Pandora'nın kutusunda unutulan ayrıntı

1960’larda Antalya’daki Perge antik kentinden çalınan Herkül lahdi, Antalya Müzesi’ne getirildi. Lahit 2010’da İsviçre’ye sokulmaya çalışılırken fark edilmiş, soruşturma başlatılmıştı. Ancak gelebildi. Lahdin öyküsünü anlatacağız. Ama bunun için, başka şeyler anlatmamız lazım.
Yiğit Günay
Perşembe, 28 Eylül 2017 09:29

23 Ocak 2017 günü Avrupa’nın ortak polis teşkilatı Europol, Pandora Operasyonu’nun başarısını duyurdu: On sekiz ülkenin katıldığı, bir hafta süren operasyonda kıta genelinde sanat eseri hırsızlığı yaptığı belirlenen 75 kişi yakalandı, 3 bin 561 sanat eseri ve antik nesne ele geçirildi. Bunların yarısı arkeolojik nesnelerdi. Europol, basın metninde özellikle iki çok değerli nesneye dikkat çekiyordu: Bir Osmanlı mermer mezar taşı ve Aziz Yorgo’yu resmeden bir Bizans ikonu. İkisi de bizim buralardan yani.

Operasyonun adının “Pandora Operasyonu” olması tesadüf değil. Zira bu operasyonda elde edilen bilgiler ışığında 92 yeni soruşturma daha başlatıldı. Europol, operasyonun amacını “kültürel hırsızlık ve sömürüye bulaşmış suç şebekelerini çözmek ve bunların başka kriminal faaliyetlerle bağlantılarını tespit etmek” olarak duyurmuştu.

Hmm… “Kültürel hırsızlık ve sömürüye bulaşmış suç şebekelerini çözmek ve bunların başka kriminal faaliyetlerle bağlantılarını tespit etmek”... Bu amaç, gerçekten de Pandora’nın kutusunun açılmasını gerektiriyor ve şu an dünyada kimse bu kutuyu açmaya cüret edemez.

Pandora’nın kutusunun mitolojik anlatısını bilir misiniz? Pek manidardır…

Prometheus insanlık adına cennetten ateşi çalınca, tanrı Zeus intikam almak için dünyaya bir “kadın” göndermeye karar verir. Emir verir, toprak ve sudan ilk kadını, Pandora’yı yaratırlar, Prometheus’un ikiz kardeşi Epimetheus’a gönderirler. Dünyaya gelen ilk kadın, Pandora, yanında getirdiği kutuyu açar ve kutuya gizlenmiş olan tüm kötülükler dünyaya yayılır.

Tanıdık geliyor değil mi?

Yine de, Yunan atalarımız daha insaflıymış denilebilir. En azından erkeğin kaburga kemiğinden yaratmamışlar kadını. Ha, bir de, bir ufak ayrıntı daha eklemişler: Pandora kutuyu açıp tüm kötülüklerin yayıldığını görünce hatayı fark eder, alelacele kutuyu kapatmaya girişir. Kapatmayı başardığında kutudan her şey uçmuş, tek bir şey kalmıştır geriye: Umut.

Neyse, umudu şimdilik bir kenara bırakalım. Polisiyemize geri dönmemiz gerek.

VAN GOGH VE UYUŞTURUCU

7 Aralık 2002 sabahı görevliler Amsterdam’daki Van Gogh Müzesi’nde mesailerine başladıklarında, başlarından aşağı kaynar sular döküldü: İki Van Gogh tablosunun çerçeveleri yerindeydi ama içleri boştu. Tablolar gitmişti.

Müzenin etrafında geceleri bekçiler dolanıyordu, içerdeyse hem kızıl ötesi ışınla aktive edilen alarm hem de kamera sistemi vardı. Pek işe yaramamış olsalar gerek: Çünkü görevliler sadece binanın duvarına dayanmış bir merdiven, bir de çatıdan salona sarkıtılmış bir ip buldular geride.

DNA testleri sayesinde kimlikleri belirlenen hırsızlar kısa sürede yakalandı. Fakat resimler ortada yoktu. Ta ki 14 yıl sonrasına, Eylül 2016’ya kadar. O tarihte İtalyan polisi, operasyon sırasında bir uçak, çok sayıda tekne, 49 gayrimenkul ve toplamda 20 milyon avro barındıran 88 banka hesabına el koyarken kırsaldaki lüks bir villaya yaptığı baskında iki kayıp Van Gogh tablosunu da ele geçirdi.

Soruşturmayı yürüten Napoli savcısı Giovanni Colangelo’ya bakılırsa tablolar, uyuşturucu parasıyla satın alınmıştı. Çünkü bu büyük operasyonun ipuçlarını, sekiz ay öncesinde yakaladıkları, Raffaele Imperiale’yle bağlantılı 11 uyuşturucu kaçakçısından elde etmişlerdi. Raffaele Imperiale: O sırada 42 yaşındaydı, Dubai’de meşhur Burj el Arab otelinin süitinde lüks içinde yaşıyordu. Gençliğinde şarap ve şampanya alıp satmakla başlamış, sonra Amsterdam’da hafif uyuşturucuların yasal olarak satıldığı şu barlardan birini açmış, muhtemelen o dönemde edindiği bağlantılar sayesinde al-sat işine dört elle sarılmıştı. Haliyle, alıp satması en kârlı mallar, uyuşturuculardı. Imperiale bugün dünyanın en büyük kokain satıcılarından biri. Peki nasıl oluyor da dünyanın en yüksek üçüncü binasında yer alan dünyanın en lüks otelinin süitinde, herkesin bilgisi dahilinde yaşıyor? Eh, yazı daldan dala atlıyor ama, paranın yönettiği dünyanın tüm sırlarını yazacağız diye bir söz vermedik. Yine de, Imperiale’nin parçası olduğu Napoli mafya yapılanması Camorra’yı biraz daha yakından tanımak için, 2008 yapımı Gomorra filmi izlenebilir.

‘SANAT SEVGİSİ’ Mİ?

Amsterdam’daki Van Gogh Müzesi’ni soyanların -ya da onlardan alıp satanların- tablolara ilgisi sanat meraklarından değil. Sanat ve antik eserler piyasası, kara para aklamak ve servet biriktirmek için diğer emtia piyasalarının hiçbirinin sunamadığı bir olanak sunar: Alınıp satılan malın, yani sanat eserinin değeri ölçülebilir değildir. Ederi 100 lira olduğu bilinen mala 10 bin veren bir alıcı çıkarsa -normal şartlar altında!- mali denetçilerin tepesine binmesi beklenir. Fakat bir Bizans ikonu beklenmedik derecede yüksek bir fiyata satıldığında soruşturmaya değil habere konu olur.

Uluslararası sanat piyasasını kontrol eden ve gerçekten az sayıda insan ve kurumdan oluşan klik, yıllardır bu oyunu başarıyla oynuyor. Çoğu zaman müzayedelerde temsilciler oturur, gerçek alıcının kimliği açıklanmaz. Sayısız sanat eserinin hangi zenginin malikanesinde olduğunu kamuoyunu asla bilmez.

Öykünün buraya kadar olan kısmı göz önüne alınırsa, Europol’ün “kültürel hırsızlık ve sömürüye bulaşmış suç şebekelerini çözmek ve bunların başka kriminal faaliyetlerle bağlantılarını tespit etmek” amacına gayet uygun operasyonlar düzenlediğini düşünebiliriz. Sonuçta epey bir eser ele geçirmekle kalmadılar, bunların uyuşturucu mafyasıyla bağlantısını da ortaya çıkardılar.

Fakat, bir temel sıkıntı var. Haksız yere elde tutulan, kelimenin kök anlamıyla basbayağı çalınmış olan eserlerin içinde müze duvarına merdiven dayayıp birkaç eser çalan küçük hırsızların payı göz ardı edilebilecek kadar küçük. Asıl büyük hırsızlık, asırlardır devletler eliyle yürütülüyor.

ASIL BÜYÜK HIRSIZLIK

Dünyanın en büyük müzelerinin envanterlerinin ekseriyeti, dünyanın geri kalmış ülkelerinden çalınan, kaçırılan eserlerden oluşuyor. Sömürgecilik dönemi boyunca Afrika’nın, Güney Amerika’nın, Asya’nın zenginlikleri sistematik biçimde çalınıp batıya taşındı. Savaş dönemleri, sanat eserleri ve antik eserler açısından toptan hırsızlık dönemleridir: Napolyon Mısır’da bulduğu hemen her şeyi götürdü, Naziler işgal ettikleri topraklarda eserleri acımasızca yağmaladı. Kültürel hırsızlığa son verilecek, adalet yerini bulacak, eserler vatanlarına dönecek olsa British Museum, Louvre ve benzerleri boşalır.

Kimsenin açmaya cüret edemeyeceği Pandora’nın kutusu bu. Arthur Feldman, 1930’larda Avrupa’nın en büyük koleksiyonerlerindendi. 39’da Naziler eserleri çaldı. Feldman 41’de tutuklandı, işkence gördü, eşi toplama kampında öldü. Altmış yıl sonra Feldman koleksiyonundan 4 eser British Museum’da ortaya çıktı. Müzenin mütevelli heyeti, vaka özel bir ahlaki talep içerdiği için eserlerin sahibine geri verilmesine karar verdi. Ne oldu biliyor musunuz? Olay İngiliz Yüksek Mahkemesi’ne taşındı, mahkeme müzenin eserleri geri vermeye yasal hakkı olmadığına hükmetti! Çünkü savaşta yağmalandığı için bir eser sahibine geri verilirse, müzenin neredeyse tamamının geri verilmesi gerekirdi.

YORGUN HERKÜL

Sonunda Antalya Müzesi’ne gelen Herkül lahdine dönebiliriz. Lahit 1960’larda Perge’deki kaçak kazılarda çıkarıldı, kaçırıldı, on yıllardır kim bilir kaç el değiştirdi, sonunda İsviçre’de dikkat çekince Türkiye dava açtı, iade süreci 7 yıl sürdü. Lahit, Antalya Müzesi’nin gözbebeklerinden Yorgun Herkül heykelinin yanına konulacak.

Evet, “Yorgun Herkül”... Herkül’ün ifadesinden verildiğinde bu isim, herhalde kimse bir nevi kehanet olacağını kestiremezdi: Heykelin üst yarısı 1980 yılında çalınmıştı. 1990’da dünyanın öbür ucunda, New York’taki Metropolitan Müzesi’nde ortaya çıkınca, Türkiye iadesini talep etti. 21 yıl sürdü süreç, heykel çalındıktan tam 31 yıl sonra Antalya’ya dönebildi.

Sanıyorum daldan dala atladığımız yazıdaki her noktayı birbirine bağladık, yalnız biri kaldı: Pandora’nın kutusu. Aslına bakılırsa dünyaya kötülük yayması için tanrıların ilk kadınla gönderdikleri kutu, bir kutu, yani Yunancasıyla bir pyxis değil, pithos, yani çömlekti. Rotterdamlı Erasmus yanlış çevirdiğinden Avrupalılar çömleği kutu sandılar.

Yanisi şu: Avrupalılar Pandora’nın kutusunun tam müzelik bir çömlek olduğunu bilselerdi, onun da orijinalini bulup çalmaya kalkarlardı!

Emperyalistler çalamadı Pandora’nın çömleğini, açmayı da göze alamadı. Çömleği açmak bize kaldı, ve açmak zorundayız. Çünkü biliyoruz, tüm kötülükler zaten dünyaya saçılmış durumda, çömlekte sadece umut kaldı.

F FOR FAKE...

ABD’li sosyalist sinemacı Orson Welles’in 1974 yapımı F For Fake isimli belgeselini anmakta fayda var. Welles bu filmde geçen asrın en büyük resim sahtecisi Elmyr de Hori’nin öyküsünü anlatıyor. Macar Yahudisi Elmyr, İkinci Savaş sırasında Naziler’den kurtulmayı başarmış, batı Avrupa’da resim eğitimi almış, ama kendi resimleri bir türlü piyasanın otoritelerince alınıp satılmaya değer bulunmayınca, klasikleri kopyalamaya başlamıştı. O kadar başarılıydı ki, birkaç saat içinde yaptığı Picasso’ların, Modigliani’lerin, Rembrandt’ların, Cézanne’ların tümü zaman içinde kendilerini orijinal parçalar olarak ya müze duvarlarında, ya zengin koleksiyonerlerin mansiyonlarında buluyordu. Sonunda her şeyi itiraf ettiğinde piyasada orijinal sanılan, milyonlarca dolara alınıp satılan yüzlerce Elmyr klasiği vardı.

Welles’in belgeseli, bu zaten eğlenceli konuyu aktarmakla yetinmez: Welles, ısrarla sahteyle gerçek arasındaki neredeyse tesadüfen belirlenmiş gibi duran ayrıma ışık tutar. Elmyr’e -ve Welles’e- göre bu sahte tabloların gerçekmiş gibi piyasada tutulmasının asıl sebebi, “uzmanlar”dır: Tabloya bakıp gerçek olup olmadığına karar veren otoriteler. Ki, bu kişiler, aynı zamanda sanat simsarlarıdır, piyasanın al-sat’çıları yani. Belgeselde bir simsar açıklıkla anlatır: Elmyr’den aldığı ilk iki tabloyu (sözde bunlar Elmyr’in ailesinden kalmıştır) başarıyla sattıktan sonra Elmyr’e elinde hiç Soutine olup olmadığını sorar. Elmyr olmadığını söyler. Fakat gece simsarı tekrar arar, tesadüfen bir tane Soutine bulduğunu söyler. Simsar, belgeselde kameraya olayı anlatırken, dudaklarında muzip bir gülümsemeyle “birkaç saat önce olmayan resmin nasıl birden ortaya çıktığını kurcalamadığını, cevabı duymak istemediği için soruyu sormadığını” söyler.

Çünkü piyasa böyle işler. Sanat eserleri de birer maldır, şarap gibi, şampanya gibi, kokain gibi. Alınıp satıldıkları sürece, önemli olan malın kendisi değil, kazandırdığı paradır.

*Boyun Eğme dergisinin 92. sayısından alınmıştır...