Yazar-çevirmen Celil Denktaş: 'Fidel ve Küba, insanı temel aldı'

Emperyalizmin en büyük zaafı, gücünün sınırsızlığına inanmasıdır. Ancak, insan faktörünü dışlayan bir güçtür bu. Paraya ve zora dayanır. İnsan yalnızca zavallı bir araçtır, bir sömürü nesnesidir emperyalizm için. İşte burada kaybeder. Sosyalizmin şaşmaz kuralıysa insanı temel almasıdır. Burada kazanır.
Osman Çutsay
Cuma, 08 Nisan 2016 08:29

Küba’da devrimin yerleşmesi, 1989 sonrasındaki büyük karşıdevrim dalgasında sosyalizmin Avrupa’dan kazınmasına rağmen Fidel ve yoldaşlarının ayakta kalmayı başarması, hâlâ zihinleri kurcalamaya devam ediyor. Bir süre önce yayımlanan “Fidel Castro’yu Öldürmenin 634 Yolu” kitabının çevirmeni Celil Denktaş, yakından tanıdığı Küba’yı ve dünya kapitalizminin bütün çabalarına rağmen ortadan kaldıramadığı bu sosyalizm deneyimine büyük halk desteğini, daha doğrusu “devrimin kendini koruma mekanizmalarının gerçek temelini” bizim için yorumladı.

Fabiano Escalante’nin “Fidel Castro’yu Öldürmenin 634 Yolu” kitabını kısaca özetlemek gerekseydi, nasıl özetlerdiniz? Sizce bu kitap ve içeriği bugün nasıl bir anlam taşıyor?

Kitabın verdiği mesaj çok açık: Halkın desteğini almadan bir yere varamazsınız! Küba’da sosyalist devrim iktidara, evet silahla geldi. Fakat gerilla savaşının, kentlerdeki devrimci şiddetin arkasında hep yoksul halk vardı. Biliyorsunuz, başlangıçta bir avuçtular. Ancak kendilerine gelecek destekten oldukça emindiler. Nitekim savaşmaya başlar başlamaz bu destek gelmeye başladı. Çok kısa bir süre içerisinde kendilerinden misliyle güçlü, üstün bir orduyu yenmeyi başardılar. Elbette mücadele yalnızca dağlarda verilmedi. Hemen hemen tüm büyük kentlerde, pek çok farklı grup, görüş yeraltında ve yerüstünde bu mücadeleye katıldı. Grevler örgütlendi, üniversitelerde, mahallelerde büyük kitle gösterileri düzenlendi. Sonuçta faşist Batista, kendisine doğrudan bağlı polis gücünün ve ordunun kendisine sadık bir bölümünün arkasına sığındı. Çok güvendiği ABD de ona sırtını dönünce, başkanlığı bir kenara atıp kendi ülkesinden apar topar kaçmak zorunda kaldı. Devrim’in asıl başarısı bunu öngörebilmiş olması ve elbette ki, kararlı mücadelesiyle, iktidarı ele aldıktan sonra da verilen sözleri bir bir yerine getirebilmiş olmasıdır. Halk, sosyalizmin boş bir laf olmadığını ancak devrimcilerin mücadelesi sayesinde gördü ve inandı. İşte bu andan sonradır ki, Küba’da maya tutmuştur. Kitapta belgeleriyle anlatılmakta olan saldırılara başka hiçbir şekilde karşı konulamazdı.

Emperyalizmin en büyük zaafı, gücünün sınırsızlığına inanmasıdır. Ancak, insan faktörünü dışlayan bir güçtür bu. Paraya ve zora dayanır. İnsan yalnızca zavallı bir araçtır, bir sömürü nesnesidir emperyalizm için. İşte burada kaybeder. Sosyalizmin şaşmaz kuralıysa insanı temel almasıdır. Burada kazanır. Mesele, devrimcilerin bu ince ayrımı görebilmeleridir. Küba Devrimi bunu görebilmiştir. Bugün de bu şekilde ayakta duruyor. Yeni kuşaklara bu öğretiliyor. Küba’nın dünya devrimci pratiğine en büyük armağanı budur. Dün de böyleydi, bugün de böyle.

Kitap sanki 1960’ların, 70’lerin Küba’sından, bugünlerin Türkiye’sine açılmış bir pencere gibi. Evet, elbette ki olan bitenler aynı değil. Ama emperyalizmin sığ taktikleri, çapsız uşakları bize hemen aşina geliyor. Evet, “tarih tekerrür etmez”, insan dolap beygiri gibi aynı daire üzerinde dönüp durmaz. Ancak bunun böyle olmadığını gösterecek devrimci bir iradenin, bir müdahalenin de varlığına gereksinim vardır. Emperyalizm hâlâ bu abuklukları toplumlara dayatabilmenin rahatlığı içerisindeyse, bunun yegâne nedeni, bu iradenin bir araya gelememesidir.

ABD neden binlerce kilometre ötedeki ülkeleri işgal etti ve hatta sosyalizmle oralarda açık silahlı çatışmaya girip iktidarları yıkabildi de, burnunun ucundaki Küba’da çaresiz kaldı? ABD mi güçsüzdü, Castro ve yoldaşları mı çok güçlüydü? Siz bu sahneyi ve güçler dengesini nasıl yorumluyorsunuz?

Castro elbette ki güçlü. Çünkü gücünü halkın gerçek desteğinden alıyor. Yalnız bu desteğin oy sandıklarıyla falan bir ilişkisi yok. Küba Devrimi en büyük sınavını 1990’larda verdi. Sovyetler’in dağılması, sosyalizmin Doğu Avrupa’daki yenilgisi, aynı anda da ABD’nin artan saldırganlığı, Küba’ya karşı devrimin başından beri uygulanmakta olan ekonomik ambargonun daha da ağırlaştırılması, en acısı da kendisini sol zanneden bir yığın zibidinin içlerinin yağı eriyerek yaptıkları “sosyalizmin sonu” tahlillerine, ha bugün ha yarın diyerek Küba’yı da katmaları... Avuçlarını yaladılar tabii. Ama kimi, bugün bile vazgeçmedi. Nedense Küba’nın emperyalizme teslim olacağı günü iple çekiyorlar. O günü hiçbir zaman göremeyeceklerini anlayamadılar hâlâ. Zaten anlamalarını da beklemek boşuna. Çünkü insana inanmıyorlar. Küba’da devrimin ne anlama geldiğini kavrayabilmekten çok uzaklar. ABD’nin “gücü” gözlerini kör etmiş. Sosyalist devrimin insan yaşamına neleri kazandırdığını ayırt etmeleri zor. Onlar bol ışıklı vitrinler görmeyi, tüketim manyağı olmuş insanlarla sonu bir yere varmayan marka, moda tartışmaları yapmayı özgürlük sanıyorlar. Halbuki bir süreliğine gözlerini karartıp Kübalılarla birlikte yaşamaya cesaret edebilseler, gerçek gücün ne olduğunu anlayacaklar. Tabii art niyetlerini ve kibirlerini bir kenara bırakabilmeyi becerebilirlerse.

Bu kitabı, tekelci demokrasinin veya bir genelgeçer rejim olarak oligarşi diyebileceğimiz çağdaş kapitalizmin sosyalizmle imtihanı ve saldırıları olarak okuyabilir miyiz?

Kapitalizmin uzunca bir süredir hem ekonomik anlamda hem de ideolojik anlamda can çekişmekte olduğunu oligarşinin kendisi ilan ediyor zaten. Habire, “Durun yapmayın, bu açgözlülükle kendi kendimizi bitiriyoruz” mesajları verip duruyorlar. Ancak sosyalist devrim henüz bu yengiye damgasını vurmuş değil. Yirmi beş yıl önceki geri adım etkisini sürdürüyor. İnsanlar çoktan meşruluğunu yitirmiş olan burjuva demokrasilerinin yerine neyi koyabileceklerini henüz kestiremiyor. Kitap, beklenmedik bir şekilde sosyalizmi seçmiş olan ve bu yüzden de kazık yediğini düşünerek iyice zıvanadan çıkan emperyalizmin hedefi haline gelen bir halkın nasıl güçlü olduğunu anlatması bakımından oldukça eğitici. Belki de bugünlerde bizlerin en fazla gereksinim duyduğu şeye, özgüvene, kararlılığa vurgu yapması açısından tam zamanında çıktı. Sosyalizmin asıl gücünü, meşruiyetini nereden aldığını çok güzel gösteriyor.

Demokrasi gerekçesiyle ve özellikle de “sol liberalizm” üzerinden Avrupa’da sosyalizmin en azından şimdilik kökü kazınmış gibidir. Ama Küba ve hatta Latin Amerika’da tam tersi bir gelişme ve yeni sinyaller gözledik, gözlüyoruz. Siz bunu kitabınız çerçevesinde nasıl çözümlüyorsunuz?

Küba, ülkenin coğrafi yapısı ve diğer pek çok faktörün bir araya gelmesi, ya da gelememesi (!) nedeniyle dönemsel zorluklar yaşıyor. Ancak sosyalizm yolunda oldukça mesafe katettiği de bir gerçek. Temel insani kazanımlarda artık geriye dönüşü söz konusu olamaz. Ki, yukarıda da belirtildiği gibi bunun sınavını 90’larda verdi. Küba’nın başarısı yalnızca kendi ada sınırları içerisinde kalmadı. Özellikle Latin Amerika’ya yayılan devrimci dalga, hele emperyalizmin dünyada tek güç merkezi olarak kaldığını sandığı dönemde, ancak Küba’nın inatla direnmesiyle açıklanabilir. Evet, Latin Amerika dünyanın geri kalanından derin tarihsel, kültürel yapı farklılıklarıyla ayrılıyor. Bu nedenle de emperyalizme karşı koyuşun şekillenişi dünyanın diğer bölgelerine oranla çok daha hızlı olabiliyor.

Küba Devrimi’nin ilk yıllarında neredeyse tüm Amerika kıtası sosyalizme, komünizme karşı birlikti. Domuzlar Körfezi saldırısı, Amerika Devletler Birliği’nden (OAS) gelecek onaya güvenilerek tezgâhlanmıştı. Aradan otuz yıl geçti geçmedi durum tersine dönmeye başladı. Bugünse ABD artık koca kıtada yapayalnızdır. En yakın müttefiki Kanada’yla bile Küba’ya uyguladığı ambargo konusunda ters düşüyor. ABD firmaları, tekelleri artık eskisi gibi kıtada at koşturamıyorlar. Latin Amerika uzun zamandır ABD’nin arka bahçesi olma “ayrıcalığını” terk etti. ABD, Küba’nın rızası olmayan hiçbir ortak kararı, kıta ülkelerinin oluşturdukları ekonomik işbirliği örgütlerinden geçiremiyor. ABD’nin kendi içerisinde ambargoyu tartışmaya başlamasının, Küba’ya elini uzatmasının nedeni bu. Ya Türkiye’nin, Suudi Arabistan’ın, Katar’ın kendi aralarında Havana’da cami inşaatı yarışına girmelerine ne demeli? Kaç tane Müslüman var ki Havana’da? Neyse, bu başka bir konu. Ama ABD’nin, emperyalizmin, kapitalizmin gerilemesiyle de yakından ilintili aynı zamanda.

Sol artık Latin Amerika’da ciddi bir iktidar seçeneğidir ve emperyalizmin bununla baş edecek gücü kalmamıştır. Küba’nın bu gelişmede oynadığı rol, belirleyici olmuştur. Bundan sonraki aşama, sosyalist devrimlerin kıtaya yerleşmesidir ki bunun için de fazla beklemeyeceğiz. Dünyanın geri kalan bölgelerinde, özellikle de Avrupa’da, faşizmin yükseliyor gibi görünmesine pabuç bırakmamak gerekir. Genç nüfus artık kapitalizmin pespayeliklerini kaldıramıyor. Bu çok açık. Tek sorun içi geçmiş kuşakların hâlâ güç merkezlerinin, finans merkezlerinin dizginlerini ellerinde tutmaları. Ancak bu iktidar, yukarıda da altı çizildi, insanı dışlayan bir güç dengesi üzerinde durmaya çalışıyor. Dolayısıyla kendilerinin de farkında olduğu gibi, fazla bir ömürleri kalmadı. Elbette kendi kendilerine yok olup gidecekleri yok. Kuvvetli bir fiske gerekiyor. Ki, onun belirtilerini biraz dağınık da olsa yaşıyoruz.