Dikenli yoldan yumuşak karna – Ekim’in Kültür-Sanatı

"Devrimciler tarihte tamamen yeni bir sayfa açan yönde hareket ederler. Yeni düzen tahkim edildikçe, onun eşi benzeri görülmemiş doğasını daha da öne çıkarırlar. Bu noktada Bolşevik Devrimi’nin on yıllardır süren geniş kapsamlı dönüşümü tetiklediği ve onu farklı bir nitel düzleme sıçrattığı şüphe götürmez. Sovyet devrimini biricik kılan özellik, onun putkırıcılığıyla ütopyacılığının çok özel şartlar altında buluşmasıydı. "
soL Kültür - Kaya Tokmakçıoğlu
Çarşamba, 01 Kasım 2017 11:40

Modern tarihçiler tarafından tanımlandığı biçimiyle toplumsal devrim bir toplumu dönüştürmenin ya da yeni bir topluma geçişin zorunlu aşaması olarak ele alınabilir. Meydana gelişi, sosyalizmin gelişiminin genel yasalarıyla da uyumludur ve önkoşulu Marksist-Leninist partinin ön ayak olduğu siyasal devrimdir. İktidarı ele geçiren parti, ayırt edici özellikleri kültürün demokratikleştirilmesi, kültürel olanakların topluma eşit kılınması, nüfusun eğitim düzeyinin hızlı bir biçimde yükseltilmesi ve halka hitap eden yeni bir entelijansiyanın oluşturulması olan toplumsal devrimin de tetikleyicisidir. Siyasal devrimin aksine toplumsal devrim aniden ya da şiddetle gerçekleşmek zorunda değildir. Leninist temellere oturan kültürel sürekliliğin değer verildiği kademeli bir ideolojik dönüşümdür söz konusu olan.

Bundan 100 yıl önce siyasal iktidarı ele geçiren başaktörlerin, toplumsal devrim mevzubahis olduğunda kültür cephesindeki iktidarın proletarya tarafından fethini anladıklarını biliyoruz. Dönemin herhangi bir başka siyasal seferberliğinde olduğu gibi toplumsal devrim cephesinde de mücadele tanımlıydı ve askerî terimlerle betimlenmişti: Kültür “cephe”sinin eğitimden bilimsel araştırmalara ve güzel sanatlara uzanması, Pravda’nın başyazılarında öne sürülen “mücadelenin görevleri”, edebiyattaki proleter Na postu (Nöbette) grubu, Komsomol’un hafif süvarilerinin devlet dairelerine akınları kültürel atmosferi anlamamızı sağlayacak birkaç ipucu olmalı. Proletaryanın genç temsilcileri iç savaşın sahneye konduğu bir ortamda taraflarını çoktan seçmişlerdi. Orduya ait botlar ve ceketler işçi tulumlarından yer yer daha popülerdi, bürokratik düşman bir banka memurunun takım elbisesini ve kravatını taşıyor, burjuva entelektüeli gözlük ve hatta Lunaçarskiy gibi kelebekgözlük takıyordu. Toplumsal devrim, sınıf savaşı ile sınıf savaşı oyunu arasında bir yerlerdeydi: Bolşevikler firar eden bürokrata ve muallakta kalan entelektüele kurşunlarla değil kelimelerle ateş ediyorlardı. Geçim derdine, işini kaybetmeye ve istihdam edilmeye dair gerçek bir tehdit oluşturan kelimelerdi söz konusu olan.

Lunaçarskiy 

Toplumsal devrimin eğitim alanındaki hedeflerinden bazıları okulların ve üniversitelerin proleterleş(tiril)mesi ve eğitim sisteminin yeniden örgütlenmesiydi. Buradaki amaç en kısa zamanda olabildiği kadar çok sayıda mühendisin, tarım uzmanının, teknikerin ve vasıflı işçinin beş yıllık plan için hazır olmalarını sağlamaktı. Akademi ve güzel sanatlardaki proleterleş(tir)me hedefi de başta Komünist Akademi ve Rus Proleter Yazarlar Birliği (RAPP) olmak üzere, komünist-proleter örgütlere bağlılıkla sağlanacaktı.

Gelgelelim proleterleş(tir)me ne anlama geliyordu? Eğer proletarya diktatörlüğü aynı zamanda partinin yürüttüğü bir geçiş süreciyse, kültürün proleterleş(tiril)mesi de parti denetiminin siyasallaşması ve yayılması anlamına gelmekteydi. Parti bu denetim sürecinde proletarya lehine ayrımcılık yapıyor ve iktidarın el değiştirdiği bir momentte eski devlet aygıtını parçalayarak sınıfını diktatörlük koşullarına hazır hale getirmeye çalışıyordu: bu ayrımcılık, parti içindeki sağ kanada ve onun devlet yönetimindeki destekçilerine karşı yürütülen siyasal bir mücadelenin de parçasıydı. Bu bağlamda parti denetiminin sıkılaştırılması, devlet aygıtının baypas edilmesi ile entelijansiyanın aleyhine ve proletaryanın lehine iplerin ele alınmasını gerektiriyordu. Dolayısıyla entelijansiya ile proletarya arasındaki gerilimin tarihsel arka planı ve barındırdığı olanaklardır belli ölçülerde bu yazıda mevzubahis edilen.

İKTİDAR VE KÜLTÜR

Devrimden sonraki iki onyıl boyunca iktidar ve kültürün kaçınılmaz bir biçimde birbirlerini etkilediklerinden bahsedilebilir. Her ne kadar iktidar pek çok açıdan tanımlanabilse de, 1920’lerin Sovyetler’inde iktidar devlet aygıtının ve onun uygulayan Bolşevik partinin iktidarıdır.[1] Bolşevikler için Sovyet Rusya’da kendileri tarafından hayata geçirilen devlet iktidarı proletarya diktatörlüğüydü ve Bolşevik parti bunun proleter öncüsüydü. Entelijansiyanın pek çok üyesi açısından yeni rejim açıkça Bolşevik partinin diktatörlüğüydü.

Diğer taraftan 20’lerin bağlamında kültür, yüksek kültürdü. Kavram edebiyatı, bilimi, sanatı, Rus ve Batılı geçmiş ile geleceği kucaklıyordu. Rus entelijansiyasının genel olarak kültürün ve kültürel değerlerin koruyucusu olduğundan bahsedilebilirdi. Bolşevikler, yer yer entelijansiya tarafından gözetilen bu kültürün bir burjuva kültürü olduğunu tartışma konusu yapmaya çalıştılar. 1930’lu yıllarda “kültürlülük”, “kültürden yoksunluk” kavramına karşıt olarak kullanılmaya başlandı. “Kültürlülük” gündelik hayatın pek çok noktasına nüfuz etmesine karşın gene de “kültür” kavramının yerine geçemedi. Bununla birlikte çoğu zaman iktidar Bolşevik partinin, kültür de entelijansiyanın yerini tutan kavramlar olarak kullanılmaya devam etti. Bu bağlamda iktidar, kültüre gözdağı veren ya da onunla ittifak yapmaya çalışan bir konuma yerleşti.

Tıpkı siyaset ve ekonomi gibi kültür de devrimci mücadelenin verildiği birincil alanlardan biri, iktidar ya da hegemonyanın kazanılıp kaybedilebileceği bir arenaydı. Marksist kuramın bakış açısıyla savaşım içindeki iki sınıf iktidara yeni yerleşen proletarya ile yenilgisine direnen burjuvaziydi. İktidarın cisimleşmiş hali Bolşevik parti proletaryanın bayraktarlığını yaparken, “kültür”ün cisimleşmiş hali Rus entelijansiyası çoğunlukla burjuvazinin tarafında duruyordu. Dolayısıyla 20’lerin jargonunda, kültürel iktidarın kazanılmasında iktidarın kültüre savaş açtığından bahsediliyordu.

İç savaştan yeni çıkmış, genç bir işçi iktidarında Bolşevik partinin akıl yürütüş biçiminin ikili karşıtlıklara göre tanımlanması kadar doğal bir durum olamaz. Buna göre proletarya/burjuvazi, devrimci/karşıdevrimci, dost/düşman ve tez/antitez gibi kavramsallaştırmaların devrim sonrası atmosfere denk düştükleri iddia edilebilir. Lenin’in ünlü sorusu “Kto, kogo?”[2] bu eğilimi özetler niteliktedir. Dolayısıyla Bolşevikler’in entelijansiya ile olan çatışmalarını sınıf savaşımı açısından ele aldıklarından söz edilebilir.

VPERED, PROLETKÜLT VE KÜLTÜR CEPHESİ: BOLŞEVİK KÜLTÜREL TASARININ DOĞUŞU

Siyasal bir hareket olarak Bolşevizmin tarih sahnesine adım attığı momentten itibaren, Rus sosyal demokrasisinin kültürün yeni, sosyalist veya proleter olarak düşünülebilecek alanlarını çoktan kuşatmış olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Devrimci hareketten ve sosyalist çevrelerden (krujki) sadece zengin bir parti kültürü doğmamış, aynı zamanda entelijansiyanın üyeleri olan sosyal demokratlar halk üniversiteleri gibi aydınlanmaya yönelik pek çok faaliyette azımsanamayacak roller oynamışlardır. Bolşevik kadrolar yeni “işçi entelijansiyası” ve işçi tiyatrosu ile edebiyatı gibi fenomenlerle doğrudan ilişki içinde olmuşlardır. Bunlara karşın kültürün, devrimin çok önemli bir bileşeni olduğunu sosyalist iktidar öncesi dönemde iddia etmek pek mümkün görünmemektedir. Bir yandan Marksizm sınıfsallığın ve üretim tarzının önceliğini vurgularken, öte yandan Leninizm siyasal mücadelenin merkeziliğini vaaz etmekteydi. Kültür alanındaki devrimci görevlerin hayata geçirilmesi, pek çok yönden devrime kültürel boyutu zerk etmenin kavramsallaştırılmasına dayanmaktaydı. Bilincin ve kültürün önceliğini marksist ekonomik belirleyicilik ve siyasal mücadeleyle uzlaştırmaya çalışan ilk Bolşevikler Vpered (İleri) grubu ve onların siyasal mirasçıları oldu. Vpered grubu savaş öncesi dönemde, Bolşeviklere alışılmadık gelen ama pek çok marksist olmayan antikapitaliste sıradan gelecek bir biçimde kültürel değişimin sosyalist devrimden önce geldiğini iddia ettiler.[3]

Bu bakış açısı Vpered entelektüellerinin Bolşevizm içinde öncü bir rol oynamalarına ve 1920’lerin başında parti içinde ve sosyalist yol haritasında “üçüncü” ya da “kültürel cephe” olarak kavramsallaştırılan siyasal kaygıları dile getirmelerine yol açtı. Söz konusu cephenin somut çıktıları yeni insanı, yeni entelijansiyayı yaratan ve yeni bilimi, etiği ve yaşam tarzını öne süren sosyalist edebiyat, sanat anlayışı ve parti okullarıydı. Vpered grubu ilk olarak 1909 platformunda “proleter kültür” sloganını öne çıkardı. “Yaratılacak” ve kitlelere yayılacak yeni sosyalist kültür, tüm üstyapının planlanmış yeniden yapılandırılmasının bir parçası olacaktı. Bu noktada Vpered ve Aleksandr Bogdanov hakkındaki engin literatürün iki farklı kaynaktan beslendiğini iddia etmek mümkündür. Bunlardan ilki Bogdanov’un proleter kültür hareketi Proletkült’e varırken, diğer karşıt kaynak –ister 1920’lerin komünist, proleter kültür çevreleri, ister Buharin gibi ortalamacılar, isterse de Yeni Ekonomik Politika’dan (NEP) çıkışı sağlayan 1928/1929 döneminin iradeciliği aracılığıyla olsun– Lenin’den Stalin’e bağlanan hattı beslemiştir.[4] Bu aşina olunan ikilik Vpered taraftarları ve Lenin arasındaki tartışmaların da başat konusudur. Her iki bakış açısının Bolşevik hareket içindeki kültürel misyonları giderek arttıkça, proleter kampla her daim etkileşim içinde olan hareketin de kültürün önemini vurgulaması artmıştır.

Vpered grubu kültür alanında sadece yeni görevler belirlememiş, bunların pratiğe dökülebilmesi için Capri ve Bologna’daki parti okulları gibi araçları örgütlemişlerdir. Bununla birlikte Vpered grubunun bu girişimiyle Lenin’in Paris yakınlarındaki Longjumeau’daki okulu karşılaştırıldığında bir tür “çaprazlama”dan bahsedilebilir. Bu noktada Vpered yenilikçiliğinin Bolşevik gelenekleri kovaladığı ve onu bir biçimde etkilediğini iddia etmek yerinde olacaktır. Örneğin her iki taraf da parti kuramı, güncel siyaset ve uygulamalı devrimciliği birleştirip eğitim politikalarını belirlemiştir. Bununla birlikte Vpered grubunun hedef odaklı ve parti politikasına ait özelliklerinin Leninistler tarafından etkilendiği söz konusu edilebilecekken, Leninistlerin de rakiplerini bir o kadar iyi gözlemlediği ve onları ince eleyip sık dokuduklarını iddia etmek (Longjumeau deneyiminin Capri deneyimi tarafından etkilenmiş olması da bir o kadar mümkündür) yanlış olmayacaktır. Hatta yeni bir proleter entelijansiyanın yaratılmasına dair Vpered retoriğinin kimi Leninistler tarafından da benimsendiğinden bahsetmek olasıdır. Doğrusunu söylemek gerekirse bu etkileşimin nihai sonucu –ütopyacı vizyon ile kadro politikasının mükemmel bir karışımı– Bolşevizmin en saf hali olarak görülebilir. Yeni bir entelijansiyanın yaratılması gibi “kültürel” hedeflerin kovalanması ve kadroların acil bir biçimde eğitilmesi gibi siyasal kaygıların gerçekleştirilmesi gene bu etkileşim sayesinde varlık bulmuştur.[5]

Bununla birlikte bu etkileşimin (Bolşevik kültürel projenin Avrupa’da yalıtılmış, dar bir çevre olan Vpered entelektüelleri tarafından ilk olarak dile getirilişi) halihazırda Rusya’daki emek hareketi ve işçi sınıfının kurumlarından çok, kadroların zihnindeki işçi sınıfı entelijansiyası ya da “yeni kültürel çağ” gibi kavramsallaştırmalardan doğduğu ileri sürülebilir.

Diğer taraftan Alman sosyal demokrasisine bir bakış atılacak olursa, söz konusu hareketin “sosyalist kültür” kavramsallaştırmasında önemli derecede farklı bir yol izlediği görülecektir. Çoğu Alman sosyal demokrat için, tıpkı Rus muadillerinde olduğu gibi, eğitim, güzel sanatlar ve kültürel değerler gibi alanlar en yüksek önem derecesine sahip değildir. Proletaryanın yüceltilmesine karşın gelecekteki sosyalist kültürün kavramları var olan işçilerin yaşamları, gelenekleri ve alışkanlıkları çevresinde dönmemektedir. Alman sosyal demokrat partinin içindeki reformist ve revizyonist kanat, Vpered üyelerinin durumlarının aksine, kültürel ilişkilerle ilgilenmekte ve yasal, gerçekten var olan bir kitle kültür hareketine kafa yormaktadır. 1860-1870 yıllarında tüm işçileri kapsayan bir sosyal-kültürel çevre ortaya çıkmış, 1890’larda sendikalara yayılmış ve daha sonra parti içinde gittikçe önemli hale gelmiştir.[6] Bu noktada eğer sosyal demokrasinin alternatif bir kültürün gelişmesine yardımcı olduğundan bahsedilecekse, bunun Rusya özelinde bir avuç kuramcı tarafından “icat” edildiğini iddia etmek de mümkündür.

BOLŞEVİKLERİN AÇMAZI: SOVYET İKTİDARININ İLK YILLARINDA SINIF, KÜLTÜR VE SİYASET

Bolşevikler Rus takvimine göre 1917’nin Ekim ayında Petrograd’da iktidarı ele geçirip proletarya diktatörlüğünü hayata geçirmek için ilk adımı attılar. İktidarın ele geçirildiği momentte işçi sınıfının pek çok kesiminin iktidar açısından “sorun” teşkil ettiği, Bolşeviklerin ayırdında oldukları bir gerçekliktir. Bolşevikler, altı ay içinde kendilerinden önceki iktidarların yaşadıkları sorunlara benzer sorunlar yaşamaya başladılar. Kadroların proletaryaya bağlılığı, proletaryanın Bolşeviklere bağlılıklarının garantisi gibi görünmüyordu. Ulusal bir kriz anında Bolşeviklerin atacakları adımların işçi sınıfını hayal kırıklığına uğratıp hareketten soğutacağını düşünmek çok da yanlış olmayacaktır. Hareket bu durumda ya proletaryanın öncüsü olarak konumunu meşrulaştıracak yeni yollar bulacak ya da proletaryayı “yönetme” hakkının yeni bir tanımını geliştirecektir. Devrimci bir iktidar partisi olarak yaşanan ikilem aynı zamanda bir kimlik ikilemidir: proleter ya da proleter olmayan bir kimlik.

İktidar ele geçirildiğinde Bolşevik hareketin kültür ve sanata dair sözü açık bir biçimde telaffuz edilmemiştir. Plehanov ve Halk Eğitim Komiserliği’nin (Narkompros) ilk başkanı Lunaçarskiy gibi sosyalist düşünürler, sosyalist geleceğin sanatına dair kafa yormuş olmakla birlikte düşünceleri resmî bir Bolşevik kültür-sanat politikası oluşturmamıştır. Maddeci bir sosyalist kültür hareketine en yakın yerel gelenek Nikolay Çernişevskiy ile Dimitriy Pisarev gibi radikallerin, sanatı gerçekliğe tabi kılan ve dolayısıyla onun özerkliğini pratikte yadsıyan anlayıştır. Yenidoğan devrimci iktidar sanatsal üretimi ve etkinliği düzenleyecek fazla bir girişimde bulunmamıştır. Halihazırda başta gelen kaygı siyasal iktidarın devamlılığını sağlayacak araçları bir araya getirmek olduğundan, kültür ve sanat ikincil bir konumdadır. Lunaçarskiy’nin bu noktada çift taraflı bir politika izlediği söylenebilir: ileri gelen sanatçıların sempatisi olmasa da işbirliğini kazanmak ve aynı zamanda bu alandaki yönetsel denetimi sağlamlaştırmak.

İktidarın ele geçirilişinin az öncesine dönecek olursak, marksist çözümlemeye temel oluşturmuş olan Batı Avrupa ile karşılaştırıldığında 1914 yılında bile Rusya’nın sınıfsal yapısının zayıf ve azgelişmiş olduğu ileri sürülebilir. Burjuvazisi tarih sahnesine geç çıkmış, bir yandan devletin, diğer taraftan Rus sanayisindeki yabancı kapitalistlerin gölgeleri altında kalmıştır. 20. yüzyılın ilk yıllarındaki kentli işçi sınıfının köylülükle olan bağları fazlasıyla kuvvetlidir; gücünden ve öneminden somut olarak bahsetmek ise fazlasıyla zordur. Kentli küçük burjuvazinin sınıfsal aidiyeti müphemliğini sürdürmektedir. Köylülük halen geleneksel yapıda olmakla birlikte, Marksistlerin öngördükleri gibi sınıfsal ayrışmanın ilk işaretlerini vermekte ve Pyotr Stolypin’in tarım reformları aracılığıyla kapitalizmin çemberinin içine çekilmektedir.

Tarihsel arka planı akılda tutarak 1917 yılının ortalarına gelindiğinde, Vpered grubuna eskiden dahil olmuş kimi entelektüellerin proleter kültürü daha da geliştirmek için yeni bir örgütlenme olan Proletkült’ü yarattıkları görülür (Aynı zamanda bu gruptan Lunaçarskiy’nin Bolşevik partiye katılırken, Bogdanov’un partiye girmediği de akılda tutulmalıdır). Proletkült’ün temel kuramsal önermesi işçi sınıfının kendi kültürünü geliştirmesi ve önceden baskın olan burjuva kültüründen ayrıştırması gerektiğidir. Bu açık kavramsallaştırmanın son derece tartışmalı sonuçları olmuştur. İlk olarak, proleter kültürün kendiliğinden gelişimi amaçlanmışsa neden entelektüeller bu örgütlenmeye gitmişlerdir? İkinci olarak, gerçek proleter kültür nedir ve nasıl tanımlanabilir? Son olarak, proletaryanın kültürel örgütlenmesini amaçlayan Proletkült ile proletaryayı siyasi arenada temsil etmeyi iddia eden Bolşevik parti ve Sovyet devleti arasındaki uygun ilişki biçimi ne olmalıdır?

Proletkült’teki entelektüellerin rolüne dair aslen tatminkâr bir yanıt yoktur. Her ne kadar kültürün sınıfsal doğasına dair kuramları ile görünüşte bağdaşmasa da, Proletkült entelektüelleri işçilerin evrensel kültürel kazanımlara dair göreli olarak bilgisiz olduklarını düşünmektedir. Bununla birlikte kültürel olarak daha yukarıda olduğunu iddia eden hareketin aşağıya verecekleri olması gerekmektedir.

Proleter kültürün ne olduğuna dair sorunun da benzer problemler yarattığından bahsedilebilir. Dönemin tüm marksist entelektüellerinin mutabık oldukları konu proleter kültürün popüler aşağı sınıf âdetleri ve kültürel zevkleriyle çok az ilişkisi olduğudur. “Kaba”, “zevksiz” ya da “sıradan” kültür proleter değildir; işçilerin bundan keyif alıyor olmaları tamamıyla küçük burjuva alışkanlıklar tarafından kuşatılmış olmalarından kaynaklanmaktadır.

Sadece Proletkült taraftarları için değil, tüm Bolşevikler için de proleter bilinçlilik saygı duyulması gereken bir başlıktı. Bolşeviklerin –ve diğer marksist entelektüellerin– bu başlıktan anladıkları “bilinçli” bir işçinin bilinçliliğiydi. Bununla birlikte bilinçli bir işçi entelektüeldeki işçi düşüncesine uyum sağlayan işçiydi. Bolşevik bakış açısından 1917 yılındaki en bilinçli işçiler devrimci olanlardı.

Devlet desteğiyle birlikte artan Proletkült himayesindeki tiyatro atölyeleri, edebî çevreler, yetişkin eğitim sınıfları vb. unsurlara karşın proleter kültürün ne olduğu sorusu iç savaşta da belirli bir yanıt bulamadı. Edebî çevreleri ve eğitim sınıflarını örgütleyenler ve hatta onların öğrencileri de proleter değillerdi.

Üçüncü çetrefil sorun Proletkült’ün Sovyet devleti ve Bolşevik parti ile olan ilişkisiydi. Proletkült, kültürel özerkliği savunuyordu. Herhangi bir devlet kurumuna tabi olmayı reddederken, özel olarak Bolşevik partiyle ilişkisinde kültürel sorunlara dair de bağımsız karar almayı istiyordu. Bu yaklaşımın kendisi Lunaçarskiy’nin başında olduğu Sovyet Halk Eğitim Komiserliği ile sorunlar yaratmakla kalmadı, Lenin ve Bolşevik Parti Merkez Komitesi’nin de tepkisini çekti.[7]

Bununla birlikte iç savaş dönemindeki toplumsal devrimin yansımalarının Proletkült’teki tartışmalardan çok daha geniş ve derin olduğundan bahsedilebilir. Kültürel uygulamaların tümü tarihte ilk olarak genç ve deneyimsiz bir işçi devletinin eliyle gerçekleştiriliyordu. Bu yıllarda kültürel aydınlanmanın tam anlamıyla cisimleştiği yer Kızıl Ordu’ydu; her ne kadar kavramın siyasal aydınlanma ile yer yer eşanlamlı olarak kullanılması da toplumsal devrim sürecinin kültürel ve siyasal olarak beslendiğinin kanıtı olarak ele alınıyordu. Kızıl Ordu’nun çok büyük kaynak aktardığı kültürel aydınlanma seferberliği genel eğitim düzeyinin arttırılması, bilimsel düşüncenin itibar kazanması, siyasal eğitim ve devrimci duyarlılığın genç kuşaklara kazandırılması, estetik algının oluşturulması, manevi-kültürel düzeyin yükseltilmesi, Sovyet Cumhuriyeti’nin bilinçli savunucularının oluşturulması gibi pek çok alanı kapsıyordu.

1920-1922 yılları arası nihayet komünist bir kültürel projenin hayata geçirildiği yıllar olarak ele alınabilir. Partinin bir bütün olarak kendisini devrimle daha sıkı bir biçimde özdeşleştirdiği bu dönem askerî ve siyasal cephelerde kazanılan zaferlerin de kültüre yansımasını müjdeliyordu. Büyük Paylaşım Savaşı öncesindeki Capri ve Bologna okulları deneyimi göz önünde bulundurulursa, Proletkült’e mesafeli yaklaşımın hareketin sadece bir “sapma” olmasından çok, ayağını yere sıkı basan ve NEP ile soluk almak isteyen genç bir iktidarın kültürü yavaş yavaş merkezileştirme çabasından kaynaklandığı ileri sürülebilir.

1920’nin Ekim’inde Bolşevik partinin siyasi bürosu Proletkült’ün partiye tabi kılınabilmesi için bazı planlar geliştirir. Aynı yılın sonbaharı ve kışı arasında –tam olarak Proletkült’e karşı bir eylem planı hayata geçirildiğinde– parti tüm organlarıyla birlikte Kızıl Ordu okullarını tahkim ederken, hiyerarşik yapılanmaya dair birleşik bir program oluşturur. Alternatif bir yüksekokul olarak tam donanımlı, üç yıllık eğitim veren Sverdlov Komünist Üniversitesi, Proletkült Üniversitesi’ni bünyesinde katarak yok eder. Açık olarak üçüncü cepheye yapılan vurgu, Vpered grubu ve Proletkült’ün uzun zamandır ileri sürdükleri savı onaylar niteliktedir: kültür, devrimci dönüşümün başlıca sahnesidir. “Barışçıl” yeniden yapılanmaya geçiş ile NEP’in uygulanmaya başlamasının çakıştığı bu zaman aralığı, kültürel, öğretici ve aydınlanmacı girişimlerin devrimci yol haritasında yükselişe geçtiği bir döneme işaret eder. Yeni bir entelijansiyanın yaratılmasından parti eğitiminin geliştirilmesine, komünist ahlakın formülasyonundan bilimsel bilginin sıkı takibine kadar yaşamın pek çok alanında devrimin güncelliği kendisini dayatır.

Lenin’in toplumsal devrime dair düşünceleri de –özellikle 1922-1923 yıllarındaki son yazılarında ortaya koyduğu üzere– üçüncü cepheye dair ilginin gündeme gelmesiyle günyüzüne çıkarak daha da netleşir.

LENİNİST KÜLTÜREL YAKLAŞIM

Lenin’in yaşamının son yıllarındaki konuşmaları ve yazıları içerik olarak kültürel-siyasal yaklaşımın ilkelerine dair pek çok ipucu barındırır. Tıpkı Proletkült gibi Lenin de proleter bir kültürün olanaklarından hareket etmiş ve bunu geliştirmeye çalışmış olmakla birlikte, bu kültürün içeriğine dair düşünceleri daha somut ve kesindir. 1910 yılında Gorkiy’le yazışmalarından birinde altını çizdiği üzere; “sadece tek bir proleter bilimi tanıyoruz ve o da Marksizm’dir”.[8] Bu konuya daha sonra Proletkült hakkında kaleme alacağı karar taslağının ilk maddesinde tekrar gelecektir: “Özel fikirler değil, fakat Marksizm.”[9] Pek çok bakımdan Proletkült’ün şu bakış açısını paylaşmaktadır: “Proleter kültür, insanlığın kapitalist, toprak sahibi ve bürokratik toplumun boyunduruğu altında biriktirdiği bilgilerin depolanmasının mantıksal gelişimi olmalıdır.” Fakat bu yorumu çok farklı bir ruhla yeniden ele alır: “Proleter kültür ... hiç yoktan geliştirilip kavranamaz; kendilerini bu konuda uzman olarak nitelendirenlerin icadı değildir. Bunların tümü saçmalık.”[10] Yine bu ifadeler Proletkült hakkında kaleme aldığı karar taslağında daha özlü bir biçimde ifade edilir: “Marksizm ve işçi sınıfı deneyimi açısından yeni bir proletarya kültürünün icadı değil, mevcut kültürün en iyi örneklerinin, geleneklerinin ve sonuçlarının geliştirilmesi.”[11] Yayımlanan son makalesinde de benzer bir tutumu sürdürerek bu alana dair düşüncelerini tartışmasız bir biçimde ortaya koyacaktır: “Kişilerin ‘proleter’ kültür hakkında uzun uzadıya ve ciddiyetten uzak bir biçimde ayrıntıya girdiğini duyduk. Başlangıç için, gerçek burjuva kültüründen hoşnut olmalıyız.”[12]

Gerçekten de “İşbirliği Üzerine” başlıklı makalesinde, NEP'in özel sektörün geri kalan bölmelerinden kamuya kaynak aktarımı koşullarını yarattığı noktalarda, sosyalizmin inşası için kültürel bir devrimle desteklenmesine ihtiyaç duyulduğunu savunur. Özellikle köylülük başlığında vurguyu eğitime ve kültürel çalışmalara yapıyor ve broşür şu şekilde noktalanıyordu:

“Ülkemizdeki siyasal ve toplumsal devrim, şimdi karşı karşıya kaldığımız kültürel devrimden önce meydana geldi. Bu kültür devrimi artık ülkemizi tamamıyla sosyalist bir ülke haline getirmek için yeterli olacaktır; fakat bunun tamamıyla kültürel (okur-yazar olmadığımız için) ve maddi karakterde (kültürlü olabilmek için, maddi üretim araçlarının belirli bir gelişimini sağlamalı, belirli bir maddi temele sahip olmalıyız) muazzam güçlükleri var.”[13]

Lenin'in görüşlerinin ikinci, eşit ölçüde vurgulanan unsuru partinin süreci kontrol etmesiydi. Bir kere daha Proletkült hakkında kaleme alınan karar taslağı: “Halk Eğitim Komiserliği’ni dışarıda bırakarak değil, onun da parçası olduğu bir biçimde Rus Komünist Partisi + Eğitim Komiserliği = Σ Proletkült.”[14]

Gelecek kültürün proleter saflığını kirletmekte, hiçbir şey Proletkült’ün ayrıntıları ve onun endişelerinden daha zararlı olamaz. Lenin için sınıf parti, parti de Sovyet iktidarı demektir.

SONUÇ

Devrimciler tarihte tamamen yeni bir sayfa açan yönde hareket ederler. Yeni düzen tahkim edildikçe, onun eşi benzeri görülmemiş doğasını daha da öne çıkarırlar. Bu noktada Bolşevik Devrimi’nin on yıllardır süren geniş kapsamlı dönüşümü tetiklediği ve onu farklı bir nitel düzleme sıçrattığı şüphe götürmez. Sovyet devrimini biricik kılan özellik, onun putkırıcılığıyla ütopyacılığının çok özel şartlar altında buluşmasıydı. Reel sosyalizmin dünya devriminin kalesi sayıldığı koşullar altında bir dizi etmenin öne çıkarılması Sovyet devriminin “ideolojik mücadelesinin” bir parçasıydı. Buna göre kapitalist yoldan farklı bir kalkınma modeli, beş yıllık planlamaların hayata geçirilmesi, özel mülkiyetin ortadan kaldırılması ve devrimci müdahalelerle enine boyuna dönüştürülmüş bir kültür ve toplum, Sovyet düzeninin yeni bir tarihî dönem açtığının kanıtları sayıldı. Bununla birlikte kültürel-sanatsal yapılanmanın siyasal olanla gerilimi devrim sonrası her an hissedildi. İdeolojik mücadelede kendi entelektüel potansiyelini yaratmayı ve bu potansiyeli harekete geçirmeyi hedefleyen Bolşevik hareket, kendi kadrolarının sürekliliğini sağlayamadığı noktadan itibaren söz konusu gerilimi de “yönetemez” hale geldi. Kültürel standartların yaratılması, sosyalist iktidar ile aydınlar arasındaki gerilimin iyice hissedilmeye başladığı bir momentte sınıfın öncüsünü, açılımlarını yapamadığı bir noktaya sürükledi. Dolayısıyla Ekim Devrimi, ideolojik alandaki “yaratıcı-yıkıma” güvenen, kolaycılığı reddeden, kadroların öncülüğünü ısrarla vurgulayan bir bakış açısının her zamankinden daha kaçınılmaz olduğunu ve yolumuzu aydınlattığını kanıtlamaya devam ederken, geçmişten alınacak derslerin de geleceğin inşasında temel oluşturacağını vurgulamaya devam etmektedir.


[1] 1918’e kadar komünistler aynı zamanda Bolşevikler olarak adlandırılıyordu ve 20’ler ile 30’lar boyunca Bolşevik nitelemesi partinin resmî adından hiç ayrı düşünülmedi.

[2] “Hangi taraf kazanacak?” anlamına gelen Bolşevik slogan, Lenin tarafından 17 Ekim 1921’de, Sovyet Sosyalist Federatif Rusya Cumhuriyeti siyasal eğitim kuruluşlarının ikinci kongresinde dile getirilmiştir.

[3] Katerina Clark (1995). Petersburg, Crucible of Cultural Revolution, Harvard University Press, s. 21.

[4] Vperedçiliğin liberter bir alternatifinin yılmaz savunucusu 1981 yılında yayımlanan yapıtıyla Zenovia Sochor’dur. Bkz. Revolution and Culture: The Bogdanov-Lenin Controversy, Ithaca Press.

[5] Michael David-Fox (1997). Revolution of the Mind: Higher Learning among the Bolsheviks, 1918-1919, Ithaca Press, s. 26-37.

[6] Alman sosyal demokrat geleneğinin kültüre yaklaşımı konusunda bkz. Vernon L. Lidtke (1985). The Alternative Culture: Socialist Labor in Imperial Germany, Oxford University Press.

[7] Özellikle Proletkült başlığındaki tartışmalar açısından bkz. Sheila Fitzpatrick (2002). The Commissariat of Enlightenment, Cambridge University Press, s. 89-110.

[8] V.İ. Lenin (1966). “Notes of a Publicist”, Lenin on Culture and Cultural Revolution içinde, Progress Publishers, s. 25.

[9] V.İ. Lenin (1966). “Rough Draft of a Resolution on Proletarian Culture”, Lenin on Culture and Cultural Revolution içinde, Progress Publishers, s. 150.

[10] V.İ. Lenin (1966). “The Tasks of the Youth Leagues”, Lenin on Culture and Cultural Revolution içinde, Progress Publishers, s. 128.

[11] V.İ. Lenin (1966). “Rough Draft of a Resolution on Proletarian Culture”, Lenin on Culture and Cultural Revolution içinde, Progress Publishers, s. 150, vurgular özgün metne ait.

[12] Bu alıntı şu kaynağın açış paragrafında bulunabilir: V.İ. Lenin (1965). “Better Fewer but Better”, Toplu Eserler 33. cilt, Lawrence and Wishart, s. 487.

[13] V.İ. Lenin (1966). “On Co-operation”, Lenin on Culture and Cultural Revolution içinde, Progress Publishers, s. 210. Lenin açısından burada kullanılan kültür kavramı ağırlıklı olarak antropolojik bir anlam taşıyor, fakat entelektüel ve sanatsal bağlamı tamamen dışlamıyordu.

[14] V.İ. Lenin (1966). “Rough Draft of a Resolution on Proletarian Culture”, Lenin on Culture and Cultural Revolution içinde, Progress Publishers, s. 150.