Orhan Koçak Kontrgerilla mimarı emperyalizmi nasıl akladı?

Orhan Koçak Birikim dergisinde bir kitap eleştirisi yayımladı. Fatih Yaşlı'nın "Antikomünizm, Ülkücü Hareket, Türkeş" kitabını değerlendiren Koçak, yazısının başlığını da oluşturan soruyu merkeze yerleştirdi: Faşizm sadece antikomünizm midir?
soL - Mehmet Kuzulugil
Çarşamba, 05 Haziran 2019 20:27

Faşizm, geçtiğimiz yüzyılda Avrupa'da tarihsel klişelerini oluşturan deneyimleriyle tanımlandı. Latin Amerika'da ABD yönelimli askeri diktatörlüklerle, Yunanistan, İtalya, Türkiye gibi ülkelerdeki kontrgerilla yapılanmalarıyla sonraki yüzyıla doğru açıldı.

Kanlı iktidar deneyimlerinde, Nazi Almanyası'nda olduğu gibi emperyalist açılımlarında, işçi düşmanı antikomünist iç savaş pratiklerinde tanıdığımız faşizmi, Koçak daha farklı şekillerde görmek istiyordu ve Yaşlı'nın kitabında bunu görememişti!

Bunun bir tarafı, Türk devriminin, Osmanlı'nın çözülüşüne eşlik eden burjuva devrim sürecinin bütün unsurlarıyla faşizmin bir cüzü olarak görülmesi/gösterilmesi çabası. Birikim denildiğinde zaten başka türlüsünü beklemek mümkün değil. Muhsin Yazıcıoğlu'nu, Ülkü Ocakları'nın seri cinayetlerine "liderlik etmiş" bu kişiliği pas geçip, İttihatçılarda Türk faşizminin (!) esaslarını bulmak Birikimciliğin olmazsa olmazı.

Elbette bir diğer tarafı da emperyalizmi, faşizmin yüz yıllık zaman dilimine sığdırılmış siyasi pratiklerinden aklamak. Bu özel olarak önem taşıyor. Öyle ki, Orhan Koçak şu soruyu soruveriyor: 70’li yıllara gelirsek, Aleviler emperyalizm için büyük bir tehdit mi oluşturuyorlardı ki Çorum ve Maraş oldu?

Kontrgerillanın bir NATO operasyonu olarak ülkemizde hayat bulduğu, anılan katliamlar sırasında bölgede "geziler yapan" İngilizce konuşan sarışın uzun boylu adamların Birand belgesellerine bile geçtiği bir gerçek ama Koçak bu soruyu hiç yüzü kızarmadan sorabiliyor.

Doğrusunu söylemek gerekirse, Fatih Yaşlı, Koçak'ın eleştiri yazısına verdiği yanıtta işin bu tarafını oldukça zarif bir biçimde yanıtlıyor. (Bu zerafet bile Birikimcilerin yüzünü kızartmaya yetmiyor olabilir.)

Orhan Koçak'ın "eleştiri" yazısına bu linkten ulaşabilirsiniz.

Fatih Yaşlı'nın "eleştiriye" yanıtını okurlarımızla aşağıda paylaşıyoruz.

Okur, şu notu eklememize sanırız hak verecektir: Fatih Yaşlı'nın Türk milliyetçiliğini ve kontrgerillayı konu dışı bıraktığını söyleyen Orhan Koçak, süresi 100 yıla yaklaşan bir döneme damgasını vuran tüm antikomünist pratikleri konunun dışına itmeye çalışıyor. 

Cemaatlerin, Komünizmle Mücadele Derneklerinin çöplüklerinde mayalanmış islamcı iktidara övgüyle "burjuva devrimi şimdi tamamlanmıştır" diyen Ömer Laçiner türünün çöplüğünden başka türlüsü beklenemiyor.

Ve tabii, aynı çöplüğün komünizm denildiğinde kafasında canlanan şeyin sevimsiz bir hayalet olması da şaşırtıcı olmuyor. "SSCB çöktüğünde ve bu ülke de dahil dünyada komünizm tekrar bir tasarıya, huzursuz edici de olsa sadece bir 'hayalete' indirgendiğinde, bizim yerli faşizmimizin de daha da azmak yerine düşmansız kalıp giderek sönümlenmesi gerekmez miydi?" öyle diyor Orhan Koçak. 

Kötü haber: Komünizm tekrar bir tasarıya indirgenmedi. Tersine, Sovyetlerin çözülüşü, onun bir tasarının çok ötesinde bir anlam kazandığını tersinden ispatladı.

Vurgulamak durumundayız: Orhan Koçak'ın sözü Komünizmle Mücadele Dernekleri'nin, Ülkü Ocakları'nın penceresinden İttihatçılara kaydırma çabası, Emperyalizmi geç faşist örgütlenmelerdeki günahlarından aklama gayreti tek bir anlama geliyor.

Kontrgerillayı konu dışı bırakmak, emperyalizmi aklamak...

Yazık mı? Hayır. Beter olsunlar. Tez zeval bulsunlar.


FATİH YAŞLI: FAŞİZM SADECE ANTİKOMÜNİZM MİDİR? / ORHAN KOÇAK’A YANIT

Orhan Koçak, son kitabım “Antikomünizm, Ülkücü Hareket, Türkeş Türkiye ve Soğuk Savaş”la ilgili bir eleştiri/polemik yazısı yazmış. Ben de bu yazıda, Koçak’ın kitaba yönelik eleştirilerine yanıtlar verecek ve polemik konusu yaptığı hususlar üzerindeki düşüncelerimi dile getireceğim.

***

Koçak, yazısının ana fikrini yazının adı yapmış ve “Faşizm sadece antikomünizm midir?” diye sormuş. Yazının ilk cümlesinde de “Bu ülkede 1945’ten önce bir faşist akım yok muydu?” şeklinde bir soru yöneltip benim kitabıma bakanların böyle bir izlenime kapılabileceğini iddia etmiş. Oysa sorusunun yanıtı kitabın “1940’lar: İkinci Dünya Savaşı’ndan Soğuk Savaş’a” adlı birinci bölümünde ve onun “Türkçü faşizm” başlıklı kısmında mevcut. Bu kısımda, “1944 ırkçılık-Turancılık davası” olarak adlandırılan davada yargılananları “ırkçı-Turancı” olarak adlandırmanın yeterli olmayacağı ve söz konusu akımın esas olarak “Türkçü faşizm” diye adlandırılması gerektiği şu cümlelerle anlatılıyor: “…faşist ideolojinin evrensel şemasını Türkçülükle/ Türk milliyetçiliğiyle sentezlemeye yönelik bu akımı ‘Türkçü faşizm’ ya da ‘Türkçü faşist ideoloji’ olarak adlandırmak daha doğru olacaktır.”

Ancak, Koçak’ın muhtemelen bilmediği bir şey var, kitabın o bölümünde kısaca üzerinde durduğum “Türkçü faşist ideoloji”, benim doktora tezimin kitaplaşmış versiyonu olan “Kinimiz Dinimizdir Türkçü Faşizm Üzerine Bir İnceleme”de uzun uzun anlatılıyor ve konunun “Antikomünizm, Ülkücü Hareket, Türkeş”te kısaca geçilmesinin asıl nedeni bu. “Türkçü faşizm” hakkında daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyen okur ise yapılan atıfla “Kinimiz Dinimizdir”e yönlendiriliyor.

***

Yine de Koçak’ın esas olarak sorduğu soru ve beklediği yanıt bu değil. Çünkü o, “Bu ülkede 1945’ten önce bir faşist akım yok muydu” sorusunu sorarken, Türk milliyetçiliğiyle faşizm ilişkisini ve hem İttihat-Terakki’nin hem de Kemalizm’in “yerli faşizm” olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceği sorusunu gündeme getiriyor ve “olumlu” bir yanıt duymak istiyor.

Koçak şöyle diyor:  “Ülkücülüğün epeyce daha eskiye, Balkan Savaşlarına, Teşkilat-ı Mahsusa’ya, soykırıma kadar giden bir ön-tarihi, bir “mayalanma ve şekillenme dönemi” yok muydu? O dönemden 30’lu yıllara artakalan (ve Yaşlı’nın hiç değinmediği) Ali İhsan Sabis veya Hüsrev Gerede gibi Kurtuluş Savaşı kahramanları, 40’lı yıllarda Türk-Alman dostluğunun geliştirilmesi için faaliyet gösteriyor değiller miydi (bu kişilerden birincisi, 1944 davasında da yargılanmıştır).”

Koçak’ın yazısında “ülkücülük eşittir Türk milliyetçiliği o da eşittir yerli faşizm” gibi üstü örtük (ya da açık) bir iddia var ve tam da bu nedenle ülkücülüğü Balkan Savaşları’nda, Teşkilat-Mahsusa’da, soykırımda arıyor. Oysa bu hadiselerin bile ana belirleyeni Türk milliyetçiliği değil, din, Müslümanlık. Milliyetçilik ise ancak İslam’la ilişkilendirildiği sürece bir anlam taşıyor İttihatçıların ekseriyeti için. Dolayısıyla Koçak’ın “ülkücülüğün ön-tarihi”ni aradığı dönem, aslında geç ortaya çıkmış bir milliyetçilik olarak Türk milliyetçiliğinin ön-tarihini teşkil ediyor ve “ülkücülük eşittir Türk milliyetçiliği o da eşittir yerli faşizm” olmadığı için, ülkücülük milliyetçiliğin bu ön-tarihinden kısmen beslenmişse de, bu dönemi “ülkücülüğün ön-tarihi” olarak değerlendirmek mümkün değil.

Koçak, İttihatçılığı ve Kemalizm’i ülkücülüğün ön-tarihi olarak gördüğü için bunların kitapta yer almamasını eleştiri konusu yapıyor ve yaptığım dönemselleştirmenin “keyfi” olduğunu iddia ediyor. Oysa kitabın okuyan herkesin kolaylıkla anlayabileceği bir problematiği var. Kitabın ne Türk milliyetçiliğinin ne de faşizmin/faşist ideolojinin Türkiye’deki tarihini yazmak gibi bir amacı bulunuyor. Kitabın derdi, Türkeş’i merkeze koyarak, faşist bir hareket olarak Ülkücü Hareket’in Soğuk Savaş bağlamında nasıl ortaya çıktığını, bunun da antikomünizmin bir parçası olduğunu göstermek. Bunu yaparken de, Türkiye tarihini Koçak’ın da içerisinde yer aldığı “entelektüel network”ün ayılıp bayıldığı merkez-çevre, devlet-toplum ikilikleri üzerinden değil, sınıflar mücadelesi ve emperyalizmle ilişkiler üzerinden anlamaya/anlatmaya çalışmak.

Kitap Ülkücü Hareket’i/MHP’yi bir Soğuk Savaş yapılanması olarak görüyor ve bu ikisinin hem emperyalizm hem devlet eliyle 1960’ların ikinci yarısından itibaren sola karşı bir sokak gücü, paramiliter bir güç olarak şekillendirildiğini iddia ediyor. Tam da bu nedenle, Ülkücü Hareket’le antikomünizm arasında varoluşsal bir ilişki kuruyor ve eğer Türkiye yönetici sınıfı 1945 sonrası Soğuk Savaş’a böyle ateşli bir şekilde dâhil olup antikomünizmi siyasetin merkezine yerleştirmeseydi ve 1960’lardan itibaren Türkiye’de sol bir yükseliş olmasaydı, bildiğimiz anlamda bir ülkücülüğün/MHP’nin siyaset sahnesine çıkamayacağını söylüyor. Dolayısıyla Koçak’ın dönemselleştirmeyi “keyfi” bir şekilde yaptığıma dair iddiası gerçeği dile getirmiyor, yaptığım dönemselleştirme kitabın problematiğinden kaynaklanıyor ve o problematiğe uygun düşüyor.

Koçak’ın neden Ülkücü Hareket’in Soğuk Savaş sonrası tarihini anlatmadığıma dair sorusunun yanıtı da bununla ilgili: Türkiye’deki Soğuk Savaş’ı ve antikomünizmi Ülkücü Hareket, Ülkücü Hareket’i de Türkeş üzerinden anlatan kitap, buna uygun olarak bir dönemselleştirme yapıyor ve kendini doğal olarak Soğuk Savaş’ın bitişiyle –ki Türkeş de aynı yıllarda ölmüştür- sınırlandırıyor, kitap bu nedenle o noktada bitiyor. Bu kadar basit.

Tüm bu söylediklerim Koçak açısından hiçbir şey ifade etmiyorsa, başka ve çok basit bir şey söyleyeyim ve burayı geçelim: Koçak’ın isimlerini gayet haklı bir şekilde övgüyle andığı Tanıl Bora ve Kemal Can’ın Ülkücü Hareket’le ilgili kitapları da, Türk milliyetçiliğinin ya da faşizmin tarihini anlatan kitaplar olmadıkları için, Koçak’ın sözünü ettiği “ön-tarih”i İttihatçılıkta ya da Kemalizm’de aramazlar, “Devlet, Ocak, Dergah”ta da “Devlet ve Kuzgun”da da doğal olarak böyle bölümler yoktur.

Koçak, benim kitabımda gördüğü “maraz”ın aslında Batı dünyasındaki faşizm teorilerinde de bulunduğunu ve bu bakış açısının faşizmi antikomünizme indirgediğini, oysa faşizmin kökenlerinin 19. Yüzyılda mevcut olduğunu, bunun için de Action Françies’a, antisemitizme, ırkçılığa, Dreyfus davasına vs.ye bakmamız gerektiğini, “işçilerin komünizme kayması”nın faşizmin tek nedeni olmadığını söylüyor. Burada uzunca bir faşizm teorisi tartışması yapmamız mümkün görünmüyor ama kısaca söylemek gerekirse, 19. Yüzyıl Avrupa’sında kökenlerinin bulunması, faşizmin 1920’lerden itibaren yükselişe geçtiği ve iktidara geldiği gerçeğini değiştirmiyor. Yükseldi ve geldi, çünkü artık kapitalizm emperyalizme dönüşmüş ve tekeller ortaya çıkmıştı, burjuvazi aristokrasinin yerini almış ve egemen sınıf olmuştu, imparatorluklar dağılmaya ve milliyetçilikler/ulus-devletler yükselmeye başlamıştı, komünist partiler ve sendikalar kurulmuştu, sınıf mücadeleleri keskinleşmişti ve elbette ki Ekim devrimi olmuş ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği tarih sahnesindeki yerini almıştı.

Dolayısıyla faşizm bütünüyle antikomünizm değildir ama faşizmin bir politik özneye, bir güce dönüşmesi sınıf mücadelesiyle, işçi sınıfının bir özne haline gelişiyle ve kapitalizmin hem çıkarlarıyla hem de yaşadığı dönüşümle doğrudan bağlantılıdır. Evet, şu çok açık bir şekilde iddia edilebilir: Komünizm tehlikesi diye bir şey olmasaydı belki Avrupa’da yine faşist hareketler ortaya çıkacaktı ama güçlenmeleri ve iktidara gelmeleri söz konusu olmayacaktı, süreci belirleyen şey doğrudan ve doğrudan sınıf mücadelesi oldu.

***

Koçak yazısının sonlarına doğru, Kemalizm’in ülkücülüğün ön-tarihi içerisindeki yerini ve bunun antikomünizmle ilgisinin olmadığını göstermek adına Türk Tarih Tezi’nden bahsediyor ve bunun hem SSCB’yle ilişkilerin iyi olduğu 30’larda formüle edilmiş olduğunu hem de 50’lerden bugüne milliyetçiliğin hemen her çizgisini belirlediğini söylüyor.

“Madem faşizm antikomünizmden ibaret, faşizmin Türkiye’deki pratiklerinden biri olan Türk Tarih Tezi nasıl oldu da SSCB’yle gayet iyi geçinildiği dönemde gündeme gelebildi” sorusunun ve kurulan bağlantının maalesef ciddiye alınabilir ve yanıt verilebilir bir tarafı yok.

Belirleme meselesine gelince, üzgünüm ama böyle bir şey söz konusu değil. Türk Tarih Tezi, Atatürk daha ölmeden gözden düşmüş, İnönü döneminde bütünüyle unutulmuştu bile. Dahası, Türkçü faşizmin en önemli ideoloğu Nihal Atsız ve hocası Zeki Velidi Togan bu teze itiraz ettikleri için akademiden uzaklaştırılmışlardı. Soğuk Savaş döneminde ise hiçbir sağcı/milliyetçi yapılanma bu tezi anmadı, kendini tezle ilişkilendirmedi. Dolayısıyla Türk Tarih Tezi, Koçak’ın iddiasının aksine, Türk milliyetçiliğinin hiçbir çizgisinin üzerinde hiçbir şekilde belirleyici olmadı.

Koçak’ın bunun hemen ardından sorduğu soru ise sahiden “enteresan”. “70’li yıllarda Aleviler emperyalizm için büyük bir tehdit mi oluşturuyorlardı ki Çorum ve Maraş oldu?” diye soruyor. Emperyalizm sözcüğünü duyduğunda aklına sadece ulusalcılığın ve komplo teorilerinin geldiğini bildiğimiz Koçak’ın bu sorusunun yanıtı açık bir şekilde “evet”. Aleviler Alevi oldukları için değil ama, birincisi solun toplumsal tabanını oluşturdukları için, ve ikincisi, taşralı-Sünni-muhafazakar kitleleri antikomünist mücadeleye katabilmek, seferber edebilmek için seçilmiş hedeflerdi ve her ikisi de Soğuk Savaş’ın sola karşı kontrgerilla tarzı mücadelesi açısından kaçınılmazdı. Üstelik Koçak’ın sözünü ettiği katliamların hepsinde sadece Türkiye derin devletinin değil, CIA’nın ve Gladio’nun, yani emperyalizmin dahli bulunuyordu, tüm bu katliamlarda emperyalizm ciddi bir rol oynadı.

Kitapta 1945 sonrası milliyetçilik ve antikomünizm adına yapılan bütün provokasyonların ama özellikle bir iç savaş dönemi olarak okunabilecek 1977-80 arasında işlenen cinayetlerin ve tertiplenen katliamların üzerinde uzun uzadıya durmamın nedeni de bu: Hem sola karşı izlenen kontrgerilla siyasetini hem de Ülkücü Hareket’in paramiliter bir güç olarak izlediği iktidar stratejisini ortaya koymak. Tam da bu nedenle Koçak’ın “bu çalışmanın net sonucu, yazar hiçbir şekilde böyle bir şey istememiş da olsa, Türk milliyetçiliğini ve kontrgerillayı konu dışı bırakmak oluyor” şeklindeki sözleri eğer kötü niyetli değilse, maalesef okuduğunu hiçbir şekilde anlamamak anlamına geliyor. Bu cümlenin “aklamak değilse eğer. Yazık” diye bitmesiyse aslında niyetin ne olduğunu gösteriyor. Koçak söylediği şeyin ne anlama geldiğini bilmiyor ve ona rağmen bu cümleyi kurabiliyorsa yazık, yok eğer bildiği halde kuruyorsa, yine yazık.