Berna Durmaz'dan Metal Hayatlar

Üzerine çokça yazılıp, konuşulmayı hak eden on altı öykülük bir kitap Metal Hayatlar. Öykülerinin tamamında ele aldığı konulara bir bütünlükle yaklaşan Berna Durmaz, bu bütünlükte hem karanlığın hem de kararlılığın üzerinde duruyor.
Erkan Yıldız
Pazar, 28 Temmuz 2019 12:16

1980'lerin başından itibaren işçi sınıfına ait dünyanın kültür - sanat ve edebiyat alanında da görünmez hale getirildiğini biliyoruz. İşçilerin bir yere gittikleri, buhar olup uçtukları yoktu. Herkes onların orada olduğunu biliyordu. Ancak görünmez olmaları, hayatın dışına atılmaları, yaşadıkları dünya karşısında iddiasız hale getirilmeleri gerekiyordu. Sadece Türkiye'de değil dünyada da neo-liberal anlatının yansımaları her alanda karşılığını yaratıyordu. Rüzgâr çok kimliklilikten yana esiyordu. Rüzgâr kendinden menkul bir özgürleşme anlayışının, “kendini biriktiren birey”in toplumla ilişkisine yön verirken çektiği acılı süreçlere dair anlatının yelkenini şişiriyordu. Zaman dinsel, cinsel ve etnik kahramanların zamanıydı. Toplum, toplumu ve bireyi şekillendiren dünya hiçbir şey, birey her şeydi. İşçilere ait mahalleler, onların kendilerini var etme biçimleri, kılıkları, kıyafetleri, oturmaları, kalkmaları, ilişkileri, her bir şeyleri hızla uzaklaşılması gereken, yokmuşçasına davranılması gereken unsurlardı.

Öyle yaptılar. Rüzgâra karşı yürüyenlerin sadece sanatta değil siyasette de dinozor olarak tanımlandığı bir dönemdi bu. Bu dönem elbette bitmedi. Ancak nesnel olarak bu dönemin kendisini tüketmeye başladığını söylemek mümkün. Neoliberalizmin vaatlerinin insanlığı taşıdığı nokta ortada. Geçen onca yılın ardında hayatın her alanında bu anlayışın sebep olduğu çöp yığınları ile kuşatılmış durumdayız.

Şimdilerde edebiyatta da yeniden emekçilere, emekçilerin gözünden kente, emekçilerin dünyasına yer veren eserlerin ortaya çıkmasını belki de bu yeni duruma bağlayabiliriz. Nicelik olarak hala oldukça az, nitelik açısından tartışılmaya muhtaç bu eserlerle beraber inatçılıkları, umutları, umutsuzlukları, yıkımları ve yaşamlarını cehenneme çeviren mekanları ile emekçilerin edebiyata geri dönüşü sevindirici. Onların dünyasını şaşkınlıkla okuyanlar, yenik halleri ile empati kuracaklar, eskide kalmış hülyaların taşıyıcısı olduklarını düşünenler çıkacaktır. Varsın öyle olsun.

Biz “umutsuzluğa kapıldığım anlarda ileride yanıp sönen ışığa bakıyorum. Oraya varsam diyorum, gerisi kolay” cümlesini kuran karakterlerden ve o karakterlerin yazıcılarından heyecan duyacağız.

DEMİR ÇAĞI: NE KADAR DİSTOPYA O KADAR GERÇEK

O eserlerden birisi Berna Durmaz tarafından kaleme alınan Metal Hayatlar. Kitabın açılış öyküsü Demir Çağı bir distopya. Hayatın merkezinde fabrika var. “Düzlüğün ortasında kurulmuş fabrika. Öyle olunca etrafını, örümceğin ağını sarması gibi, döne dolana evler, yollar, okullar, dükkânlar sardı.” (s. 5) İşçilerin sadece emeğini değil kanını, canını sömürerek varlığını koruyabiliyor fabrika. Burada çalışan insanların zaman içinde etleri içten içe çürüyor, soluk boruları ve ciğerleri plastikleşiyor. O işçilerden birisi Çapa. İşine sadık, disiplinli, dürüst. Bir sabah yatakhaneden fabrikaya giderken parmakları patır patır avucundan yere dökülüyor. Kendi kendine kopup gidiyor. Bu Çapa'nın başında durduğu makinanın çalışmaz olması demek. Parmaklardan daha önemli olan da bu. Fabrikanın görünmez bir patronu var. En üst katta yaşıyor. Varlığından ancak işçilerin kendi varlıklarını ortaya koyduğunda haberdar oluyoruz. “Bir süredir bir şeyler oluyordu fabrikada. Fısıltılı sesler perde perde yükselip duyulmaya başlamıştı. Yatakhanede, yemekhanede, molalarda, paydoslarda çoğalıyordu. Ara ara çatallanıyordu elbette. Kimi, hemen, diyordu, kimi yararı yok. Kimi, bu olanaksız diyordu, kimiyse olmalı.” “Sonunda işçiler, bir sözün etrafında toplandıklarında, dev blokların, makinelerin arkasından, yaylıların, dişlilerin arasından, üretim alanından, depolardan, çöplüklere kadar dip köşe, fabrikanın her yerinden, birer birer gün ışığına çıkmaya başladılar.” (s. 8) “Yıllardır makinelerin arkasından çıkmayan bu insanların varlığı da neye benzedikleri de çoktan unutulmuştu. Eksilen organlarını geri istiyordu bahçedekiler.” (s. 9)

Demir Çağı ile birlikte “bilgi çağı” denen şu yaşadığımız zaman diliminin en yakınındayız aslında. Durmaz distopya ile zamanımızı kuvvetli bir şekilde birbirine bağlıyor. Yukarıda alıntılanan satırları okurken kot taşlama işçilerinin solan ciğerlerini, havaalanı direnişini ve o direnişte işçilerin taleplerini yazdıkları listeyi bize hatırlatan da bu olsa gerek.

Demir Çağı öyküsü kendinden sonraki öyküler için bir kutup yıldızı işlevi görüyor. Ayvazana'nın imgeleminde yaşayan Beyaz Soluklu Şehir Yaratığı’nda, Kapan’da sıkıştıkları dünyadan kedisiyle birlikte kurtulma ümidini koruyan kadının hikayesinde, Aynada Çoğalan ama kent hayatı içinde yalnızlaşan, “izsiz, adsız” insanın isyanında, plaza camlarına çarparak hayatlarını kaybeden göçmen kuş sürülerinin suretinde ve elbette diğer öykülerde bunu hissediyoruz.

SESSİZLİK, SUSKUNLUK, FISILTI... UĞULTU

Metal Hayatlar'da genellikle susan, konuştuklarında fısıltıyla kendisini ifade eden, umutla umutsuzluk arasında salınan, isyan etmekle katlanmak arasında kalan karakterler bekliyor okuru.

Sese, sesin biçimlerine önem veriyor Berna Durmaz. Fısıltı ve sessizliğin karşısında kentin çoğu zaman bir “uğultu” ile varlık kazanmasını buna bağlıyoruz.

Fısıltı, sessizlik, suskunluk bir yandan verili duruma katlanmayı anlatırken Beyaz Soluklu Şehir Yaratığı'nda olduğu gibi bilgiyi edinme, bilgiyi aktarma biçimi olarak da karşımıza çıkabiliyor.

“Ayvazana kapı kapı dolaşmalarından anladı böyle olduğunu. Çalışmak için sabahları şehrin dört tarafına dağılıp akşamları gelen kızlardan, gelinlerden, oğullardan öğrendi. Ötelerde neler olduğunu onların konuşan değil susan dilleri söylüyordu.” (s. 14)

Bir diğer öykü, Biz Meydandaki Güvercinlerdik'te ise “şehir bunalması” diye tarif ettiği hayatın öznesi fısıltılar, suskunluklar ve şehrin uğultusu ardında gizleniyor adeta. O öznenin belirgin hale gelebilmesi için fısıltıların haykırışa dönüşmesi gerekiyor. Demir Çağı'nda tanıklık ettiğimiz bu durumu Şemsiye Çiçekleri'nde de görüyoruz.

“Durdu, düşündü Huriye. Aklına bir şey gelmiş gibi yekindi birden. Kız ne oluyorsun, demeye kalmadan bir solukta çatıya çıktı. O ağırkanlı Huriye kedi gibi nasıl çıktı oraya anlayamadım. Sonra oradan amcaoğlunun bahçesine, karşıdaki avluya, öteki evlere, giderek bütün mahalleye bağıra bağıra duyurdu sesini. Sesi duyan bizim bahçeye toplanmaya başladı” (s. 69)

Yazar, bir röportajında, aldığı küçük notları birbirlerine teyelleyerek öykülerini oluşturduğunu söylüyor. Metal Hayatlar'ı okuduğumuzda Durmaz'ın sadece notlarını değil tamamladığı öyküleri de aynı ustalıkla birbirlerine teyellediğini görüyoruz. Aksi halde distopik kurgusu oldukça güçlü bir öyküyle başlayıp sonraki öykülerde distopik anlatımı tercih etmemesine rağmen ortaya oldukça bütünlüklü ve dengeli bir eser çıkarması mümkün olmazdı. Nereye varmak istediğini bilen, kendinden ve yazdıklarından emin bir yazarın süsten uzak bir dille kaleme aldığı metinler birbiri sıra Metal Hayatlar'da karşımıza çıkıyor. Kitabı başarılı kılan bir diğer unsur da kuşkusuz ki Durmaz'ın gerçekliği bozup yeniden inşa etmekteki başarısı ve bunun yanı sıra öykülerine konu ettiği nesnellikle yazdığı dilin olanaklarını bir araya getirme konusundaki ustalığı.

Üzerine çokça yazılıp, konuşulmayı hak eden on altı öykülük bir kitap Metal Hayatlar. Berna Durmaz bu öykülerin tamamında ele aldığı konulara bütünlüklü bir şekilde yaklaşıyor. Bu bütünlükte karanlık olduğu kadar kararlılık da var. Pek çok insanın bu karanlık karşısında korkuya kapılıp hareketsiz kaldığı bir zaman diliminde hareket eden insanlığın öykülerini kaleme alıyor Berna Durmaz. Etrafımızı saran çöp yığınları içinde varlığını ve umudunu koruyan insanlığın öyküsü biraz da bu değil mi?

* Berna Durmaz, Metal Hayatlar, Şemsiye Çiçekleri öyküsü s:68