'İyiyi üretecek yazar bunun maddi koşullarına sahip değil ve örgütsüz'

Yayıncı Kaya Tokmakçıoğlu ile 6 Mayıs Cumartesi günü Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde yapacağı “Yayıncılığın Anatomisi” başlıklı sunum vesilesiyle yayıncılık üzerine konuştuk.
Merve Üzel-Fulya Girginer
Perşembe, 04 Mayıs 2017 11:47

Sermayenin kültür-sanat alanındaki tahakküm boyutlarının çeşitlendiği dijital bir çağda yayıncılık ne durumda? Bu tahakkümün karşısında dikilecek bir ideolojik üretimin parçası olmayı kabul ediyor mu? Kültürel ve sanatsal yaşamın bir anlamda mutfağı sayılabilecek yayıncılık, piyasa mekanizmasının bir parçası olarak bu kültür sanat alanını ne kadar önemsiyor? Bütün bu soruları akademisyen ve Aylak Adam yayınevinin kurucusu Kaya Tokmakçıoğlu’na sorduk. Tokmakçıoğlu bu Cumartesi Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’inde yapacağı “Yayıncılığın Anatomisi” başlıklı söyleşi öncesi sorularımızı yanıtladı.

Bildiğimiz kadarıyla akademisyen, küçük tatlı bir kızın babası ve aynı zamanda yayıncısın. Bize biraz kendinden söz eder misin?

İTÜ’nün işletme mühendisliği bölümünde öğretim üyesi olarak çalışıyorum. Aynı zamanda belirttiğiniz gibi dört yaşındaki Rüya’nın babası ve gene dört yaşındaki Aylak Adam Yayınları’nın da genel yayın yönetmeniyim.

Her biri derinlikli gözüken bu uğraşların birbirlerine kattıkları, birbirlerinden götürdükleri var mı? Özetle bunların içinden nasıl çıkıyorsun?

Aslına bakacak olursak işbölümü çağımızın, içinde bulunduğumuz sistemin temel sorunlarının başında geliyor. Bununla birlikte herhangi bir alanda derinleşerek bölünebilmek daha büyük bir sorun kanımca. Çocukluğumdan beri aynı anda pek çok işi yapmayı seven bir insanım. Kızımın doğumu ve yayıncılık serüvenimin dört yılı aşmasıyla bunu iyice profesyonelleştirdiğimi söyleyebilirim. 11-12 yıldır da akademide çalışıyorum ama onun da ivme kazanması son 5 yıla tekabül ediyor açıkçası. Dolayısıyla bir şekilde kendi kendini disiplin altına almayı öğreniyor insan.

Akademik hayatının, yayıncılık ve diğer alanlarda getirdiği disiplinden faydalandığını düşünebilir miyiz?

Doğrudur. Görece akademiyle olan bağımın yayıncılıkla olandan tutku açısından daha zayıf olduğunu söyleyebilirim. Akademisyenliği bir şeyleri öğretmeyi ve genel olarak öğrencilerimi sevdiğim için sürdürüyorum. Sonuçta iki disiplin birbirini pedagojik, kültürel vb. pek çok açıdan besliyor.

Biz bütün bu uğraşlarının içinden yayıncılığı çekip alalım. İşin tekniğinden biraz söz edebilir misin bize? Yani bütün bir süreç nasıl işliyor?

Aslına bakılacak olursa biz küçük bir yayıneviyiz. Çok büyük bir ekibimiz yok. Ben yayın yönetmenliğini sürdürüyorum ama sahada olan arkadaş da, tasarımcımız da, editörümüz de ellerini taşın altına her anlamda koyuyor. A’dan Z’ye, kitabın ham halindeki daha olgunlaşmamış düşünsel boyutundan tutun da, kâğıt üstüne dökülüp matbaaya gidene, oradan dağıtımcıya geçip kitabevlerinin raflarına girene kadarki süreci takip ediyoruz. Dolayısıyla teknik bir iş ve onun takibi var özel olarak. Fakat küçük bir ekibin başarabileceklerinin sınırlarını epeyce zorlamaya çalışıyoruz. Büyük yayınevleri kaynaklarından ötürü bu planlamayı daha rahat yapabilir. Bağımsız yayınevleri için ise iş göründüğü kadar kolay değil. Çünkü sizi sıkıştıran çok farklı baskı unsurları var. Sürecin tüm detaylarını 6 Mayıs’ta, Kadıköy NHKM’de düzenleyeceğimiz “Yayıncılığın Anatomisi” başlıklı söyleşide paylaşmayı düşünüyorum. Geçtiğimiz mart ayında “Çürüme Edebiyatının Anatomisi” başlıklı etkinlikler dizisinin de bir nevi devamı niteliğinde olacağını eklemiş olayım.

Peki Türkiye’de var olan yayıncılık anlayışı hakkında neler söyleyebilirsin bize? Küçük, orta, büyük yayınevlerinin genel ve özel sorunları nelerdir?

Yayıncılık dediğimiz şeyin piyasa ekonomisinin başka sektörlerinden çok farklı sorunları yok aslında. Örneğin döviz kurunun sürekli oynuyor olması turizm sektörünü nasıl etkiliyorsa yayıncılığı da benzer şekilde etkiliyor. Küçük, orta ve büyük ölçekli yayınevlerinde ise farklı farklı etkileri oluyor. Belki bu kategorileri şu şekilde daraltabiliriz. Banka gibi kurumların ön ayak olduğu sermayeyi temel alan yayıncılıkla, kendi yağında kavrulan (buna butik yayıncılık demeyi tercih ediyorlar) yayınevlerinin karşılaştığı şeyler farklı tabii ki. Çünkü bir sermayedarın yayıncılığa yaklaşımı işin aslında prestij boyutu. Elbette bir kâr etme güdüsü vardır ama varlığını yayıncılıktan kâr ederek devam ettirmiyor o sermaye grubu. Dolayısıyla makro sorunların sermayedar yayınevlerine etkisi oldukça düşük.

Bizler için ise bu tarz şeylere karşı sürekli önlem almaya çalışmak söz konusu. Kısa, orta vadeli planlarda değişikliğe gitmek durumunda kalıyoruz. Örneğin kitap çıkarma hızımız bundan etkilenmekle birlikte, belli zaman aralıklarında kitap çıkarmama kararı dahi alabiliyoruz.

Maruz kaldığınız sansür mekanizmaları, cezalar hakkında bilgi verir misin? Yayıncılık politikalarını belirleyen iktidarın baskıları mesela?

Günümüz koşullarında yayıncılık yapmak bir ideolojik farkındalık yaratmak açısından bazı noktaları göz ardı etmeyi ya da bunları göz önünde bulundurmayı gerektirebiliyor. Dolayısıyla birçok yayınevi otosansür uyguluyor. Bu çoğu zaman kitabın içine bir müdahaleyi beraberinde getirmese de, yayımlayıp yayımlamama gibi bir sansür mekanizmasının göz önünde bulundurulması gerekiyor.

Kitaplardan belli sayıda nüsha, kitaplar baskıdan çıkar çıkmaz devletin bürokratik aygıtlarına yollanır. Bandrol alınabilmesi, milli kütüphaneye iletilebilmesi vb. açılardan bir onay mekanizması söz konusu burada. Kültür Bakanlığı’na gitmesi lazım örneğin. Böylelikle yayımlanan kitaplardan devlet aygıtı haberdar oluyor. Bu da sansür mekanizmasını beraberinde getirebiliyor.

Yayınevlerinin maddi zorluklar yaşadığı ve bu sebeple yazarlarından baskı parası talep ettiği biliniyor. Bu konu hakkında ne düşünüyorsun?

Evet, birçok yayınevi kitabın yazarından en azından kitabın kendi masrafını çıkartacak kadar maddi katkıda bulunmasını istiyor. Bazen bunun ölçeği büyüyüp yayınevlerine para kazandıracak ölçüde bir maddiliğe ulaşabiliyor. Bunun dışında kalan yayınevleri de var tabii. Ama orta ve küçük ölçekli yayınevlerinin bir tür var olma mekanizmasının parçası bu aslında. Yazarına telif verecek yerde telif teklif etme diyelim buna. Bu elbette etik bir durum değil. Siz hem bir emeği kullanıyorsunuz hem de bundan bir meta üretiyorsunuz. Ürettiğiniz meta piyasaya çıktığında bir de onun üzerinden para kazanıyorsunuz. Dolayısıyla yazar burada sömürü mekanizmasına iki kere maruz kalmış oluyor.

Peki, para istenerek basılmış ürünün iyi ürün olduğunu kim garanti edebilir? Son derece kötü bir eser çok para verildiği için basılmış olabilir. Ve para kabul eden yayınevi iyi olanı nasıl seçebilir?

Genelde böyle bir kaygı olmuyor aslında. Oradaki mekanizmanın kendisi, yani o yayınevinin varoluş sebebi bir tür ticari kaygıyla oluyor aslında. Edebi kaygı çok fazla söz konusu olmuyor. Bu da işin edebi ve estetik yönünü aşağılara çekiyor.

“Metin iyi ise tüm piyasa koşullarına rağmen basılır” yargısı için yorumun nedir?

Metnin iyiliği kültür sanat ortamının ideolojik yaklaşımlarından bağımsız değil. Dolayısıyla felsefecilerin kullandığı anlamda apriori bir metin iyidir, kötüdür, güzeldir, çirkindir tanımlaması çok doğru bir yaklaşım değil gibi geliyor bana. Yayımlandığı bağlam, nereye oturduğu, üretildiği koşullar metnin iyiliğini güzelliğini belirler aslına bakılırsa. Dolayısıyla bir yayınevine gelen metin için bu çok iyi, hemen basalım denemez. Birçok metin iyileştirilebilir, bazı metinler kesinlikle iyileştirilemez. “Yazarın kumaşı vardır” lafı çok kullanılır. Bunu deneyimlerinizle hissedebilirsiniz. Dolayısıyla hiç yok derseniz, bu iş olmaz deyip kestirip atabilirsiniz ama olur denilen noktadan sonra iyi bir kitabın ortaya çıkmasında yayıncının rolü büyüktür. Kitabın editörü, yani aslında kitabı doğurtacak olan “ebe”, yazardan geleni yazarı geri besleyerek onu belli bir ölçekte bir yerlere sevk etmek zorunda. Yani burada bir iradi müdahale var. Yayıncı ile yazar arasındaki hem nitelikli hem sorunlu tartışmanın çıktığı nokta tam burası. Yayıncı, yazardan geleni dokunulmaz, kutsal metin olarak görmez; yazar ise özgürlük alanına dokunulduğunu düşünür. Yayıncının riski; nereye kadar dokunacağı, nereye kadar yazarın kendi sesini duyuracağını ayırt etme kararındadır. Aşırı müdahale yazarı kendisi olmaktan çıkarır.

Yazara müdahale eden yayıncının edebiyattan anlaması gerekmez mi?

Yayıncının da, yazarın da son 30, 35 yılda değişen bir profili var. 80’li yıllardaki siyasi iktidarın şiddetli dönüşümü ile birlikte yayıncılık ve kültür-sanat alanı da bir dönüşüme uğradı. Dönüşüm, değer yargılarını değiştirdiği gibi verilen yapıtlarda da seçilen konulardan tutun karakter yaratımına kadar bir sürü şeyi etkiledi. Dolayısıyla özellikle 60’lı ve 70’li yıllardaki yayıncı profilinden (Erdal Öz, Fethi Naci, Memet Fuat vb.) çok farklı bir yayıncı profili ile karşı karşıyayız günümüzde. Onlar edebiyatın içinden insanlardı, dolayısıyla kendileri de ürettikleri için kendilerine gelen dosyaları edebi mi değil mi, bir yere konabilir mi, yazarı teşvik edilebilir mi diye ayırt edebiliyorlardı. Bugün yazardan ticari olarak faydalanmayı ön plana koyan, tüccar zihniyetli bir yayıncı profili var.

Yayınevinin yayın politikası nasıl oluşur? Söz gelimi bu sene ılımlı İslam iyi satar gibi değerlendirmeler yapılır mı? İyi eser ile piyasa ilişkisi nasıl kurulur?

Eğer yayınevi yayın politikasını sık sık ya da güncel eğilimlere göre değiştiriyorsa ilkeli bir yayıncılık yapmıyor demektir, diyebiliriz. Ağırlık olarak hepimiz aynı ekonomik sistemde yaşıyoruz ve bir sermaye tahakkümü altındayız. Dolayısıyla burada da bir ideolojik mekanizma dönüyor. Bu mekanizmaya belli ölçülerde karşı koyan bir yayıncılık yapmaya çalışıyoruz. Belli eğilimler var tabii edebiyatın kendisinde de, 90’lı yılların sonuna doğru Nietzsche çok modaydı, Nietzsche kitaplarında büyük bir patlama olmuştu. Sonra bir ara felsefede Foucault çok moda oldu ve çok sayıda kitabı basıldı. Türkçe edebiyatı özelinde konuşursak, yayıncılığı belirleyen mekanizmalar bir tür bu “parçacıklar siyaseti” dediğimiz şeyin tablosu gibi. İşin içinde kimlik sorunlarından tutun, “ılımlı İslam”a kadar geniş bir yelpaze var ve bunlar aslında mozaiğin parçaları olarak yan yana duruyorlar. Ama hepsi aynı ideolojik mekanizmanın içindeler aslında. Her ne kadar farklı gibi gözükseler de hiç farklı değiller. İlkesi olmayan yayınevi de bunu gözetiyor. Afili Filintalar örneğinden gidelim, ilk kurulduğu zaman bir heyecan uyandırmıştı edebiyat ortamında, bugün geldiğimiz yer itibarıyla pek fazla ismi geçmiyor ama tabii ki edebiyattaki dergiciliğe vs. bir sirayeti oldu bu ideolojik mekanizmanın da. İşin içinde liberali var, solcusu var, ılımlı İslamcısı var, “futbolcusu” var. Dolayısıyla bunların hepsinin aynı edebi yönelime sahip olması mümkün değil. Ama bir taraftan da mekanizma açısından aynı yöne doğru seyrediyorlar aslında. Ve bir yandan da saflar netleşiyor. Yani her ne kadar kötünün egemen olduğu bir çağdaysak da, estetik anlamda da bu çağda iki taraf da örgütleniyor şu an. Bunlar mücadeleye bir vadede girecekler. Kötü taraf tarihe mal olmayacak, unutulup gidecek, iyi olan taraf da bir gün mutlaka kazanacak. Bu işin sonu oraya doğru gidiyor gibi geliyor bana.

İyi taraf sence neden bir türlü galebe çalamıyor?

İyi şu anda doğal olarak çok zayıf. Daha doğrusu örgütsüz diyelim. Çünkü iyiyi üretecek yazar, çizer, sanatçı bunun maddi koşullarına sahip değil ve örgütsüz. Temel sorun bu aslında. Hâlbuki kötü çok daha rahat organize olabiliyor. Çünkü sermaye ile çok organik bir ilişki içinde.

Yayınevlerinin önünde sonunda dergi yayıncılığına da giriştiğini görüyoruz. Bunun sebebi nedir sence?

Dergicilik aslında Cumhuriyet’ten öncesi de dâhil olmak üzere, ideolojik mekanizmanın edebi alandaki yürütücüsü olma görevini üstlendi yaşadığımız coğrafyada. 60’lı yıllarda da böyle, ’33 yılında kurulan Varlık’ı düşünecek olursak bile böyle; bir misyonla hareket eder dergicilik. Dergiciliğin gerçek anlamda edebi ortamı yaratan, yazarları okurları buluşturan bir mekanizması var, bunu yadsıyamayız. Dolayısıyla Türkiye’de dergicilik ölmez ama geldiği konum itibarıyla ona farklı anlamlar yüklenebilir. Çürüme Edebiyatının Anatomisi etkinliklerinde, Taylan Kara’nın sunumunda da nereye denk düştüğü, ideolojik mekanizmaları etraflıca konuşulmuştu. Bugün bir yayınevi dergi çıkartıyorsa, yayınevi büyük de olsa, küçük de olsa, işin içinde ticari bir kaygı vardır. Çünkü bir kitap az sayıda okurla buluşuyor günümüzde. Dergicilikte –bu en “ağır” içerikli dergi için de geçerli– hem dağıtım mekanizmalarının kolaylığı hem de dergilerin daha rahat tüketilebilir olması dergilerin daha çok okurla buluşmasını kolaylaştırıyor. Üstüne üstlük yayınevini finanse eden bir tarafı var. O yüzden çoğu yayınevi dergiciliğe bu şekilde yaklaşıyor, bir ek gelir kaynağı ve belki de kendi kitaplarını tanıtımı için bir arayüz diyelim. Ama işin edebi boyutu yerlere düşmüş durumda. Dergilerden edebiyatçı yetişmiyor artık. Eskiden şairler, öykücüler, hatta tefrikalar sayesinde romancılar bile dergilerde boy gösterirdi. Bugün böyle bir şeyle çok fazla karşılaşmıyoruz. Dergilerin çevrim hızı, yani daha doğrusu derginin açılıp kapanma oranları inanılmaz artmış vaziyette. Kuruluyor, üç ay sonra kapanıyor, başka bir dergi açılıyor. Ekipler bir dergiden başka bir dergiye sıçrıyor, yeni bir dergi çıkarmaya başlıyorlar. Dolayısıyla bizim edebiyatımızı yönlendiren bir işleve sahip değil. Dergicilik artık edebiyatı taşımıyor.

Sence dijital kitap yayıncılığı tehdit ediyor mu?

Bence tehdit etmiyor. Bizim piyasanın çok küçük bir bölümünü kapsıyor hâlâ. Bunda tabii dağıtımcıların da büyük bir rolü var, çünkü yaygınlaşması durumunda dağıtımcının kazancını çok olumsuz etkileyecektir. Piyasayı zorlayan ama gerçek anlamda hâlâ fizikî kitapların satıldığı bir piyasadayız. Maliyetler sürekli artıyor ama ben orta vadede bile dijital kitabın çok yaygınlaşmayacağını düşünüyorum. Bir sebebi de klasik okurun kitaba dokunmayı seviyor oluşu, kapak tasarımına önem vermesi, bir yanıyla meta fetişi. Dijital olanın şu olumsuz tarafı var, okunmayan ama sahip olunan kitap sayısını çok arttıran bir olgu dijital yayıncılık; çantasında bir e-kitap okuyucu ile 10.000 kitaba sahip biri ama belki onun ellisini okumuş. Dünya piyasasında da Amazon’la başlayan e-kitap tutkusu bir yerlere gelemedi çok fazla. Büyük bir tehdit oluşturacağını da düşünmüyorum o yüzden.

Bu güzel sohbet için çok teşekkür ederiz. 6 Mayıs Cumartesi saat 15:00’de “Yayıncılığın Anatomisi” etkinliğinde görüşmek üzere.

Ben de teşekkür ederim. Mutfaktan değişik kokular yükselecek. Etkinlikte görüşmek dileğiyle.