Umutsuz ve çıkışsız kalmamak için: Tepeden Tırnağa İsyan Nâzım Hikmet

Enver Aysever’le yeni çıkan kitabı 'Tepeden Tırnağa İsyan Nâzım Hikmet' üzerine söyleştik. Ülke koşullarının büyük şair Nâzım’ın o günlerde yaşadıklarının benzerlerini bugün bize yaşatmasına ve hissettirdiklerine dikkat çeken Aysever, 'İnsan çaresiz kaldığında, ne yapacağını bilemediğinde, zulüm arttığında geri dönüp bizden öncekiler ne yapmış diye bakar. Burada en güçlü kaynak kuşkusuz Nâzım Hikmet’tir' diyor.
Görüşme: Fulya Girginer
Çarşamba, 25 Temmuz 2018 14:21

Enver Aysever’le yeni çıkan kitabı “Tepeden Tırnağa İsyan Nâzım Hikmet” üzerine söyleştik... 

Ülke koşullarının büyük şair Nâzım’ın o günlerde yaşadıklarının benzerlerini bugün bize yaşatmasına ve hissettirdiklerine dikkat çeken Aysever, “İnsan çaresiz kaldığında, ne yapacağını bilemediğinde, zulüm arttığında geri dönüp bizden öncekiler ne yapmış diye bakar. Burada en güçlü kaynak kuşkusuz Nâzım Hikmet’tir” diyor.

İşte sorularımız ve Aysever'in yanıtları... 

Neden yeni bir Nâzım Hikmet kitabı oluşturmak istedin? Seslenmek istediğin okuyucu kim?

Geçmişten bugüne, dünyanın farklı ülkelerinde birçok insan Shakespeare yazmak istemiş ve istemeye devam edecek. Shakespeare her çağın insanına, farklı okumalarla başka şeyler söyleyebilecek ve her çağa yeni sorular ve sorunlar karşısında yanıtlar üretip belki de yeni sorular taşıyabilecektir. Bunu bizim edebiyatımızda Nâzım için ve dünyanın başka ülkelerindeki belki başka isimler için de hissediyoruz. Bizden üç, dört kuşak sonrasında birisinin de yolunun Nâzım’a düşme ve Nâzım’ı yazma ihtiyacı olacaktır. Bu durum benden değil Nâzım’ın yapıtının gücünden doğar. Doğal olarak Nâzım’ın yaşadığı dönemin siyasetini, toplumsal yapısını anlamak, Nâzım’ın dünyayı okumaktaki becerisinden yararlanmak ve bize bugün yeni durumlar doğarken, ne yapmıştı, ne yapılabilir sorularına yanıt verebileceğini düşündüğümüz için Nâzım’a gideriz. Ben gittim, benden öncekiler gitti, benden sonrakiler de gidecek.

Burada belki soruyu derinleştirip peki sen Nâzım’a ne getirebilirsin diye sorabilirsin. Yarın bir gün yeni Nâzım okumaları yapacağım zaman, bu edindiklerim bana katkı sağlayacak, Nâzım okumaları yapacak olan insanlar için de benim bakışım katkı sağlayacak diye umuyorum açıkçası.

Nâzım Hikmet üzerine çok çalışma yapıldı ancak yapılan çalışma ya da kitapların önemli bir kısmının hatırat şeklinde, tanıklık şeklinde olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla, genellikle Nâzım’a dair bir parçayı anlatıyor tanıklar. Kemal Sülker’den Vâlâ Nureddin’e kadar farklı isimler Nâzım’ı bize derli toplu anlatmışlar ve hepsini okuyarak çok şey öğrendik. Bunları tabii ki okumak lazım. Ama asıl kritik olan, yani yeniden kalem oynatacak olanlar için Nâzım’ın yapıtıyla karşılaşınca Nâzım’ın yapıtının sendeki karşılığı oluyor.

Aslında benim iddialı olarak yaptığım şey şudur, “bence Nâzım Hikmet” diyebilme cesaretidir. Bence Nâzım Hikmet diyebilme cesareti bence herkesin hakkıdır aynı zamanda. İnsan elbette böyle bir şeyde yanılgı riski almaktadır. Ama ben kendi payıma, bu 300 sayfaya yakın kitapta her şeyi tartışmaya açığım. Belki yorum farklılıklarım olabilir ama temelde yanılmadığımı düşünüyorum; Nâzım’ın komünistliği, Türkçe’ye bakışı, genelde sanat, özelde edebiyat teorisi ve tiyatroya bakışı, hayatındaki her şeye tutkuyla, iştahla yaklaşması ve bir taraftan da zaman zaman çocuksu kırılganlıkları… Yani bir taraftan koca yürekli bir komünist, tüm dünyayı kavrayan, değiştirme arzusu duyan ve bunu coşkun bir çağlayan gibi yaşayan; her an her söylediği neredeyse şiir olabilecek kadar güçlü bir deha, öte taraftan da büyük haksızlığa uğramış bir çocuksu tarafı var. Bunun içinde iyisi ve günahıyla bir insan var. İşte o insanı anlamaya çalıştım. 

Kitabın başlığına gelecek olursak, “Tepeden Tırnağa İsyan Nâzım Hikmet.” Ne dersin, Nâzım’ı tanımlayan durum isyan mı?

İsyan Nâzım’ın pek çok sıfatından sadece biri olabilir ama hak eder isyan sıfatını.

İsyan sıfatını dar bir anlamda düşünmüyorum ben, geniş anlamıyla bakmak lazım. İnsanlığın gericilikle mücadelesinde o deli gömleğini yırtan, asla kabul etmeyen ve bunun için hayatının her aşamasında bedel ödemek zorunda kalan birisinin tabii ki cesareti tartışılmaz. Tepeden tırnağa cesaret de desek yanlış olmaz. Ama düzen değiştirme insanın düşünsel anlamda da bir isyanının göstergesidir. Yeni insan tipi yaratılacağına inanmak ve eskinin dayatmasına karşı özellikle şiir gibi önemli bir sanatta isyanın tonunu da bularak dillenmek tabii çok önemli. Ötesinde, karşılaştığı durumlara da isyan ettiği oluyor Nâzım’ın. Kimilerinin yazgı diyeceği yaşamının akışındaki durumlara da isyan ediyor. Hayatının genelinde neresine baksak ele avuca gelmez, boyun eğmemiş, itirazını hep diri tutmuş, en zor gününde bile, hatta bazen acılı kederli, umudunu yitirmiş günlerde bile isyandan vaz geçmiyor Nâzım. Yani şu ayrımı yapıyor bir yanıyla, insan bazen direncini yitirip mücadele gücünü kaybedebilir, ama toplumsal görevini yerine getirirken bu izlenimi ortaya koyacak yapıtlar veremez. Burada çelişki gibi duran şey aslında bir çelişki değil görev bilincidir. Mahpushanede 13 yıl mahpus yatmışsın, cezayı verenler de dâhil olmak üzere herkes senin suçsuz olduğunu biliyor, dünya biliyor suçsuz olduğunu ve buna rağmen bir şey değişmiyor. İnsan burada umutsuz olabilir, insan burada hatta zaman zaman tamam kardeşim bu iş bitti, ömrüm burada son bulacak da diyebilir. Ama yapıt vermeye kalktığı zaman o durumu bile başka bir hale dönüştürerek olması gerekeni yeniden yaratıyor. Ve o isyankâr dili; reddeden, kabul etmeyen, boyun eğmeyen dili hep koruyor. Hayatına baktığımızda da, zaman zaman içlense de, kederlense de, haksızlıktan dolayı yenik düşmüş gibi olsa da Nâzım boyun büktü ve başına gelenleri kabul etti diyemeyiz. Bunu niye diyemiyoruz, o dedirtmiyor, hayatı dedirtmiyor bunu. Pek çok örnek verebilirim. Yani soylu bir aileden gelmesine, konforlu bir hayatı sürdürmesine rağmen, suya sabuna bulaşmadan vaziyeti idare edebilecek olmasına rağmen Anadolu’ya gitmek istiyor. Kuvva’cılarla yan yana oluyor, sonra Spartakistlerden etkileniyor ve yolu belki Almanya’ya da düşebilecekken Moskova’ya, Sovyetler Birliği’ne gidiyor ve yeni insanı tanıyor. Sonrasında bu öğretinin hem ideoloğu hem de yürütücüsü, yaşayıcısı haline geliyor ve bunu yaşamına getiriyor. Türkiye’ye döndüğü zaman da kurulu düzene eyvallah demiyor, hapse giriyor, yapıt vermekten vaz geçmiyor. Mektuplarını okuduğunuz zaman adam dışarıda günlük işe gidermiş gibi, para kazanmaya çalışıyor ve sürekli ürün veriyor. İnsanlarla ilişkilerini kuruyor. Hayattan tecrit edilmeye isyan ediyor bu sefer, buna direniyor. Mahpusta umudunu yitirmiş olan insanlara, belki de zor durumda olabilecek insanlara, ya da zor durumda olmasalar bile çıkışı tam görememiş insanlara, gençlere, harp okulu davasında A. Kadir’in içinde olduğu çocuklara yön gösteriyor. Kemal Tahir’e ustalık ediyor. Raşit Kemali’ye (Orhan Kemal) ustalık ediyor, Balaban’a ustalık ediyor. Yani yaşamı orada da kabullenmiyor, reddediyor, itiraz ediyor. Nihayetinde Türkiye’de mahpus bittikten sonraki süreç yine önemli ama o sırada bence en önemli gösterge şudur; bir adım öncesinde, hapse girmeden önce, cumhuriyeti kuran kuşakların yarattığı edebiyata ve o kültür ortamına itiraz ediyor, “Putları Yıkıyoruz” diyor. Ve en çok tartışıldığı üzere, Stalin’le kavga etti mi, etmedi mi meselesine geldiğiniz zaman da benim verdiğim cevap çok açık; Nâzım Hikmet düzeyinde bir sanatçı, karşısında kim olursa olsun tamamen kabullenmez. Orada da itiraz eden, orada da tartışan tavrını koruyor ama komünist olarak, bunu koruyarak, komünizme inanarak bunu sürdürüyor. Bu konuda da ilericiliğini koruyor. Kısaca hayatın her alanında bunu yapıyor. Bu da, aslında, komünizmi ne kadar içselleştirdiğinin önemli bir göstergesi. Bence o süreçte, genç Sovyet rejimi, sanatçılarıyla yaşadığı süreçle de deneyim kazanıyor ve öğreniyor. Belki, bugün hepimizin yaşamayı umut ettiğimiz bir komünist dünya doğarsa, bu deneyimden de faydalanmış olacağız. Sanatçı nereye denk gelir, sanatçı toplumun hangi meselelerinde, hangi sinir uçlarında irkiltici olur. Zaman zaman yaramazlık, zaman zaman oyunbozanlık yapar. Zaman zaman belki de kavga çıkarır. Bu deneyime de sahip olunması noktasında Nâzım’ın büyük payı var. Nâzım ayrıca Dünya Barış Örgütü de başta olmak üzere dünyanın pek çok tarafında insanlık için mücadele ediyor, bu da bir isyan. Batının hegemonik yapısına rağmen bir Sovyet sanatçısı olma tavrını koruyor, bunun da üzerinde düşünmek gerekir. Tarafını belli ediyor, bundan vaz geçmiyor. O yüzden Nâzım’ın sanatçı ruhunun isyankâr olduğunu görmezden gelemeyiz. Bunun altına cesareti, bunun altına romantiği de koyabiliriz.

Elimizdeki kitap biyografi olarak sınıflandırılmış olsa da roman kurgusu ve dili ile akıyor. Cümleler ise içten ve neredeyse konuşurmuş gibi.  Nâzım Enver Aysever’in sesini almış veya Enver Aysever Nâzım’ın şapkasını takmış diye tanımlayabilirim. Bu anlatım tercihi hakkında konuşmak isterim.

Bir kitabı yazmaya niyetlendiğinizde sizi oraya doğru yönelten çeşitli gerekçeler vardır. Bunların çoğu da yazarın başkasına açıklamak zorunda olmadığı kendince gerekçelerdir. Bazen rastlantı da bu işin içinde oluyor. Bir Nâzım yapmaya niyetim vardı ama biyografi olarak yola çıkacağımı düşünmemiştim.

Daha önce de söyledim, 101 parçada Nâzım gibi, özgün başka bir şey yapmak istiyordum. Başka bir tatta paragraflar oluşturmak istiyordum fakat işin içine girince o yöntemin yapmak istediğimin uzağında kalacağını ve o yöntemin benim anladığım anlamda Nâzım’ı anlatmam için sınırlı bir teknik sunacağını gördüm ve hemen ondan vaz geçerek biyografiye yöneldiğimi fark ettim ve buna da sahip çıktım. Buna sahip çıkarken bir yol tercih etmem gerekiyordu. Deneyimli bir yazar, yeni arayışlar içinde olsa da ne yapamayacağını bilen yazardır bence. Ben de ne yapmamam gerektiğini hissederek denemecilikteki deneyimimi, merakımı, sevgimi, romancılıktaki arayışımı, deneyimimi birleştirerek okurla bir yandan söyleşen, yalınlaşan öte yandan da romancılığın getirdiği okuma lezzetini de yanına alan bir tutum takındım. Bunu asla zorlayarak yapamazsınız, bu sizin ya yazar kişiliğinizde vardır, ya da yoktur. Şu yolu tutayım diye zorladığınız zaman zaten o iş pek de okura geçmez. Roman sanatını seven, edebiyatçı olmanın gereğini kendi içinde taşıyan bir kimse olarak bunu yapmaya gayret ettim. Ve burada okura tuzaklar kurmak, zorluklar çıkarmak yerine okura okuma bağlamında benimle birlikte hareket edebileceği bir yol açmak, ama bunun içinde benden sonra da merak ettiklerini tartışabileceği bir kaynakça sunmak istedim.

Okurun, kitabı, dipnotlarla, akademik bir çalışma gibi değerlendirmesini değil, bir romancı tavrıyla hissetmesini ve benimle yürümesini istedim. Görevimin, bir yandan keyifli bir tartışmayı sürdürmek, edebi bir lezzeti tatmak ve bunların sonucunda okurun Nâzım’la benim eksenimde buluşması ve eğer mümkünse yoluna da devam etmesi olduğunu düşünüyorum. Bu konuda da kitap çıktığından bu tarafa başarılı bir sonuç aldığımı görüyorum. Bundan birkaç hafta önce konuşsak bunu bilemeyebilirdim. Bu süreçte, sevdiğim saygı duyduğum değer verdiğim birçok büyüğüm, yaşıtım ve küçüğüm olmak üzere farklı deneyimlerle, Nâzım’a kafa patlatmış insanlarla yan yana oldum, değerlendirmelerini aldım. Öte taraftan imza günlerinde okurla karşılaştım. Şu ana kadar beni mahcup edecek bir durumla değil, benimle çok iç içe olan bir okur kitlesiyle karşılaştım.

Külliyata bir eser eklemek risk barındırmıyor mu senin açından?

Tabii burada şöyle ilginç bir durum var. Nâzım’ı yazarken birçok şeyi de göze almış oluyorsunuz. Herkesin kafasında kendince bir Nâzım olabilir, o Nâzım’ları da tartışır halde oluyorsunuz. Kimi kendi Nâzım’ı ile sizinki arasında mesafe görüp tepki de duyabilir. Kimi de sizinki ile birlikte kendi Nâzım’ını derinleştirmiş ve biraz daha başka bir bakış kazanmış olabilir. Bu bağlamda benim açımdan da iyi bir deneyim oldu. Okurla birlikte kitabın geliştiğini görüyorum. Teknik olarak açıkçası edebiyatçı duygumu, edebiyatçı kimliğimi varsa bu konudaki becerim, yeteneğim onu okura taşımak isterim. Duygum bu.

Önceki sorumun bir parçasına geri dönmek istiyorum. Nâzım gibi hissetmiş olma durumuna...

2018 Türkiye’sinde yaşıyoruz, karşımızda dünyada hatırı sayılır sıralamaya girebilecek bir zalim iktidar var ve eğer aydınlanma sorunu ve kaygısı güdüyorsak ya boyun eğip kabul ederiz bu durumu ya da Nâzım Hikmet’in hissettiği duyguları zaten hissederiz. Maalesef memleketimiz Nâzım’ın o günlerde yaşadıklarının benzerlerini bugün bize hissettirme noktasında pek güçlük çıkartmıyor. Bu duygu edebiyattan, yaratıcılıktan bağımsız olarak bir aydının, düşünen bir insanın ya da aydınlanmaya gönül vermiş, kaygı duyan bir insanın temel duygusu olmalı.

Gezi’den bu tarafa Boyun Eğme derken, Nâzım Hikmet olunmalı derken insanlara hem bir yöntem öneriyoruz, hem de aslında bir durumu tarif etmiş oluyoruz. Yöntem öneriyoruz derken, insan çaresiz kaldığında, ne yapacağını bilemediğinde, zulüm arttığında geri dönüp bizden öncekiler ne yapmış diye bakar. Burada en güçlü kaynak kuşkusuz Nâzım Hikmet’tir. Böyle hissetmemize bir neden bu. İkincisi, oraya bakmakla birlikte takınacağınız tutumu günün koşullarıyla yeniden biçimlendirirken o referanslarla tartışırsınız kendi içinizde. Bu tavır, Türkiye’de aydınlanmaya inanan, aydın sorumluluğu taşıyan kişinin birazcık hakikati varsa zaten mecburen karşısına çıkar. Bir de tabii, sanatçı olarak, sanatsever olarak Nâzım Hikmet’i içinde hissetme meselesi var. Örneğin Memleketimden İnsan Manzaraları, Anadolu’da yazılmış en az bir İlyada, en az bir Odysseia kadar büyük bir destandır sözgelişi. Dolayısıyla bir geleneğin, bu kadar büyük bir yapıtın karşısında olduğunuzu anlıyorsunuz. İnsanlığa bir başyapıt verilmiş ve biz o başyapıtı ana dilinden okuyup o kültürün devamı olmaya çalışıyoruz, en azından duygu olarak.

Nâzım’ın aşk şiirleri de başyapıttır, düz yazıları da son derece etkileyicidir. Belki bütün yapıtları içerisinde en az öne çıkanı ama yine de hatırı sayılır değeri olan tiyatro oyunları vardır. Hatta Nâzım bugün yaşasa iddia ediyorum ki sosyal medyayı da kullanacaktı, televizyoncu da olacaktı, yani Nâzım hayatın her alanında olacaktı, geri çekilen, sırça köşkünde oturan bir aydın olmayacaktı. Örneğin radyoculuğu var. Yeniliğe açık, bu olanakları da kullanabilecek bir Nâzım Hikmet olduğunu, tutucu olmayan, her türlü yenilik karşısında heyecan duyan bir insan olduğunu biliyoruz. Nitekim tiyatrodaki yeniliklerden çok etkilenmiş, teknikten etkilenmiş. Eminim bugün Nâzım Hikmet olaydı bize başka bir şey sunacaktı, teknolojiden, yeniliklerden de faydalanarak üretecekti. Ama şunu biliyoruz, bütün bunları, komünist bir insan olarak yapacaktı. Öğretisine mutlaka yeni katkılar yapacaktı, çağın ilişki ağına bakacak, yeni örgütlenme biçimlerinden faydalanacaktı ama temelde insanların eşit, adil, kapitalizme karşı mücadelesi noktasında en önde saf tutacaktı. Ve yaratısını da buraya oturtacaktı. Ben Nâzım’ı böyle anlıyorum.

Nâzım’ın aşkları kitabın omurgasını oluşturuyor. Nâzım’ı kanlı canlı bir insan olarak anlama çabası ile yürüyor süreç. Belli ki bu konu sana dert olmuş ve üzerinde çok düşünmüşsün. Ne dersin, bu bahis kapanır mı artık?

Bu tartışma kapanmaz, kapanamaz. Bana pek çok kimse Nâzım’ın tarafından bakıp Nâzım’ı korumuşsun diyor. Evet, Nâzım’ı koruyorum. Nâzım’ı korurken Nâzım’a nesnel davranmayarak korumuyorum ki, Nâzım’ı esirgeme duygumun kaynaklarını da söylüyorum ve Nâzım’ın o kadınlarla bulunduğu ilişkilerde Nâzım’ı aklamak isteyen bir kollama yapmıyorum. Bir büyük sanatçının büyük dramlar içinden geçerken düşünsel, duygusal olarak, isteyerek ya da istemeyerek yaşadığı çalkantıları ortaya koyuyorum. Ama bunların sonucunda da ağır bir faturayı Nâzım’a çıkartmak istemiyorum. Bunu yaparken herkesle tartışmaya da hazırım.

Ben dâhil hiç kimse Nâzım’ın hayatının tamamına kefil olamaz. Ben dâhil hiç kimse hayatının tamamının tutarlı bir bütünlük içerisinde olduğunu söyleyemez. Ben, Nâzım’ın, eksiği, gediği, ne varsa topyekûn hepsiyle birlikte kavranması gerektiğine inanıyorum. İnsan dediğimiz varlık nihayetinde böyle bir varlıktır. Bu tartışma bitmez.

Bu tartışma Nâzım’ın komünistliğine dair bir tartışma değildir. Bu tartışma Nâzım’ın değerlerine dair bir tartışma da değildir.  Bu tartışma Nâzım’ın sanatçılığına yönelik bir tartışma değildir. Bu tartışma Nâzım’ın kötü bir insan olduğunu belgeleyebilecek bir tartışma hiç değildir. Dolayısıyla ben buralardan bakıyorum. Nâzım’a sövmek isteyenlerin çoğu da zaten oradaki kadınların duygu dünyasını kavramak için değil, ağırlıklı olarak komünizm düşmanlığından dolayı bunu yapıyorlar. O yüzden de sağlıklı bir tartışmaya dönmüyor. Yarın bir romancı arkadaşımız çıkıp incelikli bir şekilde başka yerden tartışır, biz de şapka çıkarırız, bunun önünde de bir engel yok. Ama başkalarının tartışmak istediği bağlama gidecek kadar da aptal değiliz. Çünkü bir tane Nâzım var, o bir tane Nâzım’ı da birtakım yarım akıllıların eline oyuncak verecek halde değilim. Bunun da altını çizmek istiyorum.

Kitap söyleşisini başka kurumlarda da yapabilecek durumdasın, popüler bir sanatçısın. İlk söyleşiyi Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde yaptın. Bu tercihin bir sebebi var mı?

NHKM Türkiye’de açılan irili ufaklı kültür merkezlerinden biri değil. Nitekim bu kitabın ilk toplantısını NHKM’de yaptım ve çok güzel bir gün oldu. Nâzım dostları geldi, benim dostlarım sayarım hepsini. Çok açık, sonuç itibariyle Nâzım’ın bütün yönleriyle irdelenmesini sağlayan bir yapı NHKM. Öte taraftan Nâzım’ın ideolojik durumunu doğru tarif eden ve bunu kendisine hedef sayan, ideolojik ortaklığı olan bir yapı. Dolayısıyla Türkiye’de Nâzım Hikmet’i en derli toplu, en doğru anlayan insanların yönettiği bir merkezden söz ediyoruz. Şimdi bu iddialı gibi mi duruyor? Sadece o insanlar en derli toplu, en doğru anlıyor demiyorum ama kurumsallaşmaya çalıştılar diyorum. Elbette ki Nâzım’ı milyonlarca insan iyi anlıyor ama Nâzım’ın komünist tarafı burada da ayrıca bir önem taşıyor. Bunu yok sayarak Nâzım’ı zaten anlayamayız, tarif edemeyiz. O halde benim de, Nâzım Hikmet üzerine kalem oynatan birisi olarak yolumun kolay düşeceği bir yer. Doğal bir tercih bu. Katılımın ne oranda olduğunu görünce anlıyoruz ki insanların da bu konuda kafalarında bir soru işareti yok. Belki şunu söyleyebiliriz, NHKM arkasındaki siyasi partiden daha çok kitleselleşmiş bir yer. Farklı siyasi partilerdeki insanları da çeken bir yer, bu önemli. Çünkü bir siyasi parti ile anılmaktan çekinen ya da henüz orayı keşfetmemiş olanların da bu yolla tanışmasını da sağlıyor. Bunun da altını çizmek isterim aslında. Bu önemli bir detay.