Cumartesi, 18 Şubat 2012 - 10:48

Can Candan'la 'Benim Çocuğum' üzerine...


Belgesel sinemacı Can Candan'la LGBTT bireylerin ve ailelerinin karşılaştıkları zorluklar; LGBTT Aileleri İstanbul Grubu (LİSTAG) ve son filmi "Benim Çocuğum" hakkında söyleştik.

Benim Çocuğum nedir?

Benim Çocuğum bağımsız uzun metraj bir belgesel film projesi. Şu anda yapım aşamasında ve gerçekleşebilmesi için maddi destek arayışlarımız sürmekte. Benim Çocuğum belgeselinde, çocukları LGBTT bireyi olan Türkiyeli bir grup anne ve babanın, içinde yaşadıkları muhafazakar, homofobik ve transfobik toplumda, ebeveyn, aile ve aktivist olmanın ne demek olduğunu yeniden tanımlamalarına ve kendi özel deneyimlerini seyirci ile samimi bir şekilde paylaşmalarına tanık olacaksınız.

large_can.candan.jpgLGBTT ve LİSTAG hakkında bize bilgi verebilir misiniz?

LGBTT’nin açılımı lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transseksüel. Bu kısaltma cinsel yönelimleri heteroseksüellik dışında olan ve cinsel kimlikleri de biyolojik kimliklerinden faklı olan bireyleri tanımlamak için kullanılıyor. Bu konularda çok bilgisiz bir toplumda yaşadığımız için belki bu tanımları açıklamakta yarar var. Biyolojik cinsiyet dediğimiz şey doğumda bedenimize bakılarak tespit edilen cinsiyetimiz. Bu çift-cinsiyetlilik gibi çok ender rastlanan durumlar dışında genellikle kadın veya erkek oluyor. Cinsiyet kimliği ise kendimizi bu cinsiyetlerden hangisine ait hissettiğimiz ile ilgili bir durum. Bu ise sanırım 3 yaşına kadar belli oluyor. Çoğumuz kendimizi biyolojik kimliğimize ait hissediyoruz. Yani kadın vücudunda kadın veya erkek vücudunda erkek olarak. Yalnız bazı durumlarda ise çocuklar kendilerini vücutlarından farklı hissedebiliyorlar. İşte bu durum transseksüellik olarak nitelendiriliyor. Yani kendilerini yanlış bir bedene hapsolmuş hissedebiliyorlar. Cinsel yönelim ise daha sonraları ortaya çıkan bir şey. Eğer çocuk karşı cinsine romantik ve/veya cinsel bir ilgi duyuyorsa, buna heteroseksüellik, eğer kendi cinsine ilgi duyuyorsa buna eşcinsellik, eğer her iki cinse de ilgi duyuyorsa, buna da biseksüellik deniyor. Bir çocuğun kendi cinsel yöneliminin farkına varması genellikle kendini tanımaya ve sosyalleşmeye başladığı yaşlardan başlayıp, kabullenme süreci ise yıllarca sürebiliyor. Burada cinsel yönelimin bir tercih olmadığının altını da çizmek gerekiyor. Toplumda, örneğin basında çoğunlukla yanlış bir şekilde “cinsel tercih” terimi kullanılıyor. Halbuki bilimsel olarak “cinsel tercih” diye bir şey yok, “cinsel yönelim” var. Bu da tercih edilebilen bir şey değil. Her toplumda ve her dönemde farklı cinsel kimlikleri ve cinsel yönelimleri olan bireyler hep var olmuşlardır. Bu bireylerin kendilerine, ailelerine ve topluma açık olup olmamaları ise nasıl bir toplumda yaşadıklarına göre değişiklik gösterebilmektedir.

LİSTAG (LGBTT Aileleri İstanbul Grubu) ise 2008’in başından beri lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transseksüel bireylerin aileleri ve arkadaşlarına yönelik bir destek ve dayanışma grubu olarak çalışmakta. Grup; LGBTT bireylerin aileleri, gönüllüler ve destekçilerden oluşuyor. Her hafta, yeni üyeleri karşılamak ve gelecek etkinlikleri planlamak amacıyla toplanıyorlar. Ayda bir, LGBTT bireylerin bir aile üyeleriyle birlikte davet edildikleri yemekli buluşmalar düzenliyorlar. Yine ayda bir, Cinsel Eğitim Tedavi ve Araştırma Derneği’nden (CETAD) gönüllü psikolog ve psikiyatrların katılımıyla toplumsal cinsiyet, cinsel kimlik, cinsel yönelim, cinsellik, cinsiyet rolleri gibi kavramlara dair tartışmak üzere buluşuyorlar. LGBTT bireylerin aileleri için iki farklı bilgilendirici kitapçık çıkardılar. Radyo programlarında, gazetelerde ve panellerde deneyimlerini ve kurdukları örgütlenmeyi anlatıyorlar. Diğer LGBTT bireylerin ailelerine de ulaşabilmek için İstanbul dışındaki şehirlere gidiyorlar. Bu aileler, çocuklarının kimliklerini ve yönelimlerini kabul etmek gibi büyük bir zorluğu aşmış olmanın yanı sıra; deneyimlerini diğer LGBTT bireylerin aileleriyle paylaşarak ve kamusallaştırarak aktivizme dönük cesur bir adım da atmış durumdalar. Ayrımcılık karşıtı yasaların çıkarılması ve nefret suçlarının önlenmesi gibi taleplerin yanında, çocuklarının başkalarıyla eşit haklara sahip olması için de politik mücadelelerini sürdürüyorlar. Benim Çocuğum belgeselinde yer alan ebeveynler de bu grubun çekirdek kadrosunu oluşturan ebeveynler.

Bu önemli projenin nasıl doğduğunu ve sizin hangi ihtiyaçlardan yola çıkarak böyle bir film çekmeye karar verdiğinizi anlatarak devam edelim isterseniz..

Mart 2010’da, Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf maalesef, “Ben eşcinselliğin biyolojik bir bozukluk, bir hastalık olduğuna inanıyorum. Tedavi edilmesi gereken bir şey bence” dedi. Bu, Türkiye’de bu konuda var olan bilgisizliğin, ayrımcılığın, homofobi ve transfobinin devlet tarafında ifade bulan bir hali. Bu sadece iktidardaki partinin durumu veya tavrı ile ilgili değil, maalesef bu durum toplumun geneli için de geçerli. Bunun sonucunda Türkiye’de LGBTT bireyler her gün türlü ayrımcılığa ve şiddete mazur kalmaktadırlar. Bizim ulaşabildiğimiz verilere göre geçtiğimiz yıl otuzun üzerinde T.C. vatandaşı LGBTT bireyi olmalarından dolayı öldürüldüler. Daha geçenlerde İstanbul’da bir travesti vatandaş satırla, döner bıçağıyla yapılan saldırı sonucu yaralandı. Bunlar çok vahim bir duruma işaret ediyor.

Bu bağımsız belgesel film projesinin doğuşu aslında tamamen bir rastlantı sonucu oldu. Ekim 2010’da Boğaziçi Üniversitesi’nde Türkiye’de “queer” ve trans kimlikler üzerine bir konferans düzenlemişti. Programda LİSTAG’ın paneli de vardı ve ebeveynler gelip konuşacaktı. Daha önce LGBTT bireylerin hakları mücadelesine çeşitli katkılarda bulunuyordum ama LİSTAG’la ilk defa o panelde karşılaştım. Orada hikâyelerini anlatan dört ebeveyn vardı: Günseli, Şule, Ömer ve Pınar. Günseli Anne’nin eşcinsel bir oğlu var, Pınar Anne’nin trans bir kızı var. Ömer Baba’yla Şule Anne’nin de eşcinsel bir oğlu var ve onlar bu panelde ebeveynlik deneyimlerini anlattılar. Orada yaşadığım çok etkileyici bir deneyimdi. Onlar deneyimlerini anlatırken ben hüngür hüngür ağlıyordum ve kendime şunu sordum: “Ben niye ağlıyorum? Nedir beni ağlatan?” Orada iki mesele vardı. Bir tanesi, hepimizin bir çocukluk deneyimi, yani kendi ebeveynlerimizle kurduğumuz bir ilişki var ve o ilişki genellikle sorunlu bir ilişki. Öyle olmasa bile en azından karmaşık ve zor, çünkü orada çocuğun kendini tanımlama, kendi olma çabası var. Ebeveynlerin de o hiyerarşi içinde çocuktan çeşit türlü beklentileri söz konusu. Bu yüzden o ilişkide yaşanan genelde zor bir süreç. Anlatılan hikâyeler bir açıdan aile içinde kendiniz olma meselesine dokunuyor. İkincisi de bu hikayelerin beni ebeveyn olarak etkilemesiydi. “Çocuğumu ne kadar olduğu gibi kabul edebiliyorum, kendisi olması konusunda ona ne kadar özgür bir alan sağlayabiliyorum ve ben ne ölçüde bu insanların yapabildiği kadar ebeveynlik yapabiliyorum” gibi sorular oluştu kafamda. Bu anne-babaların ortaya çıkıp adlarıyla sanlarıyla bunu konuşuyor olmaları ve bunu sadece “biz çocuğumuzu kabul ettik”le bırakmayıp “biz onların hakları için mücadele ediyoruz, onlar için buradayız ve ebeveynlik böyle bir şeydir”e getirmeleri çok önemliydi. Aslında bu anne-babalar iki önemli şey yapıyorlar. Bir kere, Türkiye’de ailenin ve ebeveyliğin ne olduğunu sorguluyorlar ve bunları yeniden tanımlıyorlar. Bunun ötesinde de bunu bir eyleme dönüştürmüş durumdalar. Sadece kendi aralarında paylaşmakla kalmayıp toplumu dönüştürmek yolunda çok önemli ve çok etkili bir şey yapıyorlar. “İşte bunlar böyle ilginç insanlar. Onlar toplumun marjinlerinde yaptıklarını yapsınlar, biz de toplum olarak yolumuza devam edelim” diyemiyorsunuz. Aile olarak da toplumun tam ortasında yer alıyorlar. Böylece LGBTT kimlikleri yüzünden şiddete ve ayrımcılığa uğrayan bireylerin yaşadığı homofobik ve transfobik bir toplumun aslında çok tutucu olan bir tarafına müdahale ediyorlar. Bir de çok temel meselelerin üzerine gidiyorlar: Cinsiyet, cinsel kimlik, cinsel yönelim, cinsellik, insan olmak, kadın ya da erkek olmak, aile olmak gibi bizim sorgulamadan kabul ettiğimiz şeyleri sorgulayarak aslında çok özgür bir alan açıyorlar. Yaptıkları o anlamda son derece özgürleştirici, dönüştürücü, devrimsel ve ümit vaat eden bir şey.

Sizin daha önceki filminiz 3 Saat üzerine de sitemizde bir röportaj yayınlamıştık. Önceki filminizdeki kolektif çalışma ve belgeseli çekenler ile belgeseli çekilenler arasındaki sıcak ve üretken ilişkiyi bu filmde de görmek mümkün olacaktır diye düşünüyoruz. Biraz çekim ekibinin ve belgeselde söz alanların karşılıklı ilişkisinden bahsedebilir miyiz?

Biz projenin başından beri LİSTAG’ı oluşturan ebeveynler ve aktivistler ile birlikte yola koyulduk. Şimdiye kadar hiçbir projemde yaşamadığım bir “birlikte yapıyoruz” deneyimi yaşamaktayım. LİSTAG büyük bir aile ve biz de kendimizi bu büyük ailenin parçası olarak görüyoruz. Bu ortak çalışmanın içinde LİSTAG’ın çekirdeğini oluşturan yedi ebeveyn kamera önünde yer alıyor ve bize her aşamada müthiş bir destek veriyorlar. Kamera arkasında da aktivistler ve film ekibinin ortak çalışması söz konusu. Filmin yapımcılığını benim dışımda Surela Film’den 5 Nolu Cezaevi belgeselinin yapımcısı Ayşe Çetinbaş ve Gökçe İnce üstlenmiş durumda. LİSTAG’ın kurulmasında büyük emekleri geçmiş olan gönüllülerden H. Metehan Özkan ortak yapımcımız, Mehmet Tarhan da danışmanımız. Yine LİSTAG gönüllülerinden Boysan Yakar da yönetmen yardımcımız. Kamera önü ile arkasının birlikte bu kadar şevkle çalışmasının meyvelerini de seyirciye yansıyan samimiyet ve empati etkisi şeklinde alabileceğimizi ümit ediyorum.

Filmde ekranın karşına geçen anneler ve babalar için Cumhuriyet gazetesinde Cesur Yürekler ifadesi kullanıldı. Türkiye'de böyle bir belgesel çekmek için hakikaten de cesur mu olmak gerekiyor?

Aileler kesinlikle çok cesur. Türkiye toplumu gibi tutucu, homofobik ve transfobik bir toplumda ortaya çıkıp, açık açık “benim çocuğum eşcinsel, benim çocuğum transseksüel” diyebilmek çok büyük cesaret istiyor bence. Bu konuda bir belgesel yapmak için çok cesur olmak gerektiğini düşünmüyorum. Türkiye’de her suya sabuna dokunan, toplumu dönüştürmek için yola çıkan belgesel için ne kadar cesaret gerekiyorsa bu film için de o kadar gerekiyor bence.

Film daha bitmeden basının ilgisini çekmiş durumda, filmin sonrasında da bu ilginin artarak devam etmesi beklenebilir. Siz nasıl bir süreç bekliyorsunuz?

Ümidim şu anki basın ilgisinin önümüzdeki dönemde de devam etmesi. Bu şekilde daha fazla insan bu belgesel projesinden haberdar olabilir, projeyi sahiplenip, maddi katkıda bulunabilir. Belgesel bittikten sonra da gösterimleriyle birlikte basın ilgisinin devam edeceğini umuyorum. Zaten bu belgeseldeki hikayeler toplumun tartışabileceği bolca malzeme sunacak diye düşünüyorum.

Film medyanın ilgisini çeker ve önemli bir gündem yaratır diye düşünüyoruz. Bu tür bir gündemin açılması son yıllarda LGBTT bireylerin toplumda karşılaştığı sorunları gündeme getirmek açısından bir rol oynayabilir. Filminizin böyle bir misyonu olduğunu söyleyebilir miyiz?

Evet, kesinlikle. Empati yoluyla insanların kalplerine ulaşabilmeyi, kendi homofobi ve transfobileriyle yüzleşebilmelerini sağlamayı ümit ediyoruz. Film ile birlikte birçok aileye ulaşabileceğimizi ve LGBTT bireylerin hakları mücadelesine somut katkılarda bulunabileceğimizi düşünüyorum. Bir bireyin, bir ailenin bile hayatlarında bir değişikliğe neden olabileceksek ne mutlu bize çünkü maalesef bu bazen bir ölüm kalım meselesi olabiliyor bu coğrafyada…

Film hangi aşamada ve çekim aşamasında karşılaştığınız güçlükler neler?

Benim Çocuğum belgeselinin çekimleri şu anda devam ediyor. Bu bağımsız bir belgesel film projesi olduğu için bir sponsor desteği ile gerçekleşmiyor. Filme başlamamız biraz apar topar oldu. Uzun uzun maddi destek arayışlarına girelim, bütçeyi denkleştirelim de çekimlere öyle başlayalım demedik. Biz başlayalım destek de gelir diye düşündük çünkü bu filmin en kısa zamanda ortaya çıkması gerekiyor. Beklemek gibi bir lüksümüz yok. Şimdiye kadar yaşadığımız zorluklar bütçeyi oluşturmadan yola çıkmak ile ilgiliydi.

Filmin çekimlerinin tamamlanması için bir yardım kampanyası başlattınız, bu kampanyayı anlatabilir misiniz ve şu anda beklentilerinizi karşılıyor mu?

Bu belgeselin bütçesini oluşturabilmek için görece yeni bir yol izliyoruz. Internet üzerinden bir kitle fonlaması yöntemi. Bu filmi önemseyenler ve gerçekleşmesini isteyenler kampanyanın internet sitesi aracılığıyla kredi kartlarını kullanarak projeye maddi katkıda bulunuyorlar. Bu şekilde şimdiye kadar çeşitli ülkelerden 160’tan fazla kişi katkıda bulunarak bu projeyi sahiplenmiş durumda. Ben bu şekilde çokça insanın sahiplenmesi sayesinde yapılan bir filmi çok önemsiyorum. Bu tür bir imece yöntemi bizi kurumsal destek hiyerarşilerinden ve politikalarından da uzak tutuyor.

Yalnız henüz gereken bütçeyi oluşturabilmiş değiliz. Bu belgeseli ancak destekçilerimizin katkıları ile gerçekleştirebiliriz. Bu belgeseli önemseyip, sahiplenip, maddi katkıda bulunmak isteyenlerini internet sitemizi ziyaret etmeye davet ediyorum: www.listagfilm.com

Hadi gelin bu filmi birlikte yapalım!

(soL-İstanbul)

    İlgili Haberler