'Baskı ve sansür bitmeyecek, yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek'

Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Birliği 26 Kasım’da yapılan Genel Kurul Toplantısı’nda 2016-2017 AICA-TR dönem başkanlığına seçilen Fırat Arapoğlu ile AICA ve Türkiye’de kültür-sanat üzerindeki baskıları konuştuk.
Söyleşi: Olgu Ülkenciler
Çarşamba, 21 Aralık 2016 14:51

26 Kasım'da yapılan Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Birliği’nin (AICA - International Association of Art Critics) Genel Kurul Toplantısı’nda, 2016-2017 AICA-TR dönem başkanlığına Fırat Arapoğlu seçilmişti. Arapoğlu, sorularımızı soL okurları için yanıtladı. 

Sanatsal faaliyetlerin durdurulması arzusunu sanatın sadece “eğlencelik” olarak addedildiğine dair sığ, gerici bir bakış açısının yansıması olarak değerlendiren Fırat Arapoğlu, “Toplumcu bir perspektif içerisinde, toplumun sorunlarını, güzelliklerini, öykülerini konuşmak, zamanın her halinde meşru ise, buna dair sanatsal aktarımlar da meşrudur” diyor.

Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Birliği’nin (AICA) faaliyetleri ve kamuoyuna yaptığı açıklamalar sadece bir “meslek birliği” olmadığını gösteriyor. Biraz AICA’dan bahsedebilir misiniz?

Evet elbette, sadece toplumdaki ortalama “algı” bağlamında bir meslek birliği değiliz. Öncelikle Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Birliği (AICA), dünya çapında yayılımı bulunan önemli birliklerden birisi, bunu anımsatmalıyım. Bugün toplamda üye sayısı yaklaşık 4200 civarında ve bu üyelerin ülkesel dağılımına bakılırsa, aşağı yukarı 70’e yakın ülkede örgütlendiğini söyleyebilirim. AICA’nın bugün resmi olarak 63 ülkede Ulusal Şubesi bulunmakta ve bunun yanında ayrıca Açık Kısım diyebileceğim (open section) bir biçimde AICA’nın aynı zamanda ülkeler üzeri bir başvuru seçeneği de bulunuyor. AICA Avrupa’nın birçok ülkesinde, Avustralya’da, ABD ve Güney Amerika ülkelerinde aktif bir biçimde temsil görünümüne sahip. Bunların yanına Türkiye, İsrail, Singapur, Japonya, Pakistan gibi Ortadoğu, Asya, Avrasya ve Uzak Doğu ülkelerini de katmalıyım. Ayrıca son yıllarda artan oranda Afrika ülkelerinin ulusal şubeleri ile katılımları da mevcut. Hulasa, nihayetinde, bu yıl AICA-TR olarak Evrim Altuğ, Nilgün Yüksel, Ebru Nalan Sülün ve Derya Yücel ile görevi yürütmeye seçildik.  

AICA bünyesinde sadece sanat eleştirmenleri mi yer alıyor?

AICA bünyesinde akademisyenler, sanatçı-akademisyenler, müze ve kurum küratörleri, bağımsız küratörler, bir medya kuruluşunda çalışan gazeteciler ve kültür-sanat muhabirleri, bağımsız gazeteciler ve kültür-sanat muhabirleri, sanat yazarları, sanat eleştirmenleri yer alıyor.

2016 yılında Türkiye’de AICA’nın gündeme aldığı başlıklar nelerdi?

2015 yılının başında bu yana, o dönem başkanı Evrim Altuğ ve YK ile belirli başlıklar üzerinde odaklanmıştık. Bunlar arasında toplumsal eğitim projeleri, eleştirmenlerin emek ücretlerinin iyileştirilmesi, belirli destekler ile sanat yazarlarının görünürlüklerinin arttırılması, forumlar ve paneller düzenlemek vardı.  Öte yandan aktüel siyasetin, “kirli siyaset” denilebilir, gündemiyle süreç içerisinde müdahil olduğumuz bazı noktaları da belirtmeliyim, elbette. Böylece, sanat ve siyaset arasındaki ilişkinin birbirlerini şekillendirdikleri ve böylece şekillendikleri bir sürecin son bir yılını da böylece anımsatmış olabilirim:

Eylül ayında 2003 yılında birliğimizin tekrar kuruluşunda öncü rol oynayan ve böylece Onursal Başkanımız olan Sayın Beral Madra’ya ve yine üyelerimiz arasında yer alan ve Çanakkale Bienali’nin yürütücüleri olan Sayın Deniz Erbaş ve Sayın Seyhan Boztepe’ye, Çanakkale Bienali üzerinden yürütülen linç kampanyasına karşı, yanlarında olduğumuzu belirten bir bildiri ile ses olmaya çalıştık. Zira, bienal açılışına kısa bir süre kala AKP Grup Başkanvekili ve Çanakkale Milletvekili avukat Bülent Turan bir açıklama yapmıştı: “Şehrimizdeki bienalin genel sanat yönetmenliği, CHP’den çok HDP savunuculuğuyla bilinen darbe destekçisi Beral Madra’ya yaptırılmak isteniyor.”  Bu, sözcüğün tam anlamıyla AKP’nin ya da Bülent Turan’ın ‘sanat komiserliğine’ oynadığını göstermekteydi.

Haziran ayında Prof. Dr. Zeynep Sayın'ın şahsında bilim, düşünce ve ifade özgürlüğünün linç edilmesine bir kez daha tanık olundu. İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zeynep Sayın’ın derste kullandığı iddia edilen sözlerin, kimliği belirsiz kişi ya da kişilerce kayda alınıp keyfi düzenlemelerle sosyal medyaya servis edilmesiyle karşılaştık. Derste, “Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı ve Türk milletin aşağıladığı” iddia ediliyordu. Ne olursa olsun, akademik özgürlüğün, ifade özgürlüğünün olmadığı yer, üniversite olarak nitelendirilemez. Bu bağlamda birlik olarak, Prof. Dr. Zeynep Sayın ile dayanışma içinde olduğumuzu kamuoyuna ilan ettik, o süreçte.

Mart ayında Akbank Sanat’ta düzenlenmesi planlanan Katia Krupennikova’nın küratörlüğünü üstlendiği “Barış-Sonrası” isimli uluslararası serginin kurum tarafından iptal edilmesi, Türkiye kültür politikalarında hakimiyetini artıran baskıcı ve denetleyici tutumun etkisi altında kaldığını ortaya koymaktaydı. Devlet ya da özel girişimlerin ve kültür üreticilerinin, barışa her geçen gün daha çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde kültürel farkındalık, karşılıklı tolerans ve barış odaklı böyle bir sergiyi tam tersine desteklemesi gerekirdi derken, şaşırtmayan gerçekleşti ve sergi iptal edildi. 

Sizin de sıraladığınız üzere çok fazla yasaklama ve sansür söz konusu. Peki tam da bu noktada sanatın ve sanatçının rolü ne olmalıdır? 

İçinde bulunduğumuz döneme dair izler, aslında 1990’lardan beri varolan bir gerçekliğe sahip. Ama özellikle Gezi Parkı Direnişi sonrası açıkça gözlemleyebildiğim bazı olgulara işaret etmeliyim: Etik kurallar, öznenin varlığı, politik mücadele alanları ve estetiğe geri dönüş. Peki tüm bu kapitalist düzen, sanat piyasası ve onun değerleriyle şekillenen boğucu kültür içerisinde, sanatçının hala neler yapabileceğini öne sürmek mümkün değil mi? Bence tam da o noktadayız: Öznelliğiyle bu düzenin içerisindeki ayrıksı unsurları görünür kılarak, tarihsel koşulları araştırmalarının odak noktasına yerleştirerek, zamanı vurgulayarak – zaman-ötesine savrulmadan - ve sanat nesnelerini günlük yaşamın eylemleri ile karşılaştırarak, sanatın kamuda ve politikada olan etkisini ortaya koyarak sanatçı bu krizde yanımızda olabilir.

Peki ya sanat?

Tüm varoluşunu ve bilgi birikimini kamusal alandan alarak, kültür endüstrisinin bir parçası ya da akademinin duvarları arasında sıkışmadan ve ayrıcalıklı bir toplumsal sınıfı ya da elitist bir tavrı sunmadan, bunu başarabilir.

Sanat sistemdeki çelişkileri açığa çıkararak, kapitalist sanat dünyasının bundan nerede ve nasıl kazanç sağladığını ortaya çıkarmalı. Yoksa tüm bu piyasaya entegre, ekonomik değerlemeler üzerinden hareket eden bir estetiğe sahip, sadece belirli galeri ve sanatçıların ön plana alındığı, arkalarında belirli bir sermayenin varlığı ile yürüyen kültür merkezleri, kurumlar ve fuarların görünürlük merkezleri olduğu ve böylece bir tür puantajla galeri, sanatçı, küratörlerin belirli liglere tabi olduğu bir sistemde sanat ne yapabilir?             

Türkiye’de uzun zamandır karanlık saldırılar yaşanıyor, birçok yurttaşımızı kaybettiğimiz bu saldırıların hemen ardından çok baskın bir şekilde sanatsal faaliyetlerin durdurulması dillendiriliyor. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bence, doğrudan varlığını yaşamdan alan ve böylece yaşam pratiğinden beslenen bir sanatın varoluşunu ancak tartışabiliriz. Bu minvalde her bir politik yorum dünyayı yorumlamanın bir parçası ise, resimler, çizimler ve fotoğraflar da öyledir. Siyaset tartışmasının yürütüldüğü bir televizyon, panel vs. programına dair beis görülmezken, sanatın sadece “eğlencelik” olarak addedildiğine dair sığ, gerici bir bakış açısının yansımasıdır bu sanatsal faaliyetlerin durdurulması arzusu. Toplumcu bir perspektif içerisinde, toplumun sorunlarını, güzelliklerini, öykülerini konuşmak, zamanın her halinde meşru ise, buna dair sanatsal aktarımlar da meşrudur. Bu aynı zamanda Aydınlanmacı ve Devrimci bir refleksin gerektirdiği yönde davranmaktır. Konuşmak, çizmek, göstermek, işaret etmek, yazmak tüm bunlar aynı potada değerlendirilebilir ancak. Ben de şöyle bağlayayım o zaman: Bu edimler asla bitmedi ve bitmeyecek, “Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek.”