği 2073 yılını anlatıyordu Yücel romanında. Romanın konusu yalnızca yargının özelleştirilmesi değil, tekellerin her yanı sardığı bir ülkenin ve dünyanın nereye gittiği idi.

Yücel’in romanına ilişkin 17 Eylül 2007 tarihinde soL’da yazdığımız eleştiri yazısının sonuna doğru şöyle bir tespitte bulunmuştuk. Onu özür dileyerek buraya alıyoruz. Zamanın sandığımızdan hızlı geçtiğini, karanlığın ise zamandan hızlı ilerlediğini not ederek:

Sanıyoruz yazımızın başında sormuş olduğumuz sorunun yanıtını bir ölçüde vermiş durumdayız. Çürüme: Nereye ve ne zamana kadar?

Tarihin içinden komünistleri, sömürülenlerin isyan ehliyetini çekip aldığımız zaman, yani toplumu sürüleşmeye terk ettiğimizde ya da tarihin bir noktasında artık "sürü" olanı toplum yapma uğraşından vazgeçildiğinde çürümenin nasıl bir Gayya Kuyusu olduğu ortaya çıkmaktadır. Yerden yüzlerce katlı gökdelenlerin tepesine değin çürüme her yanı sarmaktadır. Çürümenin sonu görünmemektedir. Sonu görünmese de buna bir ad koyulmayacak anlamına gelmemektedir.

Bir zamanlar batılı burnu büyük akademisyenler, Ekim Devrimi'nin hülyalı mazisine "oryantal (doğulu) despotizm" yaftası yapıştırmaya çok meraklılardı. Tekellerin, tüm toplumu boğduğu bu ışıksız kuyunun, adı da olsa "oksidental (batılı) despotizm" olmalıdır. Tahsin Yücel, herkese bu batılı despotizmin haberini vermektedir. Ahmet Mithat Efendi, bir önceki büyük çözülüş esnasında batılı tiplere "dekadant" diyordu. Çözülüşü, ona eşlik eden dekadansı ve öznesi olan dekadantları görmek elbette marifettir. Ama esas marifet, çözülüşe ve çürümeye derman olabilmektir.

Galip Munzam

(1) Rasim Ozan’ın palavra dediği bir diğer söylem de parti-içi demokrasi söylemi. Onu ise şu şekilde gerekçelendiriyor Kütahyalı: “Bir zamanların efsane Galatasaray’ında takım içi demokrasi gereği Hagi kadro dışı kalamaz mesela! Hagi’yi her ne sebeple olursa olsun çok rahatsız eden bir oyuncu da ne kadar “takım içi demokratik irade” ondan yana olursa olsun o takımda barınamaz. Kendince bir başarısı olacaksa başka takımda bunu gerçekleştirir... Siyasal performansıyla Hagi gibi kitleleri sürükleyen, reyleri alan siyasal figürlerle de ortalama isimler “parti içi demokrasi” muhabbetiyle aynı zeminde anılamaz. Evet, birçok mebusu da o yıldız isim belirler. O isim burnubüyüklük yapıp, habire dandik kişileri vekil seçtiriyorsa da bir süre sonra o siyasal parti dersini alır zaten. Halk iradesi cezasını keser...”

Yukarıda yazılanlardan ve şimdiye kadar Rasim Ozan’ın yazdıklarından briyantinli yazarın kafasındaki ideal lidere ilişkin Rabiya Kadir ya da Recep Tayyip tahmininde bulunanlar yanılıyor. Rasim Ozan’ın burada tarif ettiği parti NAZİ partisi, lideri ise Adolf Hitler’dir. Başkası değil!

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.