Ze Tijê: 'Şikayetimiz yok' da diyebilirdik ama bir mücadelemiz var!

2007'de kurulan ve Zazaca "Güneş gibi" anlamına gelen Ze Tijê adlı grubun üyeleriyle bir söyleşi gerçekleştirdik. İlk albümleri "Yanlışımız var" geçen yıl yayınlanan Ze Tijê üyeleri, duruşlarını şöyle açıklıyorlar: Sanat zaten mücadeleden ve bir karşı duruştan beslenen bir şey. Bir şekilde mücadele edilmesi ve bunun yukarı taşınması gerekiyor. İyi müzik yapmaya çalışmak bile yaşamsal bir mücadeleye dönüştü. Bu yüzden 'şikayetimiz yok' da diyebiliriz. Ama bir mücadelemiz var."
Söyleşi: Ulaş Özer
Perşembe, 17 Kasım 2016 11:42

Ze Tijê'nin üyeleri Adnan Akdağ, Paşa Çelik ve Erhan Öztürk'le bir araya gelerek, grubun çalışmaları, sanata, hayata ve dünyaya bakışına dair bir söyleşi gerçekleştirdik. 

Bu söyleşiyi soL okurlarıyla paylaşıyoruz: 

İlk olarak grubunuzdan  söz edelim. Nasıl bir araya geldiniz?

Adnan Akdağ: Grup 2007 yılında bir araya geldi. Kendi aramızda denemeler yaparak başladık. O dönemde “Nasıl müzik yaparız” gibi bir soru vardı kafamızda. Birlikte müzikler ve derlemeler yaptık. İlk düşüncemiz derlemeler üzerine yoğunlaşmaktı fakat kendi müziğimizi yapma isteği de içimizde birikiyordu. Ardından “bir grup kuralım, bu grubun bir adı olsun, konserler verelim” dedik. Sonrasında da bu grup kimlikleşsin ve cisimleşsin düşüncesiyle albüme yöneldik. Böylece ilk albümümüz olan “Yanlışımız Var” ortaya çıktı.

Ze Tijê adı nasıl ortaya çıktı? Yanılmıyorsam anlamı “güneş gibi” değil mi?

Adnan: Evet. Ze Tijê yani “güneş gibi” ismine çok fazla anlamlar yüklemedik açıkçası. Herhalde herhangi bir grup nasıl bir isim arayışına giriyor ve bunun üzerine düşünüyorsa biz de aynı dönemlerden geçtik. Fakat burada biraz akademik olacak ama bu seçimin altında yatan bir bilinçdışı yönelimimiz olabilir. Belki de bizim geldiğimiz yerlerde güneşin taşıdığı anlamın da payı var bu seçimde. Böyle de bir tarafı var. Böyle bir örtüşmeden de söz edebiliriz.

İlk albümünüz “Yanlışımız Var”ın arka planında ne var acaba?

Paşa Çelik: Genel olarak herkesin “doğrusu var.” Müzikte, sanatta ve hayatın içinde… Biz tüm bunları sorgulayalım istedik. Özellikle albümün ikinci yarısında klasik formlardan uzaklaşıp denemediklerimizi, yapmadıklarımızı ve kısmen genel kabulden farklı olan şeyleri denedik. Çok fazla kalıplaşmış ve kemikleşmiş düşünceler var çevremizde. Biz de bu yolla “acaba biz ne kadar doğruyuz; insanlar ne kadar doğru” sorusunu sorduk. Bu bir sorgulama süreciydi hepimiz için. Tüm bu sürecin ardından albümümüz “yanlışımız var” düşüncesi üzerinde şekillendi.

Adnan: Bu ilk çalışmamızdı. Bu yüzden işe kendimizden başlayalım dedik. Böylelikle doğruya ulaşabilir ya da ona yaklaşabiliriz diye düşündük.

Müziğinizde otantik ve folklorik öğeler ilk bakışta kendini belli ediyor. Ancak özellikle bazı şarkılarınızda kendini belli eden oldukça modern tınılar da var. Bu, kullandığınız modern çalgılardan bağımsız bir tını, müziğinize has, özel bir tını. Nelerden besleniyorsunuz?

Paşa: Bu, yani modern bir tını arayışı bizim kasıtlı olarak, bilinçli bir yönelimle yaptığımız bir şey değil. Biz köken olarak Anadolu’dan gelen insanlarız ama şehirde doğup büyüdük, şehirde yaşıyoruz. Elbette İstanbul’dan etkileniyoruz. Bu nedenle müziğimizi de İstanbul’a benzetebiliriz. Bu kentli bir müzik. Biz kentli olmadığımızı söylesek oldukça komik olurdu. Daha modern enstrümanları çalıyoruz ve biz bu tınılarla da büyüdük. Müziğimizde folklorik öğelerle modern tınıların bileşimi tamamen içimizden gelen bir yönelim. Hayatımız zaten… “füzyon” kelimesi sık kullanılıyor şu sıralar, hayatımız zaten bu füzyon üzerine kurulu. Yaşam koşullarımız bu olduğu için de böyle tınılar, böyle bir müzik çıkıyor ortaya. Amacımız “şöyle yapalım, böyle yapalım” diyerek modern tınılar yakalamak değil. Yaşadığımız koşullar, izlediklerimiz ve dinlediklerimizin sonucunda ortaya çıkıyor bu müzik. Aslında bu, yaşamın bir yansıması.

Peki müziğinizi etkilediğini düşündüğünüz başka müzikler ya da türler var mı?

Paşa: Müziğimizi şu ya da bu müziğe benzetemiyorum açıkçası.

Adnan: Buna bir karşı duruşumuz da var bizim.

Paşa: Yaptığımız müziği sınıflandırmak çok rahatsız ediyor bizi.

Adnan: Bu biraz da pazarlama ile ilgili bir şey sanırım. “Biz sizin albümünüzü yaptık, onu nereye koyacağız”… Buraya denk gelen bir düşünce biçimi galiba bu. Buna kendimizi sıkıştırmak istemiyoruz. Ortada bir dert, problem varsa bunun melodilere ve tınılara dönüşmesi bizim için önemli. Markette hangi rafta yer alacağı önemli değil bizim için. İfade biçimi önemli. Bu nedenle elimizdeki enstrümanların müziğimize nasıl hizmet edebileceğini düşünüyoruz. Elbette enstrümanları gelenekselliğe uygun olarak nasıl çalınabileceği, onların tarihselliği… bunlardan bağışık hareket edemeyiz. Fakat buradan besleniyor olmakla birlikte bunların, yaşadığımız koşullar içinde müziğe nasıl katkı koyabileceğini ortaya koymaya çalışıyoruz.

Paşa: Ayrıca şunu da eklemek istiyorum. Tartışmalı bir konu olmakla birlikte enstrümanı, müziği ve sanatı tam olarak kavrayamamış müzisyenlerin “yapı bozumu” altında, olmayan bir şeyi zorlamaları tehlikeli bir durum bence. Popüler bir akım bu. Bizim amacımız hiçbir zaman bu olmadı. Biz düşünce ve duygularımızı en iyi ve gerçekçi yolla ifade etmeyi amaçlıyoruz.

Erhan Öztürk: Zaten müziğin de belli standartları vardır ya… Bizim, modern tınılar yaratma ya da Doğu kültürünü yansıtma amacımız yok. Müziğimiz, içinde yaşadığımız koşulların sonucunda ortaya çıkıyor zaten. Bunu kategorize etmek doğru değil.

Adnan: Bu zamana kadar yapılan müzik de, sinema da, edebiyat da o dönemin yaşantısına denk düşen ürünler ortaya koyuyordu zaten. Herhangi bir müzisyen kendisini ne kadar uzak tutmaya çalışsa da sonuçta o koşulların ürünüdür. Önemli olan burada kendini ifşa etmek, açığa çıkarmak. Bu zaten o dönemin ruhunu ortaya koyar.

Bugün sanat alanında yaşanan “tarafsız olma” hali ya da açık söyleyelim sanattaki apolitizm de bu koşulların bir sonucu mu sizce?

Adnan: Bunun neyi ortaya koyduğu çok önemli. Belki kaba gelecek size ama, neye hizmet ettiği… Bu, insanların düşünmesi gereken bir şey: “Yaptığım şey neye hizmet ediyor”… Öldürmeye mi hizmet ediyor, yoksa yaşatmaya mı? Bunlar can alıcı sorular. Fakat bizim yapmaya ya da söylemeye çalıştığımız şey daha çok şu sanırım: İçinde bulunduğumuz durumu idrak etmemiz lâzım. Bir idrak edelim bakalım. Biz neyiz ve ne yapıyoruz? Etrafımızda oynanan oyun ne? Birileri ne yapmaya çalışıyor ve biz ne yapıyoruz? Bunu ifşa etmek, açığa çıkarmak gerek.

Facebook sayfanızda bir şey çok ilgimi çekti. Ev müsait mi konserleri! Biraz bu konser biçiminden söz edelim istiyorum. Nereden çıktı bu ve neden?

Adnan: Durumlar aslında bizi bu noktaya getirdi. Bu, bizim yaratıcılığımızın bir ürünü değil.

Sizden başka bu biçimde konser veren var mı?

Adnan: Tabii tabii ev konserleri yapanlar var. Bunu ilk yapma iddiasından da uzağız ama bu durumlar neydi ben size anlatayım: Konser alanları yaratmakta ve bulmakta ciddi zorluklar yaşıyoruz. Çünkü mekânların ve piyasanın bir dayatması var. Tepede iktidarın da bir dayatması var… Böyle olunca da kendi müziklerimizi ortaya koymakta zorlanıyoruz. Buradan çıktı bu fikir. “Kendimiz bu işi yapabiliriz ve ev konserleri düzenleyebiliriz” dedik. Zaten albümümüz de böyle gelişti. Birkaç yapımcıya gittik fakat onlardan gerekli dönüş almadık. Sonra dedik ki “teknolojinin bize sağladığı faydalar var. Kimseye bağımlı değiliz ve öyle olmak zorundayız”. Albümümüzü kendimiz yaptık. Albümümüzü kendimiz yapabildiğimiz gibi bu albümü yine kendimiz sergileme yoluna girdik. Biraz Donkişotluk yaptık ve “ev müsait” gibi bir konsept yarattık. Bunu kavramsallaştırarak bu biçimde konserler yapma yoluna girdik.

Paşa: Aslında son zamanlarda bu yaygınlaşmış durumda. Ufak atölyelerde canlı performans adı altında alternatif müzikler çalınmaya başladı. Zaten bu oluşturuluyor günümüzde. Atölyelerdeki imkânlar çok kötü olabiliyor. Biz kendi müziğimizi tanıtmaya çalışırken bu koşullar nedeniyle seyircinin karşısında kötü müzik yapmak istemedik. Biz de hem kendi imkânlarımızla hem de kendi müzik ekipmanlarımızla çalabileceğimiz, müziğimizi istediğimiz gibi duyurabileceğimiz bir ortam yaratalım dedik ve ev konserleri düzenlemeye başladık. Tamamen şartlar neticesinde ortaya çıktı bu.  

Anlıyorum. Bu bence kamusal alanlardaki müzik ortamının piyasacı bir bakışla biçimlendirilmesi, dinselleştirilen toplumsal yaşamla da sanata ve müziğe dayanak olan zeminin daraltılmasıyla ilgili. Evet tüm yaşananlara ilişkin bir çözüm yolu bulmuşsunuz fakat bu alan, günümüzde, oldukça fazla müdahale görüyor. Düzenin bir sanatçıya, müzisyene çizdiği sınırlar oldukça net. Ya kurallarıma uy ya da burada var olamazsın diyor düzen ve müzisyenlerin nefes alıp üretim yapacağı alanı daraltıyor. Tam da bu noktada bir soru sormak istiyorum. Nasıl bir şey sizin için Türkiye'de müzisyen olmak?

Paşa: Maceralı…

Erhan: Aslında bireysel baktığınızda inanılmaz zor bir durum. Türkiye’de insanlar, “müzisyenlik bir meslek midir” sorusunu kavramakta ve yanıt bulmakta çok güçlük çekiyorlar. Bir düzeni olan, yani sabah evden çıkıp akşam eve döndüğünüz bir meslek değil. Türkiye’de müzisyenliğin bir meslek olarak görüldüğü tek yer düğün salonları sanıyorum. Onların çünkü çok standart bir meslek tanımları var. Çok zorlandığımız durumlar oluyor. Az önce konuştuk, ev konserleri de bu zorlanmanın bir sonucu olarak ortaya çıktı. Baskılar ve benzeri şeyler bizleri çok etkiliyor.

Paşa: Ama şunu da vurgulamak gerek bence. Müzisyenlikten ziyade. Türkiye’deki sanatın durumuna bakmalıyız öncelikle. Sanat konuşmaktan önce konuşulması gereken çok şey var bu ülkede. Düşünce özgürlüğünün olmadığı, insanların en temel ihtiyaçlarını karşılayamadığı bir yerde sanattan ne kadar konuşulur? Öncelikle bunu vurgulamak gerekiyor. Pek çok müzisyen var çevremde. Bu süreç bir ajitasyona, bir duygu sömürüsüne doğru gidiyor. Böyle bir ülkede sanatın ve müziğin konuşulamayacağı çok ortada, bu insanlar bunu göze alıp yola çıkmalılar. Zaten özgür düşünce yoksa, bilim yoksa, edebiyat, felsefe yoksa sanat da var olamaz.

Peki sanat bir mücadele aracı olamaz mı bizim elimizde?

Paşa: Sanat zaten mücadeleden ve bir karşı duruştan beslenen bir şey. Elbette çok fazla zorlukla karşılaşıyoruz fakat bunu arabesk bir dille dışa vurmak bence çok yanlış. Biz tam da bu yaşananları söylemek ve aktarmak için yola çıktık. Bir şekilde mücadele edilmesi ve bunun yukarı taşınması gerekiyor. Bu ülkede yaşayan insanların sanatla uğraşacak ne vakitleri ne de paraları var. Hiçbir şeyleri yok. Türkiye’de düzen açısından her şey çok olağan ve olması gerektiği gibi ilerliyor. Biz de bu fırtınalı dönemde kendini ifade etmeye ve herhangi bir yere yaslanmadan müziğimizi yapmaya çalışıyoruz. Çok bariz bir durum var ortada. Ayın sonunu nasıl getireceğini bilemeyen milyonlarca insanın yaşadığı bir ülkede sanattan, bilimden ve felsefeden söz etmek zaten söz konusu değil.

Adnan: Bahanelere sığınmanın anlamı yok. Herkes sanatını yapmak için çaba harcamalı ve mücadele etmeli. Dileğim odur ki bilim insanları da bilimlerini yapmaya devam etsinler. Zor! Ama bu hep zor olmuştur zaten. Ama bu yapılmak zorunda.

“Türkiye’de tüm bunları yapmak bile bir mücadele alanına dönüştü” diyorsunuz anladığım kadarıyla...

Paşa: İyi müzik yapmaya çalışmak bile yaşamsal bir mücadeleye dönüştü hakikaten. Biz zaten durumun bu olduğunu biliyorduk ve böyle başladık bu işe. Bu yüzden “yanlışımız var” dedik. Etrafımızda kendinden emin çok fazla insan var. Biz biraz bu insanların kesin yargılarını sorguladık ve kendimizi ifade etmeye çalıştık. Bir yandan da var olma mücadelesi veren insanlarız. Bunun Türkiye koşullarında böyle olacağını biliyorduk. Bu yüzden “şikayetimiz yok” da diyebiliriz. Ama bir mücadelemiz var!

Sözü albümünüzde yer alan “Anlamın Boşluğunda” adlı şarkıya getirmek istiyorum. Bu şarkıda diyorsunuz ki "insanlık kendini tekrar ediyor"… Sizce tüm bu eşitsizlik ve kan içinde çırpınan insanlık neden kendini tekrar ediyor? Bir çıkış mümkün mü sizce?

Adnan: Bu karamsar bir tabloyu ortaya çıkarıyor aslında. Ama ben buradan albümün temasına gitmek istiyorum. Albümün birinci bölümü insanların tutkuları üzerine yoğunlaşıyor. İkinci bölüm ise tutkularına yabancılaşan bir insanı, insan olma halini ele alıyor. İkinci bölümde diller de birbirine karışıyor. Bu bölümü İstanbul’a benzetebiliriz. Son olarak yaşadığımız bu göç dalgasıyla birlikte daha da artan çok kültürlülüğün belirişi diyebilirim. Bu albüm Gezi Direnişi’nden önce yapıldı. İnsanların parçalanmışlığı var. Ayrı ayrı noktalarda kendi başına yaşayan, birbirinden kopuk insan biçimi var. İletişimsizlik var. Curcuna… Zaten albümdeki ilk parçamızın adı Curcuna. Bu iletişimsizlik içinde insanlar içinde bulunduğu durumu sorgulamaya başlıyorlar ve bir yalnızlık yaşıyorlar. Yalnızlığa ilişkin biz Dara Teyna şarkısını yapmıştık. Yalnız ağaç demek dara teyna. O yalnız kalma, insanı bir anlam arayışı içine sokmaya başlıyor. Kendini, dünyadaki varlığını sorgulamaya itiyor. Dünyanın tarihine baktığında kendini tekrar eden şeyler var. Ölümler, katliamlar var. Bu post-modern denen dönemde insanların yalnız kalma durumu onları daha da karamsar bir noktaya götürüyor. Olumsuz bir tablo bu. Fakat şöyle bir şey var. Siz bu olumsuz tabloyu açığa çıkarmadığınızda bu olumsuz tablo kendini sürdürmeye devam ediyor. Kendini tekrar eden bir insanlık varsa bunun ortaya çıkarılması gerek. Bu şu anlama gelmez: İnsanlık kendini tekrar ediyor ve hep böyle gidecek! Bunu imlemez. Bunu önce ifşa etmek sonra da değiştirmek için bir şeyler yapmak lâzım. Bu konuda umutsuzluğa kapılmamak zorundayız. Bunu, yaşamak için yapmalıyız zaten.