Alper Birdal

Pazar, 15 Haziran 2008 21:50

RADİKAL SİYASAL İKTİSADIN PERSPEKTİF SORUNU

Neoliberalizm, Muhalif Bir Seçki
Hazırlayanlar: Alfredo Saad-Filho, Deborah Johnston
Çevirenler: Şeyda Başlı, Tuncel Öncel
Yordam Kitap, 2007, 431 sayfa

Derleme kitapların okurda yarattığı iç sıkıntısı bir yana, bir dizi zararı da olduğu kanaatindeyim. Birincisi bu tür kitaplar, kaçınılmaz olarak içerdiği çok sayıda tekrarlardan sıkılan okuru bölümleri atlamaya, okumayı göz atmayla ikame etmeye teşvik ediyor. İkincisi derlenen metinlerin çoğunlukla organik bir bütünlük oluşturamaması, makaleler arasında gezinen okuru, okuduğundan kendi perspektifini zenginleştirecek kuramsal argümanlar çıkarsamak yerine malumat avcılığına özendiriyor. Üçüncüsü, makale boyutuyla kısıtlanan yazar ele aldığı konuyu en genel biçimiyle tartışmaya zorlandığı için, derleme kitaplar okura belirli bir ana başlığın bilmem kaç alt başlığında en genel temanın ne olduğunu anlatmış oluyorlar. Böylece okurun konunun bütününü kavramadan, alt başlıklarının ana temaları hakkında eklektik bir malumat yüküyle "donanması" ihtimali ortaya çıkıyor. Bunun örneğin, "Derrida'nın Yapı Sökümü Yöntemiyle Türkiye'de Sosyal Güvenlik Sisteminin Bir Analizi" türünden yüksek lisans tezleri yazan genç akademisyen adaylarının yetişmesine bir girdisi olabileceği kanısındayım. Bunlara bir de bu tür kitapların artık akademisyenlerin üzerlerindeki artan yayın baskısını hafifletmek üzere başvurdukları bir araç haline gelmesi olgusunu eklediğimizde, derleme kitapların iyice sevimsizleştiğini söyleyebiliriz.

Kuşkusuz derlemelerin yararlı olduğu örneklerden de söz edilebilir. Örneğin, herhangi bir bilim dalında veya teorik bir tartışma konusunda bir ekol oluşturmuş kişilerin ortak bir kitap hazırlamaları veya bu alanda yayımlanmış makaleleri bir süzgeçten geçirerek bir araya getirmeleri yararlı bir eserin ortaya çıkmasını sağlayacaktır. Ancak burada belirleyici olan unsur, bir araya getirilen makalelerin açık bir "perspektifle" birbirine bağlı olmasıdır. Böylece okur, o perspektifi taşıyanların konuyla ilgili ne dediğine ve söz konusu perspektifin nasıl geliştiğine ilişkin bilgi edinebilir.

Neoliberalizm eleştirisi, hiç değilse seksenli yıllardan beri sosyal bilimlerin değişik alanlarının gündeminde bulunuyor. Bu konuda hayli geniş bir külliyatın bulunduğu malum. Ancak neoliberalizm eleştirisinin iktisadi, siyasi, kültürel vs. boyutlarını bir arada toplayan fazla kaynak bulunmuyor. Bu açıdan bakıldığında Neoliberalizm, Muhalif Bir Seçki'nin yayımlanmış olması hiç değilse böyle bir açığı doldurmuş oluyor. Fakat maalesef bu derleme kitap da, girişte belirttiğimiz sakıncalardan bağışık değil. Başarılı yayın çizgisi nedeniyle takdir ve beğeniyle izlediğimiz Yordam Kitap'ın hatırına, Alfredo Saad-Filho ve Deborah Johnston'ın hazırladığı bu çalışmayı, neoliberalizm eleştirisi konusunda belirli bir perspektifi geliştiren veya açımlayan bir çaba olarak görebilir miyiz diye sormak ihtiyacı hissediyoruz. Sanıyorum üzerinde durulması gereken asıl soru da bu çünkü kitabın "muhalif bir seçki" olma iddiası, ister istemez ortak bir perspektifi paylaşan yazarların çalışmalarına yer verildiğine işaret ediyor. Ortak perspektife "radikal siyasal iktisat" demekte herhangi bir sakınca olduğunu sanmıyorum.

Ortaklaştıran ne?
Öncelikle akla bu soru geliyor. Kitapta farklı ifadelerle tekrarlanan cümlelerden, aslında farklı dünya görüşleri olan yazarların şu noktalarda buluştuğunu anlıyoruz:

1. Neoliberalizm dünya çapında bir birikim stratejisidir ve başta ABD olmak üzere emperyalist ülkelerin ve (başta mali sermaye olmak üzere) sermaye sınıfının hegemonyasının günümüzde almış olduğu uluslararası biçimdir.

2. Neoliberalizmin en temel özelliği, piyasanın buyruklarını dayatmak üzere devlet iktidarını kullanmasıdır. Bu amaçla neoliberalizm bir yandan devlet iktidarını bu yönde dönüştürmekte, diğer yandan da piyasa mekanizmasının iktisadi ve toplumsal ilişkileri "doğal" olarak düzenleyen bir süreç olduğu ideolojisini yayarak, bu dönüşümü meşrulaştırmaya uğraşmaktadır.

3. Neoliberalizm hızlı büyüme, istihdam artışı ve gelir dağılımında göreli eşitlik sağlayan politikaların yerine, mali sermayenin egemenliğinde, bütün bunların altını oyan bir birikim rejimi dayatmaktadır.

4. Neoliberalizm, yetmişli yılların kriziyle iyice sarsılan Keynesçi paradigmanın yerini almış ve seksenli yıllardan itibaren başat paradigma haline gelmiştir. Ancak neoliberalizmin ortaya çıkışı İkinci Dünya Savaşı'ndan beri devam eden ideolojik karşıtlıklar ve kurumsal dönüşümler sonucunda olmuştur.

5. Neoliberalizm, korumacı kalkınma ve sanayileşme politikalarının dayandığı kurumsal örgüyü uluslararası ticaretin bütün taraflar için yararlı olduğu ideolojisiyle dağıtmıştır. Neoliberal serbest ticaret ideolojisinin dayandığı kuramsal temel iç tutarlılıktan yoksun olduğu gibi, serbest ticaret argümanı ampirik verilerle de bağdaşmamaktadır. Neoliberal politikalar ülkeler arasındaki eşitsizlikleri artırmıştır. Ayrıca serbest ticaret ideolojisi gerek emperyalist ülkelerde, gerekse bağımlı ülkelerde ücretlerin baskılanmasının, çalışma saatlerinin uzatılmasının, işsizliğin artışının, emek süreçlerinin esnekleştirilmesinin bir aracı olarak işlev görmüştür.

Listeyi uzatmak mümkün, ama sanıyorum kitapta makaleleri yer alan otuz yazarı ortaklaştıran tespitlerin önemlice bir kısmını anmış olduk. Bu tespitlerin doğruluğu tartışma götürmez. Ancak mesele bu tespitlerden ortak bir perspektif çıkıp çıkmadığıdır.

Ortak bir perspektife sahip olmak kanımca özellikle şu nedenle önem taşıyor: Toplumsal değişimin yönü ve dinamikleri konusunda bir akıl ortaklığı geliştirebilmek ve bu akıl ortaklığına dayanarak söz konusu dinamiklere etki edebilecek araçları geliştirebilmek ya da geliştirilmesine katkıda bulunmak, bir perspektifin varlığını gerekli kılar. Burada aydınlara ve akademisyenlere toplumsal işlevlerini aşan bir nitelik atfetmiş oluyor muyuz? Bu noktada ne aydınların bu işi tek başlarına yapmaları gerektiğini ne de bir özne haline gelmenin şu ya da bu somut mücadele biçimine tekabül ettiğini kastediyoruz. Mesele şu ki, belirli tespitlerde ortaklık sağlamak harekete geçirici bir akıl ortaklığı sağlandığı anlamına gelmemektedir. Bu kendisini en açık biçimde eleştirisi yapılan toplumsal süreçlerin ve kurumların somut uzanımları karşısında alınan tavırda gösterecektir.

Örneğin Neoliberalizm kitabının muhalif yazarları, radikal siyasal iktisat perspektifinden hareketle örneğin piyasa mekanizması karşısında ikirciksiz bir konum alabilmekte midir ABD hegemonyasına karşı çıkarken, Avrupa Birliği karşısında nasıl bir tutum içindedirler seksenlerden bu yana gerçekleşen toplumsal mücadelelere baktıklarında toplumsal dönüşümün öznesi olarak kimi görmektedirler? Bu sorulardan bazılarına kitaptan yanıtlar arayarak, radikal siyasal iktisadın perspektif sorununu biraz açalım.

Radikalizmin ölçütü ne?
Yukarıda kitabın yazarlarının üzerinde ortaklaştıkları tespitlerden bazılarına değindik. Kitapta açık bir biçimde kimi tartışmalara yer verilmiş olmasa da, yazarlar arasında bir dizi önemli uzlaşmazlık bulunduğu gözden kaçmıyor. Bazı örnekler şunlar:

1. Kitabın ilk makalesinde Gérard Duménil ve Dominique Lévy, neoliberalizmin yeni bir toplumsal düzen olduğunu öne sürüyor: "[Neoliberalizm] Kendine özgü bir ideoloji ve propaganda ifade ettiği doğru olsa da, neoliberalizm, bir gerileme döneminin ardından yönetici sınıfların üst kesimlerinin (en zenginlerin) güç ve gelirlerinin yeniden tesis edildiği, baştan sona yeni bir toplumsal düzendir. Kapitalist sınıfın bu üst kesimine ve kendi iktidarlarını dayatmalarının bir aracı olan finans kurumlarına 'finans' diyoruz." Öte yandan kitabın 22. bölümünde Al Campbell, neoliberalizmin kapitalizmin bir yeniden örgütlenmesi olduğunu belirtiyor ve şunları yazıyor: "... bu bölümde bazı Marksistlerle radikallerin kabul ettiği iki 'karakteristik olgu'nun sıklıkla yanlış yorumlandığı savunuluyor: Neoliberalizmin finans kapitalin hegemonyasına geri dönüşü temsil ettiği ve kapitalizmin Keynesçi uzlaşma örgütlenmesinin özünün sermaye-emek ateşkesi olduğu." Başka bir ifadeyle, Campbell'in vurguladığı ilk nokta, Duménil ve Lévy'nin çözümlemesini eleştiriyor. Bu tartışmadan iki makalenin yazarlarının içinde yaşadığımız toplumsal düzenin ve onun egemen sınıflarının nasıl kavramlaştırılması gerektiği konusunda ortaklaşmadıkları sonucuna varıyoruz. Elbette bu durumda örneğin toplumsal dönüşümün aktörlerinin hangi sınıflar olduğu konusunda da bir netlik sağlanması olanağı bulunmuyor. Campbell'in yaklaşımına göre neoliberalizm, burjuvazi içerisinde mali sermaye için avantajlar yaratmış olsa da, sermaye sınıfının bütününün çıkarlarını yansıtan bir yeniden örgütlenmeyken, Duménil ve Lévy'nin yaklaşımında neoliberalizm, sermayenin "finans" adını verdikleri kesiminin burjuvazinin diğer kesimlerini de içeren sınıflar üzerindeki hegemonyasına dayanan yeni bir toplumsal düzene tekabül ediyor.

2. Kitabın ikinci bölümünde Thomas Palley, ABD ve Avrupa'da neoliberalizmi ekonomi politikaları açısından karşılaştırdığı matrise kendisinin de benimsediği post-Keynesyen (ya da Keynesciliğin İngiltere Cambridge Üniversitesi'nde benimsenen şekli) yaklaşımı da dâhil ederek şunları yazıyor: "[Post-Keynesçi bakışa göre] Mikroiktisadi düzeyde, uygun gelir dağılımını sağlamak amacıyla sosyal ve emek piyasası koruma kurumlarının muhafaza edilmesi gerekir. Makroiktisadi düzeyde, tam istihdamı sağlamak amacıyla genişletici bir yönelim benimsenmelidir." Başka bir ifadeyle Palley'in yaklaşımı piyasa mekanizmasının (emek, para ve mal piyasası olmak üzere bütün piyasaları içerecek biçimde) varlığını varsayan bir çözüm paketine dayanan iktisat politikası düzenlemeleri öneriyor. Her ne kadar kitapta yer alan makalelerden herhangi biri piyasa mekanizmasının reddine dayanan bir perspektif üzerinden neoliberalizmi eleştirmiyorsa da, bazı makaleler piyasanın devlet eliyle düzenlenmesinin ötesini çağrıştıran vurgular içeriyor. Örneğin genel anlamda piyasa karşıtı olmadığı anlaşılan Ronaldo Munck'un makalesinde, "Piyasa eliyle yaratılan genel düzenin, dikkatlice düşünülmüş ya da mühendisliğe özgü bir şekilde incelikle tasarlanmış toplumsal örgütlenme biçimlerine göre etkinlik ve eşitlik açısından üstün olduğu söylenir. Polanyi'nin (...) ifade ettiği üzere, bir sistem, 'ekonominin toplumsal ilişkiler içine yerleşmesi yerine toplumsal ilişkilerin ekonomik sistem içine yerleşmesi' anlamına gelir -ya da daha yalın ifadeyle şöyle denilebilir: 'Piyasa ekonomisi ancak bir piyasa toplumunda işleyebilir'. Piyasa sürekli olarak kendi suretinden bir toplum yaratmaya çalışır." Bu eleştiri post-Keynesyen politikalara göre düzenlenen piyasalar söz konusu olunca geçersizleşiyor mu?

3. Kitapta neoliberalizme karşı verilen toplumsal mücadelelerin ve alternatif toplumsal projelerin bir çözümlemesi yapılmamakla beraber makalelerin çoğunluğu, neoliberalizme karşı bir alternatif yaratabilecek toplumsal aktörlere ve projelere vurgu yaparak sonlanıyor. Bu noktada da gözden kaçmaması gereken farklılıklar bulunduğunu görüyoruz. Örneğin Munck makalesinin sonuç bölümünü şu biçimde bağlıyor: "Neoliberalizme karşı ilerici bir siyasi alternatif oluşturmak isteyenlerin karşısındaki ana mesele, küresel bir demokrasi projesi oluşturmaktır. ... 'Toplumsal sol' olarak tanımlanabilecek sivil toplum içerisinde, katılımcı bütçeler ve yerel demokrasi kampanyalarından tutun da küresel toplumsal hareket sendikacılığına kadar pek çok alanda uygulanabilir alternatifler ortaya çıkıyor." Diğer yandan John Milios, AB'nin neoliberal hegemonyanın bir aracına "dönüştüğünü" anlattığı makalesini şu şekilde noktalıyor: "AB'nin demokrasi karşıtı, deflasyonist kurumsal yapısı ile siyasi gündeminin silbaştan yeniden yazılması taleplerinin gerisinde Avrupa karşıtlığı değil, neoliberalizm ve kapitalizm karşıtlığı bulunuyor: Yani toplumsal reformu, demokratikleşmeyi ve kapitalizmi devirerek yerine eşitlikçi ve insani bir toplumsal düzeni (yani komünizmi) geçirmeyi amaçlayan köklü bir değişim stratejisinin şekillenmesi." Toplumsal dönüşümün biçimi ve savunulan toplumsal projenin ne olduğu konusunda da bir açıklık olmadığını üzülerek anlıyoruz.

Belki bu kadar yüklenmeye gerek yok nihayetinde neoliberalizmi eleştiren, neoliberal ideolojiyi teşhir eden yazıları inceliyoruz. Ancak özellikle akademik camiada ve artık ondan pek de ayrıştırılamayan Batı solunda "muhalif" olarak kucaklanmak için ne ortak bir toplumsal dönüşüm projesine, ne toplumsal dönüşümün aktörü konusunda bir uzlaşmaya, ne de mevcut düzenin hangi kavramlarla çözümlenmesi gerektiğine ilişkin bir akıl ortaklığı sağlama koşulu aranmıyor. "Radikal" siyasal iktisat perspektifine sahip olmak yeterli şart... Bir süre sonra radikal siyasal iktisadın da Beşiktaş Çarşı'nın akıbetine uğramasından endişe etmemek elde değil.