2. Cumhuriyet'in lejyonerleri sahnede

Gericiliğin bir ucu Erdoğan’sa diğer ucu bu fırsatçılardır. Çünkü sınıfların temsiliyetine ve mücadelesine dayanan modern siyaseti, adeta Ortaçağ’dan bile geriye götürmeyi vaaz ediyorlar. Akıldışı bir önermeyle, başımıza gelen her belanın sorumlusunun, gücü ve ihtirası sınırsız Erdoğan olduğuna herkesi ikna etmeye, bırakın padişahları, firavunda bile olmayan bir erki, 2016 Türkiye’sinde ona atfederek tüm ülkeyi hizaya sokmaya çalışıyorlar.
Volkan Algan
Pazartesi, 13 Haziran 2016 19:24

Biri gözden düşse diğeri çıkıveriyor, sıfatlar değişiyor, söylenenler değişmiyor.

En çok onlar biliyor, sürekli yanılsalar da asla yanlış yaptık demiyorlar, hiçbir günahta suçları yok. Oysa her melanetin içinde önce onlar var: Bir gericiden demokrat yaratılacaksa, emperyalizm aklanacaksa, sermaye şirin gösterilecekse... 

Bir diğer özellikleri de, ne söylerlerse inanılsın istiyorlar. Fikirlerinin altını neyle doldurduklarının da, ikna edici argümanlara sahip olup olmadıklarının da bir önemi yok... Çünkü sermaye için “günü gelmiş bir fikrin” lejyonerleri oluyorlar, sırtlarını sağlam yere dayadıklarının farkındalar. Mesela, Erdoğan demokrat dediklerinde de, faşist dediklerinde de herkes arkalarına dizilsin, sorgulamasın, kabul etsin istiyorlar.

Kimden olacak, her zaman kullanışlı liberallerden bahsediyoruz. Sadede gelelim...

Son dönemin popüler liberallerinden, aynı zamanda da muhafazakar (nasıl oluyor demeyin, devir 2. Cumhuriyet devri, artık İslamcıların muteber sayılmak için Ahmet Hakan gibi tası tarağı toplayıp mahalle değiştirmesine gerek yok. Hatta değiştirmemesi gerekiyor. Böylesi daha makbul, İslamcı liberal dalında güzel artık) Levent Gültekin, Cemaat dostu Özgür Düşünce adlı siteye bugün bir röportaj verdi.

Kırk yıllık teraneyi, hiç utanmadan-yüksünmeden satıyor ve diyor ki: “Kısmen Tayyip Erdoğan 2009'a kadar kutuplaşmayı azaltıcı bir politika izledi. Fakat 2010'dan sonra bu politikasından vazgeçip tekrar geçmişte olduğu gibi ayrımcılıktan beslenen siyasete yöneldi.”

Peki neden diye soruyorlar, yanıt şu: “Birincisi; barışçı politikalarını sürdürecek demokrasi kültüründen yoksundu. İkincisi; One Minute çıkışı nedeniyle dış dünya ile bağı zarar görünce, içeride güçlü bir taban oluşturma ihtiyacı hissetti. Üçüncüsü; İslamcı kültürün zihinsel yapısından dolayı.”

“Gezi ilk 3 gün iyiydi” diyenlerle aynı mantık ve yöntem eksikliği burada da görülüyor. Tarihi bir süreci kafasına göre bölüp, parçalayıp dönemlere ayırıyor, aradaki kopuş-süreklilik tuzla buz oluyor. Olmuyor tabii de, olduğunu zannediyor, olsun istiyorlar. Her şeyi biliyor gibi duruyorlar ya, azıcık dikkatli bakınca pul pul dökülüyor cehaletleri.

Peki bu yanıtlardan tatmin oldunuz mu? Olmalısınız ama, çünkü onlar öyle söylüyor. Yani yıllarca allayıp pulladıkları Erdoğan’ın "demokrasi kültüründen yoksun bir İslamcı" olduğunu söylüyor, daha neyi sorguluyorsunuz!

Bunu anlamak için Erdoğan’ın 10 yıl iktidarda kalması mı gerekiyordu diye, ya da bunları daha Erdoğan iktidara geldiği anda söyleyenler vardı diye aklınızdan bile geçirmeyin. Türkiye’de herşey sürekli ve yeniden beyaz bir kağıda yazılıyor, herkes balık hafızalı ya, bu ülkenin en azından 200 yıllık bir modern mücadele tarihi yok ya, İslamcıların ne olduğunu anlamak için 2009’u beklemek gerekiyor ya...

Peki o zaman neden bu kadar övdünüz bu adamı, nasıl onda Türkiye’yi demokratikleştiren bir lider gördünüz diye soruveren olsa, yanıt yok. Dedik ya, sormayacaksınız, liberallere soru sorulmaz, söyledikleri kabul edilsin isterler.

Ha, bir de One Munit çıkışı varmış, dönüm noktası oymuş. Öyle ya, dış politika, bölgesel restorasyon, emperyalizm, sermaye... Bunları tartışıp laf kalabalığı etmeyin, Erdoğan dengesiz bir İslamcı olduğu için birden bölgenin en güçlü devletine çıkışıverdi, kendiliğinden yani, sonra işler sarpa sardı, yalnız kaldı, falan filan... Herşeyi geçtik, modern “uluslararası ilişkiler teorileri”ni bile, sosyalist literatürden falan değil, hani Gültekin gibi sermayenin sözcülüğünü yapan kalemlerin yazdıklarından bahsediyoruz, yatağında ters döndüren analizler bunlar.

İkna oldunuz mu? Olmadıysanız da o sizin sorununuz, Gültekin’in değil... Zaten güçlerinin bu yüzeysellikten geldiğini en iyi onlar biliyor, kolay analiz, kolay ikna. İnsanın aklına Goebbels’i en iyi bunlar anlamış diye gelmiyor değil.

One Munit örneği de özenle seçilmiş, tam yerine kondurulmuş. Hem geçmiş dönemin dış politikası böylece mahkum ediliyor, hem de bu konularda tartışılırken milat sayılan, adı anılmadan geçilemeyen Gezi Direnişi gözlerden kaçırılarak “toplumsal kutuplaşma”nın altı kaşınmamış oluyor. Zaten Gezi'yi yaratan dinamikleri de fazla kurcalamaya gelmez mazallah. Öyle ya, AKP tabanı da kazanılacak! Gültekin’in deyişiyle: “(Hedefteki) Bu Türkiye'nin içerisinde cemaatler var, mezhepler var, ateistler var, çoluk çocuğumuz var… Yani geleceğimiz, yaşamımız, hayatımız… Hepsi hedefte ve şu anda zaten enkaz altında.”

***

Liberaller “ikna olmak isteyenlere” yazarlar. Bunu küçümsemek için söylemiyoruz, aksine, çok önemli bir işlevleri var. Çaresizlik ve kriz anlarında onların sahnesi başlar. Çünkü insanlar, tarihin böylesi kör noktalarında ya mücadele etmeye, köprüleri atmaya karar verirler, ya da ikna olmaya, vazgeçmeye, kolay olanı seçmeye. Eğer düzeni değiştirecek gerçek bir güç kendini göstermezse de -ki bu pek sık olan bir durum değildir- krizi soğurmak, insanları ikna etmek ve tekrar düzenden umut bekler hale getirmek için bu kalemşorlardan daha iyi bir aparat bulamazsınız.

AKP’nin ilk yıllarının ardından bu partinin eteğinde saklanan bir dizi liberalin, tam da itibarlarını kaybettiklerini sandıkları bir anda, son birkaç yıldır saf değiştirip, dergilerde-projelerde-köşelerde yeniden palazlanması, yukarıda söylediğimiz dönemeci görmelerinden, kendilerine yeni ikbal kapılarının açılacağını anlamalarındandır. Bir özellik daha eklemiş oluyoruz, burunları iyi koku alır, batan gemiyi erken terk ederler.

Bir taraftan insanları yenilmez bir tek adam diktasına karşı peşlerine takmaya çalışırlar. Ancak ne hikmetse o yenilmez adama “korkusuzca kafa tutan” yine onlardır. Eh, eğer kahraman olduklarına inanmayacaksak, aslında sonsuz bir güç atfettikleri o diktatörün ömrünün kısa olduğunu herkesten iyi onlar bilir. Bilir de yine de söylemez, kahraman geçinirler. Daha hayatta risk aldıklarını gören olmamıştır zira.

Buradan devam edersek, bir özellik daha eklemek icap eder: Çok rahat yalan söylerler, gözlerinizin içine baka baka. Eğer yalan çok rahat söylenirse, ikna edici de olur, biliyoruz. Aklımıza yine Goebbels geliverdi bak...

Örneğin, diyor ki hazret röportajında: “Dini Erdoğan'ın elinden saygıyla, hürmetle alacak sonra toplumu bu hipnotize halden çıkaracak ve olup biteni anlatacak bir stratejiye ihtiyaç var. Fakat kimsenin böyle bir derdi yok. Sabah akşam Erdoğan'a kızmayı, AK Parti seçmenine hakaret etmeyi marifet sanan bir muhalif kesim var. Hiç bıkmadan 10 yıl daha suçu AK Parti seçmenine atabilirler ama bu sonucu değiştirmeyecek.”

Devam ediyor: “AK Parti seçmenine ulaşıp gidişatı anlatan, onları anladığını, korkularını, hassasiyetlerini, önemsedikleri değerleri anladıklarını gösteren kimse yok.”

Duymasak inanacak, görmesek bilmeyeceğiz: Gericiliğe bin bir türlü tavizi verenin, çarşaflılara rozet takanın, kırk yıllık İslamcıyı Erdoğan’a karşı aday diye çıkartanın, “laiklik tehlikesi yoktur” diyenin CHP; İslam Kongreleri-sivil Cuma namazları düzenleyenin, İslam Kardeşliği nutukları atanın HDP-Kürt Siyaseti olmadığına. Ya da 7 Haziran sonrası CHP’nin koalisyon için bir ağlamadığı kaldığını bilmiyor, HDP’ninse seçim öncesi dediklerini unutup her türlü ittifaka yeşil ışık yaktığını mı unuttuk mu sanıyorlar.

Bunlar bizi yalnızca salak değil, hafızasız da bellemişler herhalde. Yani asıl sorunun Gültekin’in dediğinin tam aksi olduğunu, gerçekten mücadele etmeye niyeti olmayan, tam da AKP’nin yani Erdoğan’ın çizdiği çerçevenin dışına çıkmaktan korkan muhalefet olduğunu anlamayanın, saf değilse eğer, niyeti başkadır.

Niyetleri tabii ki başka.

Bunu bilmiyor, bizi de salak falan sanıyor değil elbette. Estağfurullah. Onlar görevini yapıyor. Ne diyecekti ki; düzenin bütün unsurlarının kepazeliklerini anlatıp el elde baş başta mı kalacaklardı? Sonra kendi ekmek kapılarını neden kapatsınlar. Zaten tarihsel olarak siyasi bir ceset olan bir figüre saldıracak, geri kalan herkesi de bir çuvala doldurarak önümüzdeki dönem, kim bilir belki amiral gemilerinden birinin dümenine geçerek restorasyon gemisini yüzdürecekler. Biz demiyoruz, kendi diyor: “Her alanda bir restorasyona ihtiyacımız var ve hepimiz elimizden geleni yaparak ayağa kalkabiliriz.”

***

Gericiliğin bir ucu Erdoğan’sa diğer ucu bu fırsatçılardır. Çünkü sınıfların temsiliyetine ve mücadelesine dayanan modern siyaseti, adeta Ortaçağ’dan bile geriye götürmeyi vaaz ediyorlar.

Akıldışı bir önermeyle, başımıza gelen her belanın sorumlusunun, gücü ve  ihtirası sınırsız Erdoğan olduğuna herkesi ikna etmeye, bırakın padişahları, firavunda bile olmayan bir erki, 2016 Türkiye’sinde ona atfederek tüm ülkeyi hizaya sokmaya çalışıyorlar.

Bu bir şaka değil, aklımızı iğdiş etmek istiyorlar. Erdoğan’ın yıktığı Cumhuriyet’in altında, istiyorlar ki, işçi sınıfının mücadele geleneği de, aydınlanma geçmişimiz de kalsın. İstiyorlar ki kırk yıllık dost düşman olsun, bu çark böyle dönmeye, Erdoğan’ları üreten düzen sürmeye devam etsin. Erdoğan’ın hocasına yaptığını, birileri de ona yapıverse çok rahatlayacaklar.

Bunları geçelim de biz Gültekingillerin çok şikayetçi olduğu düzen muhalefetinin neleri yapmadığını söyleyelim: Erdoğan’la dişediş bir laiklik mücadelesi vermedi, onun sermaye bağlarının üzerine gidip patronlarla ilişkisi ortaya dökmedi, emperyalistlerle kirli pazarlıkları ifşa etmedi. Ancak bu bir oksimorondur, tam da düzen muhalefeti oldukları için bunları yapamazlar, çünkü aynı çarkın parçasıdırlar.

Bunları saydık, çünkü pek bilmiş liberallerimiz yine bize neyin yapılıp yapılmaması gerektiği hakkında akıl vermeye başladılar.

Ancak sıkıştıkları nokta da tam burada, projelerinin vasatlığında! Erdoğan’ın düzeni Erdoğansız sürsün istiyorlar. Oysa nefret öylesine birikti ki, ufak bir kontrolsüzlüğe bile tahammülleri yok. Yıkılan binanın altında hepsi kalabilir. Erdoğan’ı ayakta tutan da bu “mecburi kontrol” zaten.

Buradaki tuzakları da görerek soruyoruz, nereye kadar?