'Babamın Kanatları, insanlık onuru hakkında bir film'

Nâzım Hikmet Kültür Merkezi Sinema Topluluğu, yönetmen Kıvanç Sezer’le inşaat işçilerini anlattığı filmi Babamın Kanatları’nı konuştu. 
​​​​​Görüşme: Nergis Arıcı – Gülcan Beyaz
Cumartesi, 03 Aralık 2016 08:31

23. Adana Film Festivali’nde ve 53. Uluslararası Antalya Film Festivali’nde ödüller alan Babamın Kanatları bugün gösterime girdi. Film, kanser olduğunu öğrenen inşaat işçisi İbrahim ve aynı inşaatta beraber çalıştığı yeğeni Yusuf’un hikâyesini konu alıyor. Van depreminde evsiz kalan ve ölümü giderek yaklaşan İbrahim geride bırakacağı ailesini düşünmektedir. Yeğeni Yusuf ise işinde yükselmeyi hayal eden genç bir işçidir. İbrahim ve Yusuf üzerinden günümüz inşaat sektöründe işçilerin yaşadığı sorunları anlatan film yönetmenin ilk filmi. Yönetmen Kıvanç Sezer, filmi, 2010’lar Türkiye’sinde konut rantı üzerinden ezen ve ezilen ilişkisini anlatacağı üçlemenin ilk ayağı olarak tanımlıyor.

Öncelikle nereden yola çıktın, nasıl ortaya çıktı bu hikâye bundan bahsederek başlayalım istersen.

Ben 2010 yılında bir gazete haberi okumuştum. Ömer Çetin isminde Edebiyat öğrencisi bir gencin İstanbul’da bir okul inşaatında çalışırken öldüğü haberi beni etkilemişti. Bunun üzerine ne yapılabilir diye düşünmek iki yıl kadar bir süre aldı. O arada Nâzım Hikmet Akademisi’nde Özcan Alper atölyesine katılıyordum. O geçen iki yılda bundan bir uzun metraj film yapabilir miyim acaba düşüncesiyle beraber böyle bir hikâye yazdım; o ölen öğrencinin temelde olduğu. Atölyedeki yaklaşık altı aylık süreçte belli bir aşama kaydetti. Sonra da senaryo üzerine çalışmaya devam ettim. Ve o öğrencinin hikâyesinden amca yeğen hikâyesine döndü; daha doğrusu İbrahim’in hikâyesi ve Yusuf da onun yükselmek isteyen yeğeni ve böyle bir eksene oturtmak istedim. Öğrencinin hikâyesi yan hikâye olarak kaldı filmde. Bu süre içinde konuyla ilgili araştırmaya başladığımda bunun kişiyle ilgili bir konu olmadığını biraz daha toplumsal ve giderek sınıfsal bir konu olduğunu onun için Türkiye’nin işçi ölümlerinde Dünya’da üçüncü Avrupa’da birinci olduğu gibi bilgilerle aslında biraz daha filmi sadece bir kişinin hikâyesinden biraz daha büyük resmi anlatmaya çalışan bir hikâyeye evirtmeye çalıştım. 2012’de başlayan ve 2015’te çekimlerine başlanan yaklaşık üç yıllık bir süreç. 

Çıkış noktanın inşaatta ölen bir işçi olduğundan bahsettin. Filmde bir amca yeğen hikâyesi izliyoruz merkezde. Peki o işçiyi değil de filmde izlediğimiz amca yeğeni anlatmaya iten sebep neydi? Senaryonun gelişim süreci nasıl oldu?

Senaryonun gelişim süreci şöyle oldu. İlk önce bu çocuğun hikâyesini nasıl anlatabiliriz meselesinde bir kere çocuk bir üniversite öğrencisi ve düşüp ölüyor. Hikâyeyi oradan kurmaya çalıştım fakat bunun bütün bir filmi sürükleyecek temel şeyden yoksun kaldığını hissettim. İkincisi de şu; konu üzerinde çok düşündüm. Gerçekten yaşanmış gerçekten olmuş bir olay. Fakat biz bir kurmaca film yapıyoruz. Ve dolayısıyla biz kendi karakterimizi yaratmak durumundayız. Ona birebir bağlı kalmak kurmacayı zorlaştıran aslında hayal gücünü zorlaştıran bir şekilde orada o hayal gücünü serbest bırakıp bir hikâye kurmam gerekiyordu. Onun üzerine çalışırken kan parası meselesi ilgimi çekmeye başladı. Bu bir şekilde filmin merkezine oturdu. Ondan sonra amca ve yeğen karakterleri bir yan karakter olarak üniversiteli işçi karakterleri geldi. Neden Vanlı olduğu meselesi de şöyle; inşaatta çalışan işçilerin önemli bir kısmı Kürt. Türkiye’deki emek rejiminin coğrafi dağılımı gereği Kürt işçiler çalışıyor. Ben de bir şekilde bu geneli resmetmek için Kürt karakterler koymak istiyordum. Ve Van depremiyle de filmin hikâyesini örtüştürmek isteyince karakterler de Vanlı oldu dolayısıyla. Tabi ilk olarak hikâyeyi geliştirirken araştırma ve şantiyelere gidip işçilerle görüştükçe şunu fark ettim: taşeron çalışma sisteminden, örgütsüzlük, sağlanamayan iş güvenliği sistemleri gibi çok ciddi problemler var. Gerçekten birçok yerde korkunç bir çalışma rejimi var. Dolayısıyla bunları da hikâyenin içine koymak istedim. Ve tabi biraz da her şeyi de anlatmaktan kaçınmak istedim. Benim karakterlerim özelinden onların özel hikâyesi ama aslında içinde yaşadığımız sistemi de anlatabilen bir yönüyle göstermeye çalışan bu ikisini buluşturmak istedim. Özel olanla genel olan şey arasında bir köprü kurmak istedim. Kürt karakterler de işte biraz böyle dâhil oldular filme.

Film işçi sınıfını temsil etme iddiası taşıyor. Türkiye sinemasında sence bugün sınıfı temsil eden filmler çekiliyor mu? Ve senin filminin bunlardan farkının ne olduğunu düşünüyorsun?

Benim filmimim farkını eleştirmenler ya da seyirciler daha doğru okuyacaktır. Ben bunu yapan kişi olarak sonuçta bunu yapmak istediğim için yaptım. Fakat seyirci olarak bakarsam, son dönemde Toz Bezi gibi Zerre gibi baş karakterlerinin işçi olduğu filmler çekiliyor. Bunların daha da fazla çekilmesi lazım. Ama bu filmlerde benim daha çok gördüğüm şey sınıfa dair bir film olmaktan ziyade işçi bir karakteri temizlikçi bir kadını ya da fabrikada çalışan işten atılan bir tekstil işçisini alıp, oradan yola çıkıp daha bireysel olan üzerinden hikâyenin aktığı filmler oluyor. Bu da sonuçta sinemasal bir tercih. Fakat güncel durumun tespitine dair sınıfsal olana, o karakterlerin aslında sınıfsal davranışlarına dair bir derinleşme ya da oradan bir dramaturji kuran filmler Türkiye’de çekilmiyor gibi görüyorum ben. Ama bir şekilde bunun nüvelerinin olduğunu, artık yavaş yavaş sinemacıların da işçi sınıfına bakmaya başladığını ve oradan hikâyeler çıkartmaya başladığını düşünüyorum. Belgeseller çok fazla çıkıyor, kısa filmler var. Fakat uzun metraj olduğu zaman büyük bütçelerle yapılan işler olduğu için başka başka denklemler dahil oluyor belki. Ama son dönemde yapılan kalbur üstü işler de var Türkiye sinemasında.

Türkiye’de inşaat sektöründeki sorunlar, işçi cinayetleri,dönüşümler, rantlar, bütün bunlar filmde bir şekilde gösteriliyor. Peki filmde bunların sebebi olarak hedef gösterdiğin, insanların öfkesini yöneltmelerini beklediğin kaynak nedir?

Genel olarak içinde yaşadığımız neoliberal sistem ve özelde de inşaat sektörü, bir tarafıyla İstanbul şehrini örnek verirsek uydu kentlerde büyük toplu konutlarla şehrin uzağında içinde yaşayan insanları içinde bulundukları şehri çirkinleştiren uzaklaştıran küçük küçük odaklar halinde yaşamaya mecbur bırakan sokağı devre dışı bırakmaya çalışan bir şehirleşme anlayışıyla kentli orta sınıf ya da alt orta sınıfın ev sahibi olma dürtüsüyle yıllarını bu kredilere, mortgagelara vermek durumunda kalırken; öbür tarafından da bu büyük toplu konutların, büyük avmlerin, plazaların üretilmesinde büyük bir iş gücü istihdamı var. Bunlar da yer yer sigortasız, yer yer taşeron firmalarda ücretlerini alamayarak... Yani filmde anlatılanların hepsi gerçek. Belki daha brutal bir şekilde de oluyor. Hatta geçenlerde bir işçiyi yaktılar hatırlarsanız 3. Havalimanı inşaatında. Dolayısıyla çok korkunç bir ortam var. Ama bütün bu ortam içerisinde benim işçileri resmederken temel düşüncem şuydu: bu filmin insanlık onuru hakkında bir film olması. Dolayısıyla da insanları öfkelendirecek hüzünlendirecek bir şey varsa o da insanlık onurunun nasıl o çarkların arasında ezildiği meselesidir. Onun üzerine gitmeye çalıştım filmde. 

İnsanlar o çarkların arasında eziliyorlar hüznümüzü bu tarafa yöneltiyoruz; ama izleyiciye bunun sebebi olarak neyi gösteriyorsun? Filmde, izleyicinin bu sömürünün sebebi olarak görmesini istediğin kaynak var mı?

Aslında ben bunu yaratan kişi olarak senaryoyu yazarken doğrudan bir öfke yöneltimi yapmadım. Seyircide böyle bir şey oluşabilir. Ve tabiki bu öfkenin yöneleceği yer de o taşeron patronunun onun patronunun onun da büyük patronu gibi bu çarkı kuran ve onu işleten insanlara olacaktır. Eğer böyle bir öfke yönelirse. Dolayısıyla ben filmin içinde o hiyerarşiyi vermek istedim. En üstten başlayarak en alta gidene kadar bir hiyerarşi var. Onu görünür kılmak istedim. Bunun görünür kılınmasının önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu mevcut durumun tespiti tahlili gibi bir şey. Sonrasında da bir öfke yönelimi olursa bu filmin artı hanesine yazılacak bir şey olur.

Film bugün inşaat sektöründe yaşananları resmetmesi açısından çok kıymetli. Üniversite öğrencisi, beyaz yakalı çift, göçmen işçiler gibi yan hikâyelerle de destekleniyor. İran sinemasından etkilendiğini söylüyorsun. Majid Majidi’nin yine aynı temayı işlediği Baran filminde de, şantiyede kaçak çalıştırılan Afganlar var mesela. Orada Afganların neden orada çalışmak zorunda olduğunu görüyoruz ve filmi izlediğimizde öfkemizi yöneltecek kaynak da buluyoruz. Senin filminde, Özbeklerin neden orada olduğu ya da üniversite öğrencisi inşaatta çalışmak zorunda mı, orada değilde bir kafede çalışamaz mı gibi sorulara yanıt bulmakta zorlanıyoruz gibi duruyor.

Şüphesiz Majidi, Asghar Farhadi, Ken Loach’un filmleri önemli kaynaklar. Bu bir tercih aslında. Örneğin o üniversite işçilerinin neden orada çalıştığı ve Özbek işçilerin oraya neden ve nasıl getirildikleri meselesine girdiğimiz zaman bunların da tabiki bir takım nedensellikleri var. Çok açık mecbur olduğu için çalışıyor bir çok insan. Mecbur olduğu için inşaatta çalışıyor. Hatta bir çok üniversiteli ve üniversite mezunu insanla tanıştım. Bu nedensellik konularına film girebilir. Ya da orada örgütlenmeye çalışan işçinin hikâyesine de girebilir. Yusuf ve Nihal’in hikâyesine de girebilir. Aslında bir çok yan hikâye o gerçekliğin içerisinde olduğu için muhtemelen seyircide böyle bir istek uyandırıyor. Fakat benim yola çıkarken oluşturduğum filmin temel izleği İbrahim’in yaşam ve ölüm arasında kalması. Yaşamının mı ölümünün mü daha değerli olduğunu düşünmesi. Çünkü insanlık onuru dediğimiz şey aslında burada yatıyor ve diğer bütün yan hikâyeler İbrahim’i buraya sürükleyen unsurların çevresini döşeyen arka planını yaratıyor. Örneğin Yusuf’la Nihal’in ilişkisi üzerinden belki ileride İbrahim gibi olmak istemeyen, Resul gibi olmak sınıf atlamak isteyen bir işçinin o çıkmazını ortaya seren bir şey. Dolayısıyla dediğiniz şeyler yapılabilir fakat ben senarist olarak bunu çok da fazla dağılmadan ana hikâyem üzerinden gitmeye, onu kaybetmemeye çalıştım. İlk film olduğu için de günahıyla sevabıyla böyle bir iş çıktı.

Karakterlere girdik madem Yusuf’tan devam edelim. Yusuf hikâyede omurgada oturuyor. Çünkü hikâyeyi sürükleyen karakter, kendi istençleri olan ve bir takım kararlar alıp hikâyeyi baştan sona götüren karakter aslında. Her ne kadar İbrahim’in filmi bu dersek de, bu filmin başkarakteri Yusuf’tur diyebiliriz. Çünkü bir takım kararlar veriyor, bir takım istekleri var ve o kararlar sonucunda hikâye gelişiyor ve ilerliyor. Bu ölçekte Yusuf’tan biraz bahsedelim.

O konuda böyle bir şey olacağını ben senaryoyu yazarken biliyordum. Filmin ana karakteri kimdir meselesinde İbrahim’dir diye düşünenler, Yusuf’tur diye düşünenler ve her ikisidir diye düşünenler olacağını tahmin ediyordum. Bu bir risk aslında senaryo açısından. Tabiki ana karakterinin baştan sona kim olduğu belli olan filmler daha rahat senaryo açısından. Fakat orada şöyle bir şey tasarlamaya çalıştım. Benim için İbrahim’le Yusuf aslında madalyonun iki yüzü, dolayısıyla aynı karakterlerdi. Birisi daha bilge daha yaşlı hayatının sonlarına gelmiş ve artık geçmişine dönerek ölümü üzerinden düşünmeye çalışan bir karakterdi. Yusuf’sa geleceğe bakmaya çalışan bir şekilde iyi bir yaşam isteyen fakat bunu kendi sınıfsal durumu içinde değil sınıf atlayarak yapabileceğine inanan bir karakterdi. Dolayısıyla bu anlamıyla bence İbrahim ve Yusuf üstüste oturuyor. Ben kafamda şöyle formüle ettim: İbrahim bu filmin kalbiyse Yusuf da dinamosu. Biraz daha iki ana karakterli bir yapı kurmak istedim. O anlamda İbrahim de filmin ana karakteri olarak düşünülebilir Yusuf da. Bu benim için çok önemli değil. Çünkü bu ikisi madalyonun iki yüzü olduğu zaman biz oradan daha genel resme doğru gidebiliyoruz. Çünkü Yusuf gibi işçiler de var İbrahim gibi işçiler de var. Bu ikisi amca yeğen olarak birbirini tamamlıyorlar diye düşünüyorum. Yusuf karakteri özelinde söyleyecek olursam, karakteri yazarken onu sevmek biraz zaman aldı. Fakat sonra onu sevmeye başladım. Onu kendi günlük pratiği kendi hayatı içerisinde haklı bulduğum haksız bulduğum yerler olsa da onu sevmeye başladım ve sevdirmek istedim aslında. Bütün o ajan tarafına rağmen çünkü o benim için biraz da geleceği temsil ediyor. İnsanların hayalleri olması ve geleceğe bakması v.s. Onu filmin sonunda çok büyük bir dönüşüm olmasa da bir dönüşüm yaşamanın eşiğinde bırakmak istedim.

Yusuf’un filmin sonundaki farkediş anı o dönüşümün eşiği dediğiniz yer.  EvetYusuf’u seviyoruz, Yusuf’la bir bağ kuruyoruz, fakat uzaktan baktığımızda Yusuf sınıfını satan işçi konumunda filmde. Türkiye Sineması’nda da örnekleri var bu gibi karakterlerin; örneğin Lütfi Akad’ın Diyet filminde Hülya Koçyiğit’in canlandırdığı Hacer karakteri de biraz bu konumda. Sendikal mücadeleyi görüyoruz Diyet’te ve Hacer geleneksel düşüncesiyle “ben ekmek yediğim kapıya ihanet etmem” diyor. Yusuf’un farklı teşvik kaynakları var ama yine kişisel sebeplerle gidiyor arkadaşlarını gammazlıyor, bir yükselme isteği var, sevgilisi var, evlenmek istiyor belki. Bu yüzden Yusuf’u zaman zaman haklı buluyoruz. Ama son sahnedeki Yusuf’un idrak anında, Yusuf’u sevdiğimiz için orada bir dönüşümün eşiğinde mi düşünmek istiyoruz onu yoksa Yusuf’ta Hacer’de olduğu gibi bir farkediş yükseliyor mu?

Aslında bizim gösterdiğimiz haliyle yükselmiyor. Ama bu olaydan sonra böyle bir şey yaşadıktan sonra ben yükselebileceğini yükselmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu tarz dönüşümler insan hayatında çok kolay olmaz. Yani inandığın bir şey var böyle bir yol seçmişsin böyle umutların var bel bağlamışsın. Bu zamanla, uzun bir zaman içerisinde olabilecek bir şey. Ben bu dönüşümü filmin geçtiği bu 2-3 aylık süreye sığdırmaya çalışsaydım çok inandırıcı olamayacaktı gibi hissettiğim için belki sadece bunun başlangıcı olarak yorumladım. 

Tam da bunu sormak için az önceki  Yusuf karakteri filmi sürükleyen karakter tespitinde bulunmuştum aslında ve çatışması filmin sonunda başlıyor. İzleyiciye film bundan sonra başlayacak denmiş oluyor bir anlamda. 

Yusuf’un filmi bundan sonra başlıyor evet.

İşte film bu haliyle somut durumun somut tahlilini yapmış oluyor. Evet gerçekten bu tarz sorunlar yaşanıyor inşaat sektöründe, hepsi çok gerçek fakat dediğim gibi sadece somut durumun tahlili yapılmış oluyor. Mesela bu filmi izleyen işçiye ne demiş oluyoruz? Ya da filmden çıktıktan sonra ne yapmalı o işçi?

Bu filmi izleyen bir işçiye şunu demiş oluyoruz “Benim yaşadığım şeyler de beyaz perdeye yansıyor ne güzel” demiş oluyoruz. Yani o anlamıyla bu kitleleri harekete geçirecek bir hikâyesi olan bir film değil o açıdan baktığımızda. Diğer açıdan baktığımızda biraz daha orta sınıf sinemaya giden o kitleye de şunu söylemiş oluyoruz “ içinde yaşadığınız binaları yapan insanlar var. Ve bu insanlar bu bina yapılırken burada yaşıyordu bir hayat vardı yani ve siz bunun hiç farkında değilsiniz. Belki bu tuğlaların arasına kan sızdı. Bu sıvanın içinde belki bir işçinin kanı var. Bunun üzerine hiç düşündünüz mü, düşünmeye değmez mi?” demek istiyorum aslında. Bunu röportajda söylemek çok doğru değil belki bu filmde şunu anlatmak istedim demeyi çok da doğru bulmuyorum açıkçası ama hissiyatım o olduğu için paylaşmak istedim. O insanlara da işin bu tarafını göstermenin de kendi içinde önemli olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla biraz böyle konumluyorum ama tabiki sonuçta seyirci dediğimiz kesim toplumun her kesiminden insanlar geliyor sinema izlemeye ve benim hiç görmediğim şeyleri çıkartan seyirciler oldu sohbet ederken. Ama seyircinin böyle bir tarafı da var. Mesela siz öfke konusunu ön plana aldınız ama başka bir izleyen bambaşka tarafından görebiliyor. Dolayısıyla böyle bir ucu açıklığın yani tamamlanmış bütün bir kompakt bir şey olmaktansa bazı yerlerde açık bırakmanın da önemli olduğunu düşünüyorum sinemada. 

Bundan sonrasını, gösterimlerden sonra tekrar konuşmak isteriz. Film bugün gösterime giriyor ama maalesef çok az salonda yer verilmiş durumda. Gösterim salonlarına röportaj sonunda yer vereceğiz. Ayrıca vizyon sonrası alteratif gösterim olanaklarıyla da yoluna devam edecektir film. Umarız çok sayıda seyirciye ulaşır. Son olarak söylemek istediğin bir şey var mı? 

Nâzım Hikmet Akademisi’nde tohumları atılmış bir hikâyeyi, çekildikten sonra yine gelip burada konuşmak çok güzel. Nâzım Hikmet Akademisi’ne ve soL’a bana bu fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim.