Özcan Alper

Pazartesi, 16 Haziran 2008 18:20

Okumayı sevmeyen adamdan sinemacı olmaz

"Hayata Dönüş Operasyonları"nın sonrasını konu alan filmiyle Altın Koza Film Festivali'nde "En İyi Film" ödülünü alan yönetmen Özcan Alper ile görüştük. Kolektif çalışmanın ve ortak aklın önemini vurgulayan Alper, filminin merkezinde Anton Çehov'un insana inancı ve Nâzım Hikmet'in insana ve memlekete olan sevgisinin bulunduğunu söylüyor.

Özcan Alper sinemamızın genç yönetmenlerinden biri. 1975 yılında Artvin Hopa'da başlayan yaşam serüveninde sinema aklına düştüğünde henüz genç bir lise öğrencisiydi. Trabzon'daki lise yıllarında bir izleyici olarak sinemaya ısınmaya başlayan Alper, "benim sinema eğitimim '90'lı yıllarda TRT ile başladı" diyor. Üniversiteyi İstanbul'da okuyan önce Fizik ve ardından Bilim Tarihi eğitimi alan Alper, okuduklarını görsel olarak canlandırmaya, kurgulamaya başladığında, sinemada ve televizyonda izlediği filmlerde "hep bir şeyler anlatma derdinin" var olduğunu görmüş. "Beni sinema dünyasına iten biraz da bu oldu" diyor.

Sinemanın içindeki edebiyatı sevdim diyorsun, biraz açar mısın bu cümleyi?
Trabzon'da büyüdüm üniversite çağına kadar. Çocukluğumda köyde, çok iyi hatırlıyorum, herkes kitap okurdu. Okula gitmeyen kızlar bile roman okurdu. Bunların çoğu Sovyet yazarlarının kitaplarıydı. 12 Eylül darbesinin ardından 80'li yılların sonlarında kitaplar üzerindeki yasakların hafiflemesi bu konuda etkin oldu. Öncesinde pek çok kitap toplatılmış ve yok edilmişti. Saklananlar ise genelde ağaç diplerinde gömülü olurdu. Bir defasında bir ağacın altını kazıp naylonların içindeki kitapları çıkardığımızı hatırlıyorum Biz o dönemin yasaklanmış dünya klasikleriyle büyüdük. Bu bizim aklımızı çok açtı.

İlk gençliğimde ağabeyimle birlikte TRT'deki Vecdi Sayar'ın "İki Film Birden" kuşağını izlerdik. Sinema dünyasının en önemli klasikleri gösterilirdi. Hani büyük yönetmenler, sinemacılar hep Fransa'daki Sinematek'e gönderme yaparlar ya, "şunları şunları izledik orada" diye, Rekin Teksoy'un "Sinema ve Edebiyat" kuşağı, Vecdi Sayar'ın, Atilla Dorsay'ın programları da bizim Sinematek'imiz oldu diyebilirim. Ama sinemadan önce edebiyat vardı benim için... Üniversiteye geldiğimde, artık ufak ufak yazmaya da başlamıştım. Kısa öyküler filan... Lisedeyken okuduğum kitaplardan etkilenerek öykü ve deneme yazmaya çalıştım ancak fark ettim ki aslında bir derdim vardı ancak bunu yazarak anlatmak istemiyordum. Belki de yazarak beceremiyordum. Daha sonra İstanbul'a geldim. Fizik okuyacaktım ama aklım sinemada kalmıştı. Yine de okulunu okumayı düşünmemiştim.

İstanbul'a geldiğinde seni farklı bir toplumsal dönem de karşıladı tabii. 'Sonbahar'a giden yolda o dönemden etkilenişin olmuştur mutlaka.
Çocukluğumda 12 Eylül sonrasının Trabzon'unu yaşamıştım. Devrimcilerle bir aradaydık. Çevremizden birçok olay duyuyor, bunları yorumlamaya çalışıyorduk. Pek çoğu görsel kareler halinde beynime kazınıyordu.

İstanbul'daki yıllarım ise, tam da Türkiye'de sol hareketin yükselişe geçtiği ve '89 Bahar eylemleriyle başlayıp "Hayata Dönüş Operasyonu"yla noktalandığını söyleyebileceğim döneme rastladı. Üniversite öğrencisiydim ve eylemliliklerin içinde de yer alıyordum. Arkadaş çevremde devrimci mücadele içerisinde yer alan insanlar vardı. Ben bir yandan gözlemliyor, bir yandan da bütün bu gördüklerimi, derdimi anlatacak bir kanal arıyordum. İlk öğrencilik yıllarımda Ortaköy Kültür Merkezi'ndeki film gösterimlerini de takip etmeye başlamıştım. Orada izlediğim Yılmaz Güney filmleri, özellikle de "Sürü" filmi, benim için çok etkileyiciydi. İlk defa "acaba sinema mı yapmalı?" sorusunu aklıma düşüren "Sürü" filmi oldu. Ne yapmak istediğimi bulmuştum ancak nasıl yapacağımdan emin değildim. Senaryo çalışmalarım vardı. Anlatmayı deniyordum diyebilirim. Ancak düzenli okumayı sürdürüyordum. Edebiyattan ve gözlemlemekten asla vazgeçmedim.

Sinemanın senin için derdini anlatma yolu olacağına karar verdiğinde artık sinema için yola çıkmaya hazırdın. Neler yaptın?
Mezopotamya Kültür Merkezi'ndeki çalışmalara katıldım. Orada Yeşim Ustaoğlu, Semir Aslanyürek, Ahmet Soner, Hüseyin Kuzu gibi ustalardan eğitim aldım. Daha sonra bir sinema emekçisi olarak televizyonda çalıştım. Haber kurgusu, sinema programının ustaların portreleri bölümlerini yaptım. Giderek elimdeki senaryo çalışmalarım ve sinemada edindiğim deneyimlerle artık kendi derdimi anlatma zamanı geldi dedim.

Sonbahar'a gelirsek... Hayata Dönüş Operasyonlarını ve sonrasını konu alan filmin ölüm ve aşk temasını işlediğini söyledin. Ancak çok siyasi bir içeriğe de sahip. Gerçekten filmin tek cümlelik bir mesajı olsa bu ne olurdu?
Gerçekten de bir yönetmen filmine hazırlanırken ve çekerken çalışmanın bütününe yansıtacağı ve temel alacağı bir cümleye sahip olmalı. Benim de film boyunca bir kırmızı defterim vardı. O deftere her şeyi not alıyordum. Okuduğum kitaplardan alıntılar olabilir, karakterin bir bütün olarak nasıl bir kişiliği olduğu, nelerden hoşlandığı, hangi temel fikirlere sahip olabileceği gibi. Ancak filmin bütününde benim temel aldığım olgu, Çehov'un insana dair inancı ve Nâzım Hikmet'in insan ve memlekete dair umudu idi. Filmde anlatmaya çalıştığım şey de bu aslında. İnsan, hele ki devrimciyse, ölüm anında bile geleceğe dair bir umut taşır. Ancak bu umut, kişinin kendisinden önce yaşamın sürdüğü ve sonra da süreceği gerçekliğinden yola çıkarak mücadelenin de sürmesi gerektiği ve süreceği üzerine bir umuttur. Filmde ana karakter Yusuf, hayata dönüş operasyonlarından sonra memleketine döndüğünde ölümüne çok az kaldığını bilmesine rağmen böyle bir umudu ve insana dair sevgi ve inancı da barındırmaktadır içinde. Bir de, solculuğun, devrimciliğin, gençlik günlerine ait bir heves olmadığını göstermek istedim.

Sol mücadelenin üniversite sıralarındaki gençlik hülyasından ibaret olduğunu iddia ediyor egemen ideoloji. Böylece okul bitince, yaş ilerledikçe kişiler ya hapistedir ve çıkınca pişman olurlar. Ya da okul bitince bireysel kaygılarına hapsolarak düzene ayak uydururlar... İddiaya göre devrim mücadelesi bir gençlik hevesidir.
Evet tam olarak bu. Sol mücadeleyi özellikle 12 Eylül ile birlikte bir gençlik hatası şeklinde algılatma çabası güttü egemen ideoloji. Böylece '90'lı yıllara gelindiğinde ellerinde gençliği ve orta yaşı kuşatmak için bir dolu araç oluşmuştu. Sovyetler Birliği dağılmış, oradaki halkın kadınları Karadeniz bölgesindeki illerimize akın etmiş, direnmeye çalışan devrimcilerin bir kısmı da mücadelelerini cezaevlerinde açlık grevlerine sıkıştırmıştı. "Hayata Dönüş operasyonları" adı verilen saldırı, bu anlamda direnenlerin tepesine inen bir başka yumruk oldu. İçerideki mücadele dışarıyla ilişkilendirilemeyince, egemen ideolojinin iddiasını desteklemek medyaya kaldı. Pek çok yerde yazıldı, aydın geçinenler anlattı durdu. Hayata dönüş operasyonundan sonra serbest kalanlar, yani açlık grevinde ölümden dönenler yaşamlarına nasıl devam etmiş olabilirdi? Tabii ya ölümü bekleyeceklerdi ya da devrimci mücadeleye geri döneceklerdi. İkinciye dair hiçbir olasılıktan bahsedilmiyordu, devrimci mücadeleye devam edenlerden yani... Oysa filmdeki karakter ve kurgu aracılığıyla anlatmaya çalıştığımız tam da bu. Bir devrimci, mücadelesi sırasında böyle bir olayla karşılaşında "bir gençlik hatasıydı" deyip dönmez. Bir dönüşüm geçirebilir kendi içinde. Belki mücadelesinin ekseni daha sosyalist bir çizgiye kayabilir. Yaşamın kıyısında duruyor olsa bile geleceğe dair umut besleyebilir. Çünkü devrim mücadelesi sürekli bir mücadeledir.

Filmin hazırlanması ve çekimleri sırasında gerçekle bağı kurma noktasında neler yaptın?
Başta da söylediğim gibi sinemanın içindeki edebiyatı sevdim önce. Filme dair altyapı oluşturacak her türlü metni okumaya çalıştım. Ayrıca hayata dönüş operasyonlarından "yaşama dönen" arkadaşlarımızla, çevremdeki birçok devrimci ve çevreleriyle görüştüm. Çekimlerin yapıldığı bölgede röportajlar gerçekleştirdim. Bu insanlar gerçekten nasıl yaşadı, çevreleriyle ilişkileri nasıldı, mücadeleye ve sosyalizme nasıl baktılar, bütün bunları sorguladım. Öyle ki karakterlerin bütün detaylarına kadar not alıp sonra senaryo üzerinde bir ekiple birlikte çalıştım. Sinema bir ekip işidir. Sinema tarihindeki büyük ustalara bakın, işlerinde usta olmalarına rağmen kolektif çalışmaya önem verir ve ortak akıl üretmek için bir senaryoda belki on kişi ile birlikte çalışırlar. Ben de senaryomu önemsediğim birçok insana okuttum. Defalarca değişiklikler yaptım. Belki şöyle söyleyebilirim dersime çok iyi çalıştım. Senaryodan başlayarak tüm araştırma ve çalışmalar yaklaşık 4 yıl sürdü. Bu süreçte en çok okudum ve gözlemlerimi not aldım. Bu anlamda şunu anladım ki okumayı sevmeyen adamdan sinemacı olmaz.

Her şey hazır, motor dedin... Senaryo çalışmasındaki kolektif anlayışı sete de yansıtabildin mi?
Sette otorite çok önemli. Yönetmen otoritesini sağlamalı ve ekibine ne yapmakta olduklarını iyi anlatmalı. İşin gerçeği şu ki çekimlere gelindiğinde aslında film bütünüyle yönetmenin kafasında tamamlanmıştır. Biz de filmin ilk çekim setinde tüm ekiple toplandık ve ben onlara kısa bir konuşma yaptım. "Aslında her şey yönetmenin kafasında bitti, biz şimdi bunun görsel olarak yansıtılmasını sağlayacağız hep birlikte. Umarım ilk günümüzdeki heyecanımız son güne kadar sürer ve birbirimizden ayrılırken üzülürüz" dedim. Bir an kafaları karıştırsa da bu açıklamam çok etkili oldu. Nasıl başladıysak o heyecan ve ortak akılla bitirdik.

Altın Koza'da ödül aldığında hissettiklerine gelelim. Sanırım bu ödülü beklemiyordum demeni bekliyorlardı.
Evet (gülüyor). İlk uzun metrajlı filmiyle festivalde ödül alan bütün yönetmenlerin böyle demesini beklerler. Çehov'dan alıntılayalım yine çalışmak çalışmak çalışmak. Ön hazırlığınızı iyi yaparsanız, iyi çalışırsanız, evet, belki sonucun kötü olması da bir ihtimal ama düşük bir ihtimal. Emeğinizin karşılığını mutlaka alırsınız. Ben ödül karşısında büyük bir heyecan duymakla birlikte nasıl oldu şaşkınlığını asla yaşamadım. Çünkü kolektif üretimimize, paylaştığımız emeğimize ve ortak aklımıza güveniyorum.

Filmi ne zaman izleyebilecek sinemaseverler? Farklı bir çalışmanız da var bu konuda galiba.
Filmimiz Ekim veya Kasım gibi gösterime girecek. Ancak biz dağıtım firmalarının organize ettiği sinema salonları dışında, özellikle İstanbul dışındaki kentlerde, kültür merkezleri, dernekler, vakıflar ve sivil toplum kuruluşları aracılığıyla gösterimler düzenlemeyi düşünüyoruz. İzleyiciyle buluşmak, eleştirilerini ve yorumlarını bizzat onlardan dinlemek istiyoruz. Bu anlamda gösterimler ticari değil üretken olacak. Bu, bağımsız sinemaya doğru atılmış gerçek bir adımdır.

Sohbet için çok teşekkür ederiz. Biz de Sonbahar'ı izlemek için sonbaharı hevesle bekleyeceğiz. Kolay gelsin.

Ben teşekkür ederim.