Thursday, 12 January 2012 - 07:30

Tutuklu Gazete seçkisi


“Yazar kadrosu sürekli genişleyen” Tutuklu Gazete’nin ikinci sayısı 10 Ocak’ta yayımlandı. Aydınlık, BirGün, Evrensel ve Atılım tarafından ücretsiz ek olarak dağıtılan gazeteden bir seçkiyi bugün ve yarın soL okurlarıyla paylaşıyoruz.

“Yeni rejim” gazeteciliği

Barış Terkoğlu

Silivri 1 No’lu L Tipi Cezaevi
F-12 Koğuşu
İSTANBUL

Elinizde tuttuğunuz gazete Türkiye’de basın özgürlüğünün halini gösteren tarihi bir örnek. Hapishanedeki gazetecilerin sayısı birkaç gazete çıkarabilecek kadar çok. Buna rağmen hükümet üyeleri gazetecilik faaliyeti nedeniyle kimsenin tutuklu olmadığını söylüyor. Basın özgürlüğüne dair eleştirileri ise onlarca televizyonu, her gün bayilere ulaşan kalabalık gazeteleri hatta birkaç dilde yayın yapan TRT’yi göstererek yanıtlıyor.

Oysaki medya özgürlüğü söz konusu olduğunda asıl mesele yayınların sayısı değil, içeriğinin çeşitliliği ve yaşayabilme teminatıdır. Baskının tartışmasız var olduğu Nazi Almanya’sında sekiz buçuk milyon radyo alıcısı vardı. Medya devasa bir aygıt görüntüsündeydi. Mussolini döneminde İtalya Radyosu, BBC’den bile önce Arapça yayına başlamıştı. Ancak hem Nazi Almanya’sında hem Mussolini İtalya’sında medyanın içeriği tek renkteydi. Yeni ortaya çıkan bu rejimler basını nicelik olarak büyütürken, niteliğini yok etmişti.

Erdoğan’ın “Öteki”si
Baskı altındaki medya, sayısı ne kadar çok olursa olsun her bahçede istilacı otların bittiği bir medyadır. Özgür medyada ise çiçekler birbiriyle yarışır. Bugün Türkiye’de gazetelerin manşetlerinin birbirinin kopyası olacak kadar birbirine benzemesinin, neyin haber yapılmayacağı konusunda aynı refleksin gösterilmesinin en önemli sebebi kuşkusuz siyasi iktidarın basında gerçekleştirdiği operasyondur. O iktidarın kuruluş sürecine dair Başbakan’ın sözleri sanırım basına bakışını özetliyor: “Biz, muhtar bile olamaz diyen medya ile çarpışa çarpışa iktidara geldik.” Türkiye’de kurulan yeni rejimin kuşkusuz tek adamı olan Başbakan Erdoğan için basın, her daim karşısında şahsını yücelttiği bir öfke nesnesi. Karşıtı üzerinden kendi resmini çizdiği öteki… Erdoğan’ın ağzından duymaya alıştığımız “namert”, “ben bu zihniyetle savaşırım”, “bedelini ödeyecekler”, “bu gazeteleri evinize sokmayın” sözlerinin ardında kendisini eleştiren medyaya karşı açtığı savaşın izleri var.

Esasında Erdoğan’ın bu tek yanlı savaşı hayalindeki basının nasıl olduğunu görmemizi sağlıyor. O, gazeteciyi bir devlet memuru, kurduğu yeni rejimin silahşoru gibi görmek istiyor. Onun idealindeki medyanın iktidarla ilişkisi, otuzlu yılların Almanya’sından ya da İtalya’sından pek de farklı değil. Bu konuda o kadar ilerledi ki artık gazetelerin yayın yönetmenlerini toplayarak haberlerin nasıl verilmesi gerektiğini anlatıyor. Toplantıya çağrılan medya patronları ise kurallara uymayan basının aşil topuğunun ne olacağını gazetecilere gösteriyor. Katılan bazı yayın yönetmenleri de sansürün nasıl derinleştirilebileceğine dair değerli fikirlerini Başbakan’a sunarak hem meslektaşlarını jurnalliyorlar, hem de yeni rejimin medya düzenine nasıl uyum sağladıklarını Erdoğan’a ve patronlarına kanıtlıyorlar. Görüntü Rubens’in meşhur tablosunu hatırlatıyor. Yeni rejimin memur gazetecisi “Pero”, bütün değerlerini bir kenara bırakıp babası “Cimon” yaşasın diye onu sütüyle besliyor.

"Esasında Erdoğan’ın bu tek yanlı savaşı hayalindeki basının nasıl olduğunu görmemizi sağlıyor. O, gazeteciyi bir devlet memuru, kurduğu yeni rejimin silahşoru gibi görmek istiyor. Onun idealindeki medyanın iktidarla ilişkisi, otuzlu yılların Almanya’sından ya da İtalya’sından pek de farklı değil."

Kamu Mesleği Olarak Gazetecilik
15 Mart 1933’te iktidara gelen Hitler, 4 Ekim 1933’te basın kanununu çıkarmıştı. Kanuna göre gazetecilik artık bir “kamu mesleği” idi. Gazeteciler de devlet memuru. Yasanın 14. maddesi tüm editörlerden gazetelerini “kamuyu yanlış yönlendirecek; kamusal hedefler yerine bireysel/bencil hedefler koyacak; Almanya’yı, Alman halkının ortak iradesini, Alman savunmasını, ekonomisini ya da kültürü zayıflatacak” her tür yaklaşımdan uzak tutmasını istiyordu. (Paul Foot, Silencing The Nazi Threat). Her sabah yazı işleri müdürleri Halkı Bilgilendirme ve Propaganda Bakanlığı’ndaki Gözetim ve Talimat Merkezi’nde toplanıyor, Propaganda Bakanlığı’nın önerileriyle gazetelerini hazırlamaya başlıyorlardı. Hitler’in kurduğu yeni rejimin basını böyleydi.
Mussolini de farklı değildi. İtalyan basınının ne kadar özgür olduğunu şöyle tarif ediyordu: “Gazetecilik özgürdür çünkü tek bir davaya, tek bir rejime hizmet eder. (Carl T. Shmidt, The Corporate State in Action). Gazetecilerin tümü bir disiplin organı sayılabilecek “Ordinei dei Giornalisti” üyesi olmak zorundaydı. Yeni rejim bu derneğe üye olmayanları “gazeteci” kabul etmiyordu.

Başbakan Erdoğan’ın bakışında da bu rejim gazeteciliğinin izlerini görmek mümkün. Başbakan’a göre de basın özgürdür. Yeter ki yolsuzlukları, dış politika başarısızlıklarını, hükümet üyelerinin mal varlığını, sınavlardaki şaibeleri, hatta Erdoğan’ın hastalığını haber yapmasın. Erdoğan, YGS’deki şifre skandalını yazan Abbas Güçlü’ye “bedelini çok ağır ödeyecek” dememiş miydi? AKP’nin dış politikasını eleştiren Cüneyt Ülsever için “hain” ifadesini kullanmamış mıydı? Hava kirliliğini haber yapan gazetenin patronuna “ya gazeteni kapatacaksın ya da yalan yazmayacaksın”, ekonomik sisteme dair endişelerini medya kuruluşlarının sahiplerine “herkes fikrini söylemekte serbesttir. Tabii serbest, söyle, doğru. Ama o insanlara da kalemleri teslim edenler der ki ‘kusura bakma kardeşim bizim dükkânda sana yer yok’. Çünkü herkes vitrinine layık olanını koyar. Çünkü her zamankinden daha çok birliğe, beraberliğe ihtiyacımız var” diyen Erdoğan’ın sözlerinde de hayalindeki rejim gazeteciliğinin izlerini görmek mümkün.

Başbakan’ın danışmanları Erdoğan’ın İsrail politikasını eleştiren Tülin Daloğlu’nun üzerine “İsrailli gazeteciler başbakanlarını senin gibi eleştirmiyor” diyerek gitmişti. İdeal gazeteci kendi hükümeti ile aynı formayı giymiş bir oyuncudan başkası değildi. Sırtına formasını geçirip kâh Suriye’yle kâh Libya’yla kâh İsrail’le savaşmalıydı.

Sansürcü Ne İster?
Ortaçağın sorunsallarından biridir. Engizisyon sansürüne rağmen cinsel anlatımı güçlü eserler nasıl yaşadı? Bu dönemin sansür politikasına ilişkin yazılanlar sorunun yanıtını veriyor. Örneğin modern romanın başlangıcı sayılabilecek Decameron’u eline alan mahkeme, müstehcen sayılan kısımları değil; azizlerin ve rahiplerin isimlerini, bir sorgucunun ikiyüzlülüğünü anlatan bölümü makaslamıştı. Mahkemenin Bocaccio’nun eserine ilişkin en büyük kaygısı bizzat kendisinin eleştirilmesiydi. Rabelais’in Gargantua ve Pantagruel gibi eserleri müstehcenliğinden dolayı değil, Kilise’ye yönelttiği eleştirilerden dolayı yasak listesindeydi. Dante’nin “Monarşi Üzerine” incelemesi Papa’ya karşı İmparator’u övdüğü için kilisenin yasak listesine girmişti (Medyanın Toplumsal Tarihi, Asa Briggs/Peter Burke). Kısacası sansürcüyü asıl kaygılandıran ifadenin biçimi değil, kurulu düzenin tehdit edilmesiydi. Onun derdinin cinsellikle ya da bilimle doğrudan ilgisi yoktu. Galileo’yu mahkemeye çıkaran basit bir bilim tartışması değildi. Ortaçağın dua edenlerinin, Galileo’nun tezleriyle iktidarlarının sallanacağına ilişkin korkularıydı. Ortaçağ’dan bu yana sansürcünün, yasakçının kafası değişmedi. O makasını hep kendi iktidarının zayıflığına vurdu. Yasakladığı eserlerde kendi sonunu gördü. Yazardan da hep kendi düzenini ebedi kılacak satırlar yazmasını bekledi. Kendi rejiminin övgücüsünü yaratmayı istedi. Yazara şekil verirken halkına da şekil vereceğine inandı.

Bizim tarihimizin sansürcüleri ve yasakçıları da farklı değil. Londra Kraliyet Derneği’nin ilk başkanı Henry Oldenburg, matbaanın yokluğu ile despotizm arasında bir ilişki olduğunu düşünüyor, 1659 yılında Osmanlı padişahı için şöyle söylüyordu: “Büyük Türk, tebaalarına gelince bir bilgi düşmanı kesilir, çünkü o cahilliğinden yararlanabileceği bir halkı olmasını yararına görür.” Oldenburg’un söz ettiği “Büyük Türk”, tarih içinde kimi zaman Abdülhamid istibdadıyla, kimi zaman Erdoğan’ın basın politikalarıyla parmağını gözümüze soktu.

Abdülhamid, iktidarının bekasını basını sansürlemekte ve gazeteleri kapatmakta gördü. Yetmedi bir ihya rejimi yarattı. Saadet, Tercüman-ı Ahval, Levant Herald gibi gazetelere devletin kesesini açtı. Dönemin Paris Büyükelçisi Salih Münir Paşa, Fransız Basını’nın dahi rahatsız edici haberler yazmaması için nasıl ödeneğe bağlandığını “30 gazetenin ayda 5000 franklık ödenekle tamamen ele alınmalarını sağlamış durumdayım” sözleriyle anlatıyordu (Hıfzı Topuz, Türk Basın Tarihi). İhya edilen basın, bozuk rejimi yüceltti, otokrasiyi övdü, yolsuzlukları gizledi. Erdoğan ise o günlerden devraldığı mirası yeni usullerle sürdürdü. Vergi memurları, ağır ceza savcıları, devlet ihaleleri, kapı ardındaki tehditler yeni bir gazeteci türünün gelişimini sağladı. İşsiz kalan, tutuklanan gazeteciler kalanlara ibret oldu. Kimi korkarak, kimi evrim teorisindeki gibi koşullara uyum sağlayarak dönüştü. “Yeni Türkiye”nin, “yeni rejim”ini selamlayan, hükümetin ses telleriyle konuşan bir tür rejim gazetecisi idealleştirildi. “Kriz Mriz Yok Yola Devam” gibi okuyanı bile utandıran manşetlerle iktidara biat eden bu gazetecilik halen basınımıza hâkim rengini veriyor.

Elinizde tuttuğunuz gazete, her şeye rağmen bu tür gazeteciliğin reddine gönüllü olanların yaşadığını ispatlıyor. Tarih gösteriyor ki yazarın ısrarı sürdükçe her karanlık tünelin sonunun gelmesi kaçınılmaz. Nazi Propaganda Bakanı Goebbels “basının bugünkü tekdüzeliği hükümetin aldığı önlemler sonucu değildir, bizim istediğimiz bu değildi…” dediğinde baskıcı rejimin çöküşüne çok az kalmıştı.
karikatur1_vizgelir_2.jpg
Gazeteciler İçeride Gazeteler Yasaklı
Baha Okar

Tekirdağ 1 No’lu F Tipi Cezaevi
C-84 Koğuşu
TEKİRDAĞ

Tutuklu Gazete’nin yeni bir sayısının daha çıkıyor olması sevindirici. Gazetecilerin bizzat gözlediklerine veya tecrübe ettiklerine dayanarak içeriden bildirmelerine bir olanak da doğmuş oluyor böylelikle.

Şu devletin işine akıl sır ermiyor doğrusu. Gazeteciler içeride, ama ne hikmetse gazeteleri içeri bırakmıyor.

Burada takip ettiğimiz Birgün gazetesinin her ay birkaç sayısı alıkonuyor, verilmiyor bize. Aynı şey sık sık Gündem gazetesinin de başına geliyor. Haftalık ve aylık sosyalist basının da… Bazen de günlük bir gazeteyi birkaç gün sonra veriyorlar.

Engelleme kararını resmi bir kararla bildiriyorlar. Elimdeki örneklerden birinden aynen aktarayım: “5275 sayılı Ceza İnfaz Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanunun 62. maddesinin 3. bendinde belirtilen ‘kurum güvenliğini tehlikeye düşüren veya müstehcen haber, yazı, fotoğraf ve yorumları kapsayan hiçbir yayının hükümlüye verilmeyeceği’ belirtildiğinden…”

Bu karar Birgün gazetesinin bir sayısıyla ilgiliydi. Birgün’ü de sözünü ettiğim diğer gazeteleri de biliyorsunuz. Bizim gazetelerde müstehcen bir şey olmaz. Demek ki mesele kurum güvenliği… Gazeteler çoğunlukla bu gerekçe ile engelleniyor. Azadiya Welat gibi Kürtçe olduğu için sistematik olarak geciktirilen, engellenen yayınlar da var.

Peki, bu gazeteler ne yayımlıyor da kurum güvenliği tehlikeye düşüyor? Cezaevi krokileri mi, firar yolları mı, tükenmez kalemden tabanca yapmak gibi Zihni Sinir projeleri mi? Tabii ki hiçbiri… Engellemeye konu olan haberlerin tümü cezaevlerindeki hak gasplarıyla, keyfi uygulamalarla ilgili.

Bunların duyulmasını engellemek, cezaevleri gerçeğini gözlerden gizleyip F tiplerini beş yıldızlı otelmiş gibi pazarlamak bir devlet politikası. Bunun çok örneğini biliyoruz. Daha geçenlerde çeşitli cezaevlerinden tutsakların gazetecilere gönderdiği onlarca mektubun cezaevi idarelerince engellendiği ortaya çıkmıştı. İlginç olan şu ki, bu haberi yapan gazeteyi de yasaklayıp bize vermediler.

Engelleme gerekçeleri bu haberlerin “asılsız” olduğu, “kurum görevlilerini hedef gösterdiği” iddiasına dayanıyor. Ancak şu dikkat çekici: Bu haberlerle ilgili dışarıda herhangi bir işlem yapılmıyor. Asılsızsa, seni hedef gösteriyorsa şikâyetçi ol, dava aç; öyle değil mi? Böylece habere konu olan uygulamalar, hak gaspları asılsız mı gerçek mi soruşturulsun. Ama yapmıyorlar. Belli ki gürültü, patırtı çıksın istemiyorlar. Dışarıda serbestçe basılan, bayilerde satılan bir gazete, cezaevine gelince yasak… Dışarıda serbestçe okunan bir haber burada yasak… Ayrı bir F Tipi cumhuriyeti var burada sanki.

"Peki, bu gazeteler ne yayımlıyor da kurum güvenliği tehlikeye düşüyor? Cezaevi krokileri mi, firar yolları mı, tükenmez kalemden tabanca yapmak gibi Zihni Sinir projeleri mi? Tabii ki hiçbiri… Engellemeye konu olan haberlerin tümü cezaevlerindeki hak gasplarıyla, keyfi uygulamalarla ilgili."

İyi de cezaevleri ile ilgili bir haberi bizden niye gizliyorlar ki? Biz içeridekiler bunları zaten biliyor, benzerlerini yaşıyor, duyuyor değil miyiz?
Aslında burada alttan alta tecridin daha incelikli bir mekanizması işliyor. F tiplerinin ve bugünün “cezalandırma ve ıslah” anlayışının temelinde tecrit var. Bu sadece tutsağı tek başına bırakmaktan, diğer tutsaklarla iletişimini koparıp sosyal bakımdan kötürümleştirmekten ibaret değil.

Dışarıyla oluşacak düşünsel ve duygusal bağı olabilecek en aza indirmek de tecridin amaçlarından. “Yalnızsın, çaresizsin. Seni bir kuyuya attım. Artık anan, baban, eşin varsa üç beş dostundan başka kimse seni umursamıyor” düşüncesinin her vesileyle mahpusun kafasına işlenmesi tecridin temel bir öğesi. Devlet bunun için, nasıl bir yandan cezaevlerinde olan bitenin kamuoyundan gizlenmesi için elinden geleni yapıyorsa, bir yandan da “cezaevleri sorunu” diye bir sorunun dışarıda olabildiği kadarıyla gündeme geldiğini, konuşulduğunu içeridekilerden saklamaya çalışıyor. Cezaevi haberlerinin olduğu gazetelerin engellenmesi bu yüzden... Çünkü burada, gazetelerde gördüğümüz tedavisi engellenen, şiddete uğrayan, hakları gasp edilmiş tutsaklarla ilgili haber, bize aynı zamanda sesimizi onbinlere ulaştırabildiğimizi söylüyor. Tecridin yalnızlaştırma, her daim çaresiz ve güvencesiz hissettirme amacında bir gedik de böylece açılıyor.

Şimdi anlaşıldı bu haberlerin kurum güvenliğini nasıl tehlikeye düşürdüğü. Bu kurumlar insani olan her şeye o kadar tezat ki, tecridi kıran en küçük insani bağ bile güvenliklerini tehdit ediyor.

Cezaevleri bu ülkede hiçbir zaman marjinal bir olgu değildi. Şimdilerdeyse ülkenin en ağır gerçeklerinden biri durumunda... Adalet Bakanlığı’na göre 127 bin tutuklu ve hükümlü var. Cezaevlerinin kapasitesi yetmiyor, yenileri TOKİ’ye sipariş edilmiş durumda. Keyfi tutuklamalar muhalifleri etkisizleştirmenin, cezalandırmanın olağan bir aracı haline geldi. Siyasi tutsakların sayısı katlanarak artıyor. Gazetecilik görünmeyen, gözden ırak tutulan gerçeğe objektif çevirmekse, işte cezaevleri burada...

Ancak bu soruna eğilen, tutsakların derdiyle dertlenme duyarlılığı gösteren gazeteciler, bu haberlere yer veren gazeteler o kadar az ki…
1970’lerde bir grup Fransız aydını Hapishaneler Üzerine Çalışma Grubu’nu oluşturmuşlar. Cezaevlerinden gelen bilgilerle hazırladıkları basın bültenleriyle, yaptıkları basın toplantılarıyla mahkûmların sorunlarının haber olmasını sağlamışlar. Bu çabaların, o güne kadar yasak olan günlük gazetelerin ve radyonun cezaevlerine alınmasını sağlamak gibi hakların elde edilmesine büyük katkısı olmuş. Dışarıyla kurulan bu bağ tutsakların hakları için ortak hareketlerini cesaretlendirmiş.

Belki bizde de böyle girişimin vaktidir. Başlangıç olarak, tutsaklardan gelen haberleri aktaracak, cezaevleri ve tecritle ilgili araştırmalar yayımlayacak, yazılı basına servis edeceği bültenler hazırlayacak bir internet sitesi niye olmasın?

karikatur2_vizgelir_2.jpg

Neye dokunmazsak yanmayız?
Otosansürcüye tüyolar

Doğan Yurdakul

Silivri 2 No’lu L Tipi Cezaevi
B-9 Üst Koğuş
İSTANBUL

Efendim, bizim matbuatımızdan öğrenmek pek mümkün olmuyor ama, “global Ergenekon”un karanlık mahfilerinden ve Batı’nın münafık basınından duyduğumuza göre ülkemiz medyasında otosansür uygulanmaktaymış. Rivayet doğruysa medya yönetimlerinin bu işle görevlendirdiği kişilere belki bir yararım dokunur diye önce “geçmişe yolculuk” yapıp, sonra bugüne bir otosansür uygulama kılavuzu çıkarmak istedim.

Abdülhamit sansürü döneminde yasakların sınırı jurnalcilerin insafına kalmıştı; “yıldız”, “burun”, “hürriyet” gibi sözcük ve kavramları kullananlar zindanı veya sürgünü boylayınca geride kalanlar nelere dokunmayacaklarını öğrenmiş oluyorlardı.

Demokrat Parti’nin son dönemlerinde gazetelerin birinci sayfalarında birçok haberin yerinde beyaz boşluklar olurdu. Ortaokul öğrencisiydim ve babama sormuştum, “sansür” demişti, o sözcükle o zaman tanışmıştım. Gazeteci amcalar herhalde neyin yasak olduğunu bilmiyorlardı ki, haberlerinin, yazılarının yerleri boş kalıyordu. Ama benim o yaşta meraklısı olduğum spor sayfalarına henüz dokunulmuyordu.

27 Mayıs’tan sonra bazı yasaklar kalktı, bazıları devam etti. Örneğin yeni Anayasa için dar bir kadro ile yapılan bir toplantıda gazeteci İlhami Soysal “sosyalist” olduğunu söyleyince üst rütbeli subaylardan biri “estağfurullah” demişti! Sonraki yıllarda sosyalizm kelimesinin kelepçesi biraz gevşetildi ama “komünizm” her zaman yasaktı. İhtilal sözcüğü 27 Mayıs’ı nitelemek için kullanılabiliyordu ama işçi sınıfıyla yan yana getirilmesi zinhar yasaktı.
Toprak devriminden, sosyalist devrimden söz etmek anarşistlikti.

12 Mart döneminde devlet otosansürcüye hizmet sundu. Bazı konulara dokunulamayacağı zaten sıkıyönetim bildirileriyle açıklanıyordu. Bunların dışında hangi konulara dokunulamayacağını öğrenmek isteyenler ise Sıkıyönetim Komutanlıklarına kadar gidip bilgi alıyorlardı. O dönem Yeni Ortam gazetesinde yazan Mustafa Ekmekçi “mişli geçmiş” kullandığı bir üslup icat etmişti ve söylenti formunda yazarak yasaklar labirentinde slalom yapabilmişti. İki darbe arası diğer yasaklarla birlikte “Kürt” kelimesinin telaffuz edilmesi de riskliydi. İçinde Kürt sözcüğünün geçtiği her yazıma dava açılmasından bıkınca bir deneme yaptım, içinde “kükürt, kürdîlihicazkâr, kürtaj” gibi birçok kelime geçen bir yazı yazıp bakalım kaç kere asacaklar diye bekledim. Bir kere astılar! TCK eski 125. maddeden idam isteğiyle tutuksuz yargılandım, birkaç yıl sonra beraat ettim. 12 Eylül döneminde Sıkıyönetim Komutanlıkları otosansürcüleri aynı hizmeti vermeyi sürdürdüler. Size sakıncalı gibi görünen haberleri ‘yayımlayalım mı’ diye onlara gidip sorabiliyordunuz.

Yasalarda yer almayan “suçlara” dikkat
Bugüne gelecek olursak, henüz böyle bir kamu hizmeti ihdas edilmediğinden otosansürcünün maalesef o şansı yok. Gerçi devlet büyükleri zaman zaman medya büyüklerini toplayıp hangi konulara dokunmamalarının haklarında hayırlı olacağına dair bilgilendirme yapıyorlar. Ama bu da yetersiz kalıyor tabii, medya dediğin 24 saat haberle uğraşır, hangi olayı görecek, hangisini görmeyecek?

"İcat edilmiş suçlara başka bir örnek, “Mısır’da yaşanan olaylar örnek gösterilerek ülkemizde de halkın sokağa dökülmesini teşvik eden haberler yapma” suçudur (iddianame, s.15, 68, 112). Bu “suçla” ilgili olarak özellikle liberal yazarları önemle uyarıyorum, “Arap baharı Türk sonbaharı mı?” falan gibi şeyler yazarken aman dikkat!"

O nedenle ben otosansürle uğraşan arkadaşlara Odatv iddianamesinden birkaç ipucu vermek isterim. Siz yasaları falan boş verin, bizim davada “terör suçu” sayılan birkaç örneği görün de ona göre hareket edin.

Bu yeni türde “suçlardan” biri “siyaset dünyasına yön verme” “suçudur” (iddianame sayfa 22). Kapalı bulduysanız açayım, iktidar partisine karşı haber ve yorumlarınız istendiği an “AKP’ye karşı dezenformasyon faaliyeti” sayılarak “terör suçu” kapsamına girebilir. Üstelik bu suçun “bu kapsamda yoğun çalışma yürütme” ve “toplum mühendisliği yapma” gibi ağırlaştırıcı nedenleri de vardır (aynı sayfa). Örnek isterseniz, benim 17 Ağustos 2008’de yazdığım “Demek Rüşvetin De Belgesi Olurmuş” başlıklı bir yazım “suç delili” olarak 26 Ağustos 2011 tarihli iddianamenin ek 15. klasörünün 392. sayfasında alınmıştır. Konu, sonucu herkes tarafından bilinen Şaban Dişli olayıdır. Tahminimce, başlıktaki “rüşvet” sözcüğü radara yakalanmış olmalıdır!

İcat edilmiş suçlara başka bir örnek, “Mısır’da yaşanan olaylar örnek gösterilerek ülkemizde de halkın sokağa dökülmesini teşvik eden haberler yapma” suçudur (iddianame, s.15, 68, 112). Bu “suçla” ilgili olarak özellikle liberal yazarları önemle uyarıyorum, “Arap baharı Türk sonbaharı mı?” falan gibi şeyler yazarken aman dikkat!

Başka bir örnek ise “Ergenekon davasını itibarsızlaşma ve kamuoyundaki etkinliğini azaltma” suçudur. Sabahları Odatv’de MSN yoluyla yaptığımız haber toplantılarından birinde “Ergenekon savcıları Mehmet Ağar’ı neden sorgulamıyor” denmesi zehir hafiyeler tarafından yakalanmış ve derhal bu “suça” delil gösterilmiştir (iddianame, s.76, 112 ve 121). Otosansürcüleri uyarıyorum, özellikle Mehmet Eymür’ün sorgusundan sonra bu soru sıkça sorulmaya başlanmıştır, muhabir ve yazarlarınızın kulaklarını çekmenizi öneririm.

Ben şu Silivri’de yattığım yerden bile bazı sakıncalı sözcüklerin otosansür süzgecinden kaçırılabildiğini görüyorum, sizler uyuyorsunuz. Nedir o canım sayfalarda, ekranlarda bir sürü uygunsuz sözcük: “Yolsuzluk, rüşvet, sınav şifresi, telekulak, Pensilvanya, fener, deniz, yumurta, ıslık, Hopa tıraşı, poşu, sindirim sistemi, kolon, rektum, vaiz, Muhteşem Yüzyıl, Hürrem”, falan?

Ben size sadece Odatv iddianamesinden bir-iki örnek verdim. Siz siz olun bütün siyasi davaların iddianamelerini tarayıp dokunanı yakan konuların ve sözcüklerin listesini yapın ve yazı işlerinin duvarına asın. Şike davasının iddianamesi ise, tam metin el kitabı olarak spor servisi masalarının üstünde durmalı. Sonra demedi demeyin!


Hukuk

Erol Zavar

Sincan 1 No’lu F Tipi Cezaevi
A5-13 Koğuşu
ANKARA

Hukuksuzluğu artık ayyuka çıkan ve bunu kaba güçle olsun sürdürebilen ancak eleştirileri susturamayan siyasi iktidar, eleştiriler karşısında demagojik söylemler kullanmaktan da vazgeçmiyor. AB müzakerelerinden sorumlu Bakan Egemen Bağış, “Türkiye’de sadece gazetecilik yaptığı için tutuklu olan tek bir kişi bile yok” dedi. Sonra da gazetecilerin suçlu olduğunu kanıtlamak için, “bir dergiye yapılan baskında, başbakan ve eşinin yatak odası konuşmalarının kaydı bulundu, gizlice kaydedilmiş” diye ekledi. Durum vahim yani... O halde atın hapse gazetecileri; zaten onlar sadece gazeteci değil, hatta asıl olarak gazeteci değil; militan, terörist vb. vb. Artık sizin için hangisi hapse gazeteci attırmak için ikna ediciyse… Postmodern gerekçe bol; seç beğen al!!

Burjuva politikacılığının şantaj politikacılığı olduğu bir dönemde başbakanın yatak odası da, oturma odası da dinlenecek, gözlenecek ve kaydedilecektir. “Men Dakka dukka!” (*) Rakip partinin liderlerinden milletvekillerine, tek tek savcı ve hâkimlerden kurum yöneticilerine dek, tüm rakip ve muhaliflerin her hareketini izleyip kaydedersen, seni de izleyip kaydederler. Bu işi paparazzilerle meşrulaştırdınız. Baykal’ın gizlice çekilen görüntüleri için “özel hayat değil buuu!” diye bağırıp bu işin getirdiği ranttan memnun memnun el ovuşturan bizzat Başbakan değil miydi? Sokakları kameralarla donatıp bütün halkı saniye saniye izleyen bu iktidar değil mi? Bu işin oturma odası, yatak odası yok. İzleme bir kez başladı mı, bırakın odasını yatağın içine dek gider. Demek ki suçlu olan, şimdi başbakanın yatak odasını dinlemişler diye suçtan yakınanın partisi ve kendisiymiş. Haksızlık artık şirretliğe dönüşmüş; herkese yaptıkları şantaj, kendilerine dönünce ciyaklıyorlar. Hitler’in Nazi ordusuna benziyorlar. Direniş görmeden ilerlemeye alışkın Nazi ordusu Sovyetler’de çakılıp ilerleyemez olunca; “gözü dönmüş Ruslar bir tümen askerimizi öldürdüler” diye bağırır olmuş; Almanya’yı, askerleri öldüren “barbar kızıllar” hikâyeleri kaplamaya başlamıştı… Oraya gelene dek milyona yakın komünisti, Yahudi’yi, çoluk çocuk demeden, işgal yerlerinde sivil halkı kiliselere kapatıp yakarak, gaz odalarında zehirleyerek, 70 bin Yahudi’yi Ukrayna’da Babi Yar uçurumuna atarak katledenler sanki kendileri değilmiş gibi…

Varsayalım, denilen konuşma kayıtları bir dergide bulunmuş olsun; sonuçta bunlar gazeteci… Bir sürü belge, bilgi, bulgu gönderen oluyordur. Belki daha bakmamışlardır bile. Yani nasıl ki, hükümet-savcılık servisi kayıtlar gönderiliyorsa yandaş basına, bunlar da dışarıdan gönderilmiş olabilir. Bu durumda konuşma kayıtları bulunması suç teşkil etmez. Kayıtları yapanlar onlarsa, bu suçtur ya da özel hayata dair kayıtları yayımlarlarsa.
Oysa bu ülkede bizzat Egemen Bağış’ın mensubu olduğu hükümetin gözetiminde özel hayat ayaklar altına alınıyor. Savcılar, KCK’den Devrimci Karargâh davasına dek bütün davalarda kişilerin özel hayatlarına dair konuşma kayıtlarını hükümet şakşakçısı gazetelere servis ediyor ve bu gazeteler de bunları basmıyor mu? Nerede Egemen Bağış’ın duyarlılığı? Yoksa Başbakan ve AKP’liler dışında herkesin öze hayatına tasallut etmek hukuka uygun mu?

Hukuk tükenmiştir. Bunu yalnızca AKP yönetimine bağlamak yanıltıcı olur. Şu an mevcut hükümet o olsa da, kapitalizmin içsel dönüşümünün sonucudur bu. Sistem sıkıştıkça hukuku orasından burasından kırpmış, yönetim krizini hafifleterek sürdürülebilir hale getirmiş, gelinen aşamada ise bırakın hukuku, hukuka aykırılığı aleni olan yasalarla dahi yönetemez olduğundan hukuku tamamen rafa kaldırmıştır. Son darbeyi vurma işi AKP’ye düşmüştür. AKP diğer düzen partilerinin basit bir devamından, benzerinden başka bir şey değildir. Onda nevi şahsına münhasır olan tek şey, bir toplu iğne kazanabilmek uğruna bütün ülkeyi satmakta beis görmeyen açlık hissidir. Öyle ki, bu yüzden, gerilemekte olan güce, ABD’ye kaderini bağlamış, onun adına Ortadoğu’da komşularına savaş açmayı bile göze almıştır. Hukuku bu kadar hevesle yok etmesinin nedeni de, sonsuz iktidar düşüne gömülmesindendir.

Burjuvazi demokratik siyasal alandan gelen mücadeleyle baş edemez haldedir. Bu yüzden sisteme dönük en küçük eleştiri ya da demokratik tepki ve eylem karşısında diktatörlüklere özgü bir panik gösteriyor. Demokratik mücadeleye karşı herhangi bir donanımı yok devletin. Açılan davalarda ortaya konulan deliller ve argümanlar artık saçmalığı komedi düzeyine çıkarıyor. Bu komediyi gördükleri için, savcılar, dosyalara gizlilik kararı koyuyorlar. Tutuklamalara haklılık kazandırmak için, gizlilik kararı olan bu dosyalarda yer alanlar süslenip yorumlanarak, çarşaf çarşaf yayımlanıyor hükümete yakın gazetelerde. Bu da yetmeyince kimi gazetelerde diyelim KCK’nın antidemokratikliği, siyaseti belirlediği (siyasal parti yasası, seçim kanunları, seçim barajı, valilerin atanması vb. onlarca şeyle siyaset burjuva devlet tarafından belirlenmiyormuş gibi...) vb. yazılarla tutuklamalara meşruluk alanı yaratılmaya çalışılıyor. Devlet tutuklama yaparken bile savunmada… Öyle ki yandaş gazetelerde, tutuklanan insanların etnik kimliği, ilişkileri, yakınlarının kimlerle evli oldukları, geçmişleri didikleniyor ve en pespaye ırkçı, gerici, ayrımcı yorumlarla yayımlanıyor.

"Sistem sıkıştıkça hukuku orasından burasından kırpmış, yönetim krizini hafifleterek sürdürülebilir hale getirmiş, gelinen aşamada ise bırakın hukuku, hukuka aykırılığı aleni olan yasalarla dahi yönetemez olduğundan hukuku tamamen rafa kaldırmıştır. Son darbeyi vurma işi AKP’ye düşmüştür."

Uzun tutukluluk süreleri, gizlilik kararları, gizli tanık uygulamaları, gazetelerde kara çalmalar… Yani devlet demokratik mücadeleye nasıl karşılık vereceğini bilemiyor. Bildiği tek yöntem olan öldür, tutukla, korkut, sindir yöntemini uyguluyor. Cihan Kırmızıgül davasına, Hopa davasına, KCK, Devrimci Karargâh davalarına, son dönemde Odak dergisi çalışanlarına yönelik tutuklamalara bakın… Önce bir umacı, bir terör örgütü heyulası oluşturuluyor, sonra da demokratik-siyasal mücadele veren herkes ilgisiz bir sürü gerekçeyle tutuklanıyor, terör örgütü üyesi sayılıyor. Bandrollü yasal kitaplar, dergiler, kapüşonlu gocuk, poşu, plastik bayrak sopası, bayrak, tef, zil ve daha onlarca şey delil diye dosyalara konuluyor. Silahsız terör örgütü gibi absürt bir tanım yasal literatüre sokuluyor. Tutuklanana, tutuklanma gerekçesini söylememeyi yasasına almış bir devlet bu… Devlet, demokratik mücadeleyi, hak taleplerini terörize ederek yok etmek yoluna gidiyor. Çünkü yaşam kuracak iradesi tükenmiş halde. En iyi bildiği işi yapıyor, terör uyguluyor. Burjuvazi artık nüfuz ettiği hiçbir alanda güvende hissedemiyor kendini.

Başa dönersek… Tüm bu uygulamalarla “Türkiye’de sadece gazetecilik yaptığı için tutuklu olan tek bir kişi bile yok” elbette Bakanın dediği gibi... Yani tutuklu gazeteci yok... Onlar gazeteci değil, militan… Şu an elinizde tuttuğunuz gazete mi? Ne için tutuklu olduğunu o da bilmiyor ama sadece gazete olduğu için tutuklu değil?!! Tek “bildiğimiz” bu. (8 Aralık 2011)

(*) “Eden bulur”


Hepimiz “terörist gazeteci” olmalıyız

Musa Kurt

Sincan 1 No’lu F Tipi Cezaevi
B2-3-57 Koğuşu
ANKARA

Sincan hapishanesi hücrelerinden selam ve sevgilerimi gönderiyorum.

İlk TUTUKLU GAZETE tecrübesi ile ilgili sizleri tebrik ediyorum. İkinci sayısına da katkıda bulunmak istedim.

Gazeteciler tutuklu… Ve sayıları her geçen gün artıyor… Ülkemizi dikensiz gül bahçesi gibi görmek isteyenler yeni hapishaneler inşa ederken bizim hiç de masum olmadığımızı fetva ediyorlar… Bombalarla, silahlarla, illegal örgütlerle ilişkiliymişiz…

Çok sık duyuyoruz bu sözleri değil mi? Van’da ölüm kalım savaşı veren, açlıkla boğuşan halk, ölümlere-acılarına tepki gösterdi diye terörist ilan edildi.
Gaz bombalarıyla, coplarla “gereken yapıldı”, “bizi eleştirirsiniz ha…” dendi!

11 ay sonra neyle suçlandığımızı ancak öğrenebildik. Yeni belli olan iddianamede diyor ki...

TEKEL işçilerinin eylemine katıldı. Suç!

Parasız eğitim isteyen öğrencilerin eylemine katıldı. Suç!

Sendikalaştığı için işinden atılan Türkan Albayrak’ın dayanışma eylemine katıldı. Suç!

Demokratik hak talebinde bulunmak suç… Kaldı ki, ben bu eylemlere gazeteci olarak katıldım. Haberleştirdim. İşte, o zaman daha büyük suç! Doğruyu yazmak, sorgulamak “terör eylemi yapmak” olarak gösteriliyor.

Gazeteciler terörist, işçi terörist, köylü terörist, öğrenci terörist… Uzayıp gidiyor. Karşı mı çıktın, ezilenin-mazlumun yanında mı yer aldın? Mesleğin ne olursa olsun hedefe konulursun!.. Ya bizdensin ya da…

İşten kovmalar, tehditler, tutuklamalarla; sorgulayan, gerçeği arayan ve bulduğu gerçeği halka ulaştırmaya bir onur sorunu olarak bakan gazeteciler “yeniden eğitilmek” isteniyor.

Öyle ya, Tayyip Erdoğan’ın şovlarını alkışlamalı gazeteci, Ortadoğu’da sefere çıkan “dünya lideri”ne övgüler yağdırmalı. Ya da memlekete demokrasi geliyor, bütün çeteler tasfiye ediliyor diye alkış tutmalı. Her gün Kürt halkını hedef göstermeli. “Teröristler”in tutuklanmasını haklı göstermeli.
Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da bombalardan önce yalan haberler yağdırıldı halkların üzerine. Gazeteci psikolojik savaşın bir neferi olmalı!

Efendide olur da, uşaklarında olmaz mı? Ne de olsa AB’den, ABD’den ithal ettikleri “ileri demokrasi”leri var.

“İleri demokrasi”nin kurmayından brifing almaya gider medya patronları... Sonra başlıkları; “Obama’nın Tayyip Erdoğan’ı yılda bilmem kaç kez telefonla aradığına” dair dev puntolar süsler!

Oysa ki; bu ülkenin tarihinde Hasan Tahsinler’den Sabahattin Aliler’e, Rıfat Ilgazlar’dan, Engin Çeberler’e uzanan bir basın geleneği de var. Ve dayatılan bu iki gelenekten birini seçmektir.

Kuşkusuz gazete patronlarıyla basın emekçilerini bir tutmuyoruz. Ancak “patronunun sesi” gazetecilik mi, halkın sesi gazetecilik mi çatışması bir gerçektir.

Van’da on binlerce insan bilinçli olarak sürgün edilirken, Dersim operasyonlarla, barajlarla boşaltılmaya çalışılırken iktidarın “Dersim Özrü”nü sorgusuz sualsiz tarihsel akış olarak değerlendiren yazarlarımız var ki, iktidarın başka bir saldırısında hedef olmaları da mümkün…
Tarihsel olarak şekillenen vicdan kriterlerinin, gerçeklere sadık kalmak ve halka doğruları ulaştırmanın sorumluluğunun yerini; “akreditasyon” kriterleri ve patrona olan sorumluluklar almışsa oturup kara kara düşünülmeli.

Bakın artık gazete manşetlerini dahi polis arttırıyor. ANF’nin “polis haberi yaptı, gazeteciler KCK operasyonlarını böyle yazacak” başlıklı haberinden bir gün sonra gazetelerin sayfalarını bu haberler süslüyor…

Doğru haber almak bir haksa -ki haktır- gazeteciler de haberi tüm gerçekliğiyle verme sorumluluğu taşımalılar. Sorgulayıcı, halkın sesi gazeteciliğin, meslek onurunun gereğidir bu.

"Kuşkusuz gazete patronlarıyla basın emekçilerini bir tutmuyoruz. Ancak “patronunun sesi” gazetecilik mi, halkın sesi gazetecilik mi çatışması bir gerçektir."

Çok duymuşsunuzdur; “ben doğru yazıyorum ama merkez haberi yayımlamıyor, değiştiriyor…” der muhabirler. Bunu söylemek ne kadar haklı çıkarır, gerekçe olabilir mi bu tarz cümleler?

Haberine sahip çıkmak, halka ulaşması için tartışmak, bunun mücadelesini vermek mesleğine, onuruna saygının gereğidir. Tersi durumda bunun sonu yoktur…

Evet, yaşananlara basın emekçilerinin “yeniden eğitilmesi” denebilir. Sunulan tercihler keskin ve köşeli… Ya patronun sesi, ya halkın sesi… Ya sorgulayan, ya onaylayan…

Ya geçmişi tartışır görünüp bugünü aklama ya da bugünü sorgulama…

Ya polisin sesi, ya gerçeğin sesi…

Ya emperyalist saldırılara “iliştirilmiş” gazetecilik, ya gerçeklerin yılmaz savaşçısı…

Çuvaldızı başkasına batırmadan önce iğneyi kendine batırma cüreti göstermeli gazeteciler. Basına ve basın emekçilerine saldırıların bu kadar artmasında “konumumu kaybetmeyeyim” hesaplarının hiç payı yok mu?

Devrimci sosyalist basına saldırılar sürerken susmanın hiç payı yok mu? Hatta bazen bu saldırıları polis ağzıyla meşrulaştırmanın?

Yaşam öğretiyor. AKP’nin “yeniden eğitimi” unutulan gazeteci özelliklerini yeniden hatırlatıyor. Sorgulayan, gerçeğin yılmaz savunucu, halkın sesi, örgütlü gazeteciliği…
Hiçbir zalimin kadri mutlak değildir. Hiçbir zulüm, sonsuza kadar sürmez. Bugünün zulmünü teşhir etme onuru da bugünün gazetecilerinin olacak. Sorun “terörist gazeteci” olmakta. Gerisi gelir…

20 Ocak 2012’de Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde olacağız. Fotoğraf makineleriniz, kalemleriniz, kâğıtlarınızla sizleri bekliyor olacağız. El sıkışamayabiliriz ama gerçeğe gönül verenlerin buluşmasına hangi zalim engel olabilmiş ki?

Ekler

İletişim: habermerkezi@sol.org.tr - sol@sol.org.tr