SÖYLEŞİ | Ayça Öztorun'la edebiyattan sinemaya, yaşamdan siyasete…

Barış Derneği üyesi İsmail Hakkı Öztorun'un kızı, yazar Ayça Öztorun, edebiyattan sinemaya, yaşam ve siyasete pek çok konuda görüşlerini soL'a anlattı: Ben bizim taraftayım. Hayata soldan bakan bir dünya görüşündeyim. Daha insanca yaşanacak bir dünya yaratma çabasında olanlara selam olsun.
Uğur Pişmanlık
Çarşamba, 19 Haziran 2019 10:50

Yazar Ayça Öztorun'la edebiyattan sinemaya, yaşam ve siyasete uzanan bir söyleşi gerçekleştirdik. 12 Eylül'ün kapattığı ve yargıladığı Barış Derneği'nin yöneticilerinden İsmail Hakkı Öztorun'un kızı Ayça Öztorun 'Bu düzen yürümeyecek. Haklı olanlar bir gün mutlaka daha eşit ve özgür bir düzen kuracaklar' diyor.


Ayça biraz yaşamından söz eder misin?

Adana Kozan doğumluyum. İki çocuk annesiyim. Hemen 'anne' diyorum, annelik çok kutsal olduğu için. Bir kızım bir oğlum var. Öykü ve roman yazıyorum. Bir sinema filmi denemem oldu. Dönem dönem senaryo yazıyorum. Tabi gururla her yerde söylüyorum bunu; 12 Eylül darbesinin kapattığı Barış Derneği yönetim kurulu üyesi olan İsmail Hakkı Öztorun'un kızıyım. Bir devrimcinin kızıyım. Adanalıyım. Çukurova topraklarından yoğurularak gelmeye çalışan bir insanım. Adana'nın dokusuyla beslenmiş bir insanım. Gelenekçi değilim ama yaşadığım toprakların izlerini taşıyan bir insanım. Bu nedenle romanlarımda yöresel ağız kullanırım.

Peki yazma sürecin nasıl başladı?

Yazma sürecim, Uğurcuğum, seninle başladı. Seninle biliyorsun yıllardır bir dostluğumuz var, ta lise dönemlerinden bu yana. Çok okuyan bir babanın, yazan bir babanın kızıydım. Zaten çocukluğumuzdan beri bizim çok ilgimiz vardı. Edebiyatta da, Türkçe derslerinde de kompozisyonlarım çok güçlüydü. Ondan sonra yollarımız seninle kesişti. Sürekli dergi alışverişleri, kitaplar üzerine konuşmalar yapardık.

Sen babamın anısına Barış ve Aydınlanmaya Adanmış Bir Yaşam: İsmail Hakkı Öztorun kitabını yazmaya başladın ve katkıda bulunmamı sağlayarak beni de kitaba dahil ettin.

Kitap, Barış Derneği tarafından yayınlandı. Barış Derneği’nin İstanbul’daki genel merkezinde Şair Ataol Behramoğlu ve Tarsuslu ressam Ekrem Kahraman ve Doğan Görsev’in de katıldığı anma etkinliğinde kitap imza günü yaptık.

Senin de yönlendirip, yüreklendirmenle yerel gazetelere makale ve dergilere de öyküler yazmaya başladım. Böylece yazı serüvenim de başlamış oldu. Yaşadıklarım ve gözlemlerim beni öykü ve roman yazmaya itti.

'BARIŞ DERNEĞİ BENİM ONURUMDUR'

Şimdi hem Barış Derneği’nden hem de babandan bahsettin. İsmail Hakkı Öztorun 1977 Adana milletvekiliydi. Aynı zamanda Barış Derneği üyesiydi. 12 Eylül darbesinde babanla birlikte pek çok insan yargılandı. CHP milletvekili Kemal Anadol, Nedim Tarhan, Büyükelçi Mahmut Dikerdem, Ressam Orhan Taylan, şair Ataol Behramoğlu, sinema oyuncusu Tarık Akan ve pek çok isim bu babanla birlikte yargılananlar arasındaydı. Barış Derneği’ne dair ne söylemek istersin?

Barış Derneği, savaşsız ve sömürüsüz bir dünyayı savunuyordu. Çünkü sömürünün olmadığı yerde savaş olmazdı. Kapitalizm savaşlardan besleniyor. Uluslararası silah tekellerinin kâr hırslarına ve halklar arasında çıkarttıkları savaşlara karşı barışı savunuyordu. Türkiye'de Barış Derneği, sürekli baskı ve engellemelere uğratıldı. Savaşların ortadan kaldırılması gerekiyor. Bütün dünyada barış egemen olmalıdır. Kısacası Barış Derneği benim onurumdur. Türk aydınlarının ve bütün gelecek nesillerin de onuru olduğunu düşünüyorum.

Peki, babandan biraz söz etmeni istiyorum. Yani sende bıraktığı izler, onun mücadelesi, ödediği bedel…

Babam benim sol yanım. Yani, baba dediğim zaman içim titreyerek konuşuyorum. Çünkü onu unutamadım, bende çok derin izler bıraktı. Babamı, baba olarak on iki- on üç yaşıma kadar çok iyi tanıdığımı düşünürken bunca yaşıma geldikten sonra hâlâ daha tanıyamadığım durumlar olduğunu; kişiliğinin, karakterinin çok farklı olduğunu karşıma çıktıkça daha da bir hayranlık duyuyorum. Örneğin; Aydınlığa Adanmış Bir Yaşam'da, arkadaşları onun hakkında, özellikle Erdal Atabek bir yazı yazmıştı. Onu okuyunca "Aa, babamın bu yanı da mı varmış?" diye beni çok şaşırttığı olmuştur. Ama babamın en gurur duyduğum yanı kararlı, mücadeleci ve devrimci olmasıdır. Barış Derneği üyesi ve TKP kökenli olmasıdır. Bunun dışında babamı maneviyatım olarak görüyorum.

'ÇUKUROVA ÖYKÜLERİYLE BÜYÜDÜM'

Peki, sonra senin Gökte Yıldız Yerde Ateş adlı ilk kitabın çıktı. Bu bir roman. O romanın hakkında neler söylemek istersin?

Gökte Yıldız Yerde Ateş hakkında çok şey konuşmam gerekiyor benim aslında. Roman gördüğü ilgi nedeniyle ikinci baskısını yaptı. Fakat bu romanla ilgili bir sorunum oldu. Dönem dönem Bana, “Yaşar Kemal'in Yer Demir Gök Bakır'ından mı esinlendin, aynı ağzı mı kullandın” gibi bazı sorular sordular. Oysaki Gökte Yıldız Yerde Ateş romanımdaki konu çok daha farklıdır. Benim annem bir ağanın kızıdır ve orada yaşanılan olaylardan esinlenerek aldım. Örneğin; oradaki direnişçi Arif dedemin çiftliğinde tutmaydı. Onları görerek, ondan esinlenerek, biraz da hayallerimi katarak bir kitap çıktı ortaya. Tabii beni Yaşar Kemal'e benzetmeleri benim için müthiş bir onur da Yaşar Kemal'in keşke kaleminin tozu olabilsek. Benim için çok büyük bir ustadır. Fakat Yaşar Kemal'le benzerliği olabilir çünkü biz Çukurova topraklarında büyüdük. Ben, dedemden, ninemden, çevremden duyduğum öykülerle; anlattıkları efsanevi Çukurova öyküleriyle büyüdüm. Biz kendi yöremizin dilini konuştuk. Yaşar Kemal'le benzerlik burada vardır. Romanlarımızda bir benzerlik yok.

Sanıyorum Yer Demir Gök Bakır isminden bir çağrışım yapıldı.

Evet, çağrışım yaptı. Uğurcuğum hatırlarsan, Gökte Yıldız Yerde Ateş romanının isim babası da bir bakıma sensin.

Ben kitabı okuduğumda, özellikle romanın sonuna geldiğimde sana birkaç isim yazmıştım. O isimlerden biri Gökte Yıldız Yerde Ateş'ti. Sen bu olsun demiştin.

Evet tam da dediğin gibi oldu.

Peki, sonra birkaç kitap daha çıktı: Çiçek Vadisi.

Çiçek Vadisi, bir cortlak hikâyesi. Bu bir kara mizah. Çukurova komedisinden, yani Çukurova’da yaşanan olayların komedi, kara mizah haline getirerek çıkardığım bir kitaptır. Daha sonra ben onu senaryoya çevirdim. Sinemaya uyarlanması için birçok teklif aldım. Ben bunun uzun metrajlı ve eski Türk sineması tadında olmasını istediğim için o senaryoyu kimseye veremedim. Hâlâ bekletmekteyim. Çiçek Vadisi, genç, kimsesiz bir çocuğu anlatır. Kasabanın büyüttüğü ve babasının İngiltere'de olduğunu iddia eden bir gencin başına gelen olayları konu alır. Şimdi ikinci baskı olarak çıkacak. Onu da İngiliz'in Evladı diye, kitabın adını değiştirerek yayınlayacağız.

Sevdalar Her Dildedir şiir kitabın var bu arada.

Evet, şiir konusunda çok deneyimli olduğum söylenemez. Profesyonel olduğum söylenemez. Şiir kitaplarını çok seviyorum. Örneğin; Nâzım zaten ruhumun yarısı diyebilirim. Can Yüceller, Özdemir Asaflar, Cemal Süreyalar, Ahmet Arifler, Hasan Hüseyinler… Biz bunlarla büyüdüğümüz için şiir okumayı çok seviyorum. Dönem dönem şiir yazıyorum. Bir tane kitap çıkarayım dedim. Daha sonra Ataol Behramoğlu Amcayla, bir gün oturuyoruz, ona Şahmeran'ın Vasiyetidir diye bir şiir okudum. Ve çok hoşuna gittiğini söyledi. Herhalde Şahmeran'ın Vasiyetidir adlı şiir kitabını çıkaracağım. Ama şiir benim işim değil, benim alanım roman ve öyküdür.

'TÜRKİYE ŞU ANDA GİTMİYOR, BİTİYOR'

Peki, biraz edebiyatın dışına çıkalım. Türkiye'deki genel siyaseti ve ülkede ne olup bittiğine dair ne söylemek istersin?

Ülkede olan yok da, bitenlere dair çok şey anlatılabilir aslında.

Türkiye nereye gidiyor yani?

Türkiye şu anda gitmiyor, bitiyor. Öyle de diyebiliriz. Bu kapitalist sömürü sistemini zaten gözle görülür, elle tutulur bir şekilde yaşıyoruz, hissediyoruz. Halkın mutsuzluğundan en azından anlayabiliyoruz. Toplum mutsuz. Suç oranları arttı. Açlık sınırı hat safhada. İnsanlar artık evlerine fileyi doldurmayı bırakın, ekmeğini alıp gidemiyor. Böyle bir sistemde kesinlikle böyle piar yaparak bir yerlere götüremezsiniz, taşıyamazsınız. Vizyonunuzu, vitrininizi süslü tutuyorsunuz ama vitrinin arkası bomboş. Bu düzen yürümeyecek. Haklı olanlar bir gün mutlaka daha eşit ve özgür bir düzen kuracaklar.

'HALKI EZEN VE SÖMÜRENLER ENİNDE SONUNDA GİDER'

Bu gerici karanlık süreçten nasıl bir çıkış umuyorsun? Ne olmalı, ne yapılmalı?

Yani o kadar çok şey var ki anlatılacak. Gerici karanlık süreçten çıkış dediğimiz zaman ilk aklımıza gelen kültür ve sanat olur. Kültür ve sanatı yok ettiler. Aklımıza gelen, habercilik olur. Haberciliği yok ettiler, hep yandaş habercilik var. O kadar çok şeyi sekteye vurdular ki. Burada kurtuluş sosyalist düşünceye sahip insanlar sistemli bir şekilde örgütlenerek siyasi platformda kendilerini göstermesi ve direnerek, bu düzenden bir çıkış yolu bulacaklarına inanıyorum. Çünkü halkı ezen ve sömüren sistemler eninde sonunda gider.

Peki siyasi olarak kendini nerede görüyorsun? Nasıl tanımlıyorsun?

Dönem dönem sosyal ağlarda da yazmışımdır. Tabii tam olduğumu düşünemiyorum da, ben elbette ki sosyalistim. Yani sosyalist düşünceye sahibim. Sosyal demokratlarda eleştirdiğim, çok yanlış gördüğüm, zihniyetlerine karşı çıktığım birçok olay var. Konuşulacak o kadar çok şey var ki burada anlatsam herhalde toplum şaşar kalır. Eleştirdiğim çok olaylar var.

Avrupalı sosyal demokratlar, Türkiye’dekileri sosyal demokrat olarak saymıyor. Dolayısıyla Türkiye soluna, sosyalist hareketine baktığında, yani derli toplu, insanları örgütlü mücadeleye yönlendirebilen, siyasi olarak ilkeli duruşu olan, kendine yakın hissettiğin bir siyasi yapı var mı? Ne düşünüyorsun?

Tabii ki var. Türkiye Komünist Partisi'ni kendime çok yakın buluyorum. Örnek gösterecek olursak Maçoğlu'nun yaptığı belediyeciliği görüyorsunuz. Yani masalsı bir şey mi anlatılıyor, bu gerçek mi diyorsunuz. Duygulanıyorsunuz. İstediğiniz her şey eşit şartlarda, çalışa çalışa, kazana kazana yürüyen bir belediyecilik var orada.

Dersim Belediyesi, yani komünist başkanın yaptığı örnekler bu ülkede çoğaltılsa, toplumda bir sorgulama, bir değişim olur mu?

Bir Dersim belediyesiyle toplumun belirli bir kesimi sorgulamaya başladı bile. Yani elbette ki, umuyorum ki çoğala çoğala belediyeler bu düzeye gelsin. Örnek belediyecilik işte orada desinler.

Bundan sonraki projelerine geçmeden önce, senaryosunu yazdığın ve bir festival filmi olarak çekilen Görüş Günü filmin vardı. Babanın yaşam öyküsünden bir kesit. O film üzerine ne söylemek istiyorsun?

Evet, Görüş Günü bir festival filmiydi. İstediğimiz ilgiyi de gördü. Zaten o filmde sen de yer aldın Uğurcuğum. İlk defa Aratos dergisinde yayınlanan Gazete Satıcısı Çocuk öyküsünden yola çıkarak senaryoya çevirdim. Otuz dakikalık bir senaryoydu. Bunu Çukurova Belediye Başkanı Soner Çetin okuduğunda "Müthiş bir şey" deyip, filme uyarlamamız önermişti. Bize çok büyük katkılar sunup, önümüzü açarak; ve hatta kendisi ve oğluyla beraber başrolü paylaşarak bu filmi yaptık. Babamın çocukluğundan kalma anılarını anlatan bir kesitti. Acı dolu bir hikâyeydi. Acının altında birçok mesaj vardı tabi. Küçük bir çocuk komünizmin ne olduğunu öğrenmeye çalışıyordu. Okuduğu kitapları sorguluyordu. Cezaevinde gazete götürdüğü yazarla buluşuyordu. Yazarın bir tek bıraktığı mektup onun hayatını değiştiriyordu.

O küçük gazeteci babandı. Ama cezaevinde ziyaret ettiği yazar da Yaşar Kemal'di sanırım.

Şimdilik isim vermeyeceğim, biz öyle konuştuk film çekilirken. Bu arada İzmir'de de en iyi seçki filmler arasına girdi. Galamız çok güzeldi. İzdiham oldu. Şimdi Çukurova Belediyesi’yle İkinci kez yine bir kısa film çekeceğiz.

Peki, ikinci filmi çekeceğiz dedin. O zaman yeni projelerden konuşalım. Gündeminde, kitap, film ya da ya da başka bir şey var mı?

Çok güzel şeyler olacak. İkinci projemiz şu; Makam Odaları diye bir öykü kitabı çıkarıyorum. Bu kitabın içerisinde on beşe yakın öyküm var. Daha çok kara mizah içeriyor. Türkiye gündemi böyle olursa bana mizah yazmak düşmez mi? Makam Odaları, topluma anlatabileceğim ne güzel hikâyeler ortaya çıkıyor. Yüzyıllar sonra nesillerin okuyabileceği ve örnek gösterebilecekleri mizah türü olayların, hikâyede toplanmış hali olacak. Bunu tiyatro haline de getirdik. Tiyatro oyunumuz yine Çukurova Belediyesi’nde üç kez sahnelenecek. Makam Odaları’na, umarım herkes gelir izler. Çünkü içinde çok güzel mesajlar var. Çok eğlenceli bir komedi. İkinci projemiz de 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü için güzel bir festival. Bu festivalle bir ilki yapmak istiyorum ve kadına şiddete değinilmesini, kız çocuklarına şiddete değinilmesini istiyorum.

Ve yeni bir proje daha sunacağım. Kız çocukları ve kadınları anlatan, kadına şiddeti anlatan Gökkuşağının Altında adlı otuz dakikalık senaryomu, sinema filmi yapmayı düşünüyorum.

Bu güzel projelerde başarılar dilerim. Edebiyatla başladık, edebiyatla bitirelim. Son kitabın Yağmurlar Yağdığında. Bu romandan çok anı/anlatı şeklinde bir kitap. Orada da yine dedenin çiftliğinden yola ve o dönemden yola sıradan insan hikâyeleri anlatmışsın. Kitabın içeriği, kurgusu, neye ulaşmaya çalıştığına dair neler söylemek istiyorsun?

Aslında burada çok önemli mesajlar verdim. Yine bütün kadınların ve kız çocuklarının özellikle genç kızların okuması gerektiğine inandığım bir kitap. Özellikle erkek evlat isteyen babaların okuması gerektiğine inandığım bir kitap. Bu kitapta; dedemden, ailemden daha çok, bulunduğum ilçenin renkli kişiliklerinden de bahsettim. Bunu bir vefa borcu gibi hissettim. İplikçi Dede, Kuşçu Ali gibi yöresel insanların yapmış oldukları ders niteliğindeki yaşanmış olan olaylardan bahsederken, biz dört kız çocuğuyuz, erkek evladımız da yok. Dedelerimiz, ninelerimiz Çukurova'da “Erkek çocuğu neden olmadı” diye sorgularken annemizin babamızın çok etkilendiğini, çocuk aklımızla bizim de çok etkilendiğimizi düşünüp erkek çocuğu olma isteğiyle, gökkuşağının altından geçmeyi çok hayal ettim. Çünkü büyükler “Gökkuşağının altından geçersen erkek olursun” diyorlardı. Bu gökkuşağının altından geçme çabasıyla başımdan geçen maceraların, büyüdüğümde hayata bakış açımın nasıl değiştiğini anlatan bir kitaptır. Mizah da vardır içinde, hüzün de içerir.

Kitaba önsöz yazan zaten Şefik Asan ile Ataol Behramoğlu biraz özetlemişler. Yağmurlar Yağdığında benim içinde okur açısından da keyifli bir kitap oldu.

Sen artık kendini daha çok öykü ve roman alanında görüyorsun. Biliyorsun artık seksen sonrası baktığımızda bir Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Sabahattin Ali ayarında romanlar ortaya çıkmıyor. Bunun belki içinde yaşadığımız toprakların nesnelliğiyle de ilgisi vardır. Sanatçıların ve edebiyatçıların önemli bölümünde uzun zamandır bir aydın ürkekliği söz konusu. Belki bu toprakların zenginliğinden, eşitsizliklerinden, çelişkilerinden yeterince beslenemiyorlardır. Sen bu durumu neye bağlıyorsun? Yani daha çok eşitsizlik, çelişki, çatışma mı olması gerekiyor iyi şeyler üretmek için. Yoksa aydınlar, durduğu sınıfsal zemini bilemediği için mi oradan bir bakış açısıyla üretemiyorlar?

Kesinlikle aydınlar durduğu sınıfsal zemini bilemiyorlar. Ve artık eski aydınları ben göremiyorum. Hepsi ürkekler, hepsi bir şey yaparken arkalarına dönüp bakıyorlar. Daha çok bireysel davranıyorlar. Aydın diye gördüğümüz insanların çok farklı yerlerde, bir görüş ve duruş olmadan çok ilkesiz işler yaptığını görüyorum. Çok şaşırıyorum. Yani eşitsizlik falan o dengeleri de bırakmışlar, kendi dengelerini kurma çabası içindeler.

Peki soL Portal'a son olarak ne söylemek istersin?

soL Portal benim sol yanım. Zaten sürekli okuduğumuz gazetemizdir. Bu söyleşiyle bana yer vermiş olmasına çok mutlu oldum.

Bir de hayata, insana dair birkaç söz alalım.

Ben bizim taraftayım. Hayata soldan bakan bir dünya görüşündeyim. Daha insanca yaşanacak bir dünya yaratma çabasında olanlara selam olsun.