İstanbul Değişim Atölyesi Oyuncuları

Mücadelede yerini bilenlerin öyküsü
Salı, 15 Temmuz 2008 12:26

Değişim Atölyesi Oyuncuları (DAO) 2001 yılında farklı tiyatro disiplinlerinden bir araya gelen oyuncular tarafından Ankara'da kuruldu. "İnsanın olduğu her yerde oynamayı" kendine ilke edinen DAO'nun, 2006 yılından bu yana aynı adla İstanbul'da da bir grubu var. Türk tiyatrosunda ilk kez bir grup, iki ilde özerk bir anlayışa sahip yönetim sistemiyle eşzamanlı çalışmaya devam ediyor. Bugüne kadar 40'ın üzerinde oyun sahneleyen DAO, ayrıca her ay e-bülten yayınlayarak binlerce tiyatrosevere ulaşıyor. Geçen sezon "Kim Korkar Virginia Woolf'tan-Kayıp" oyunuyla seyirci karşısına çıkan İstanbul DAO oyuncuları, Nevzat Süs, Müge Saut Süs, Tuğba Birincioğlu, Metin Gökcan, Halil Ersan, Beran Soysal, Sinem Bingöl, Özgür Şefkatli, D.Barış Atay, Ş.Nazlı Can, Özden Gökce, Öznur Bozkurt, Nebi Köksal, Ulaş Kotan, Selen Şeşen, Suat Oktan, Hande Halilbeyoğlu'dan oluşuyor.

Grup, önümüzdeki sezon, Vasıf Öngören'in "Zengin Mutfağı" oyununu sahneleyecek. Vasıf Öngören'in 15-16 Haziran işçi yürüyüşleri döneminde geçen ve epik tiyatronun örneği olan "Zengin Mutfağı", toplumsal muhalefetin yükseldiği, sınıfsal çelişkilerin keskinleştiği ve dolayısıyla sınıf bilincinin eyleme dönüştüğü bir güncellikte, mücadelede yer alanlarla, taraf olmamak ya da dışında kalmak isteyenlerin, sermaye ile olan ilişkilerini ve çatışmalarını konu alıyor.

Oyunun yönetmeni Müge Saut ile, oyunu ve İstanbul DAO'yu konuştuk...

Röportaj: Arzu Kayhan

Neden bu oyunu seçtiniz?
Bu, tamamen içinde yaşadığımız nesnel durumla ilgili aslında. Türkiye çok ilginç, tuhaf ve zor bir dönemden geçiyor. İki yıldır 1 Mayıs'larda işçi sınıfına olağanüstü bir terör uygulanıyor. Bu şiddetin diğer ucunda kendi iktidarını korumak güdüsüyle duran başka bir sınıf var: burjuva sınıfı. AKP'yi kapatma davası, Ergenekon meselesi, ekonominin daha çok dışa bağımlı ve liberal bir seyir izlemesi ve benzeri birkaç başlıkta zor tümsekler geçeceğiz. Bu gelişmelere baktığımızda, işçi sınıfının kendini nerede konumlandıracağı önemli bir soru olarak karşımıza çıkıyor. Ya daha çok gericileşip, Amerikancılaşıp "hiçbir şey" olacak ya da kendi iktidarı için mücadele ederek devrimcileşecek. Mücadele giderek artacak mı yoksa sönümlenecek mi, bu önemli bir soru. İşçi sınıfına reva görülen hayatın en çarpıcı örneği, bugün, Tuzla tersanelerinde yaşananlardır. Bunları göz önüne alarak, mücadelenin merkezi olan sınıfın kendisine dair bir oyunla sezona başlamayı istedik.

DAO Tuzla meselesinde eylemliliğiyle de yer aldı...
Evet, Tuzla tersanelerindeki ölümleri protesto etmek için yapılan eylemlerde biz de vardık. Bir basın açıklaması hazırlayarak hem eylem gününde hem de daha sonra birçok kişiye ulaştırdık. O bültende, "biz, emekten yana olan 'sanat emekçileri' suskun kalamayız. Armatörler çocuklarına tatil yörelerinde eğlence mekanları açarken, tersanelerde hayatlarını kaybeden emekçilerin çocukları ne olacak! Tuzla'da insanımıza reva görülenler çürüyüp tükenmiş bir düzenin parçasıdır. Onların demokrasisi emekçilerin demokrasisi değildir" dedik. Sanatın emekçileri, yalnızca oyunlarını oynayarak değil, toplumsal duruşlarını da sergileyerek mücadeleye katkı koymalı diye düşünüyoruz. Bu nedenle Tuzla'daydık.

Bir yandan emek mücadelesi, bir yandan sanatın kendi mücadelesi, Türk Tiyatrosu ve DAO'ya birazdan geleceğiz. Oyuna dönersek, neyi anlatıyor Vasıf Öngören, "Zengin Mutfağı"nda?
Bizi 15-16 Haziran olaylarının tam ortasına götürüyor. İşçi yürüyüşlerine katıldıkları için teker teker işten çıkarılan emekçilere tanık oluyoruz. Sermaye için, örgütlenen işçiyi durdurmanın yolları var elbet, bunlardan biri de kontrgerilla oluşumuyla onları baskı altına almak. Kontrgerillanın sermaye sınıfıyla ilişkisini görürüz "Zengin Mutfağı"nda. Oyun, mücadeleye doğru yaklaşan bir kadınla kontrgerillaya doğru savrulan bir adamın ilişkisi etrafında örülmektedir bir yandan. Dışarıda olaylar yaşanırken mutfakta emek-sermaye çelişkisinde safını şaşıran insanları görürüz.

Oyunun bir de isimsiz kahramanı var.
Evet, hizmetçi Zehra. Adını söylüyorum ama, aslında biz oyunun başından sonuna kadar onun adını öğrenemiyoruz. Evin insanları için o, "bu"dur, "işte o"dur, "kız"dır "öteki"dir ve benzeri. Ama adı yoktur. Vasıf hoca, kadının toplumdaki yerine işaret ediyor. Tüm kadınların üzerine alınmasını istiyor bu karakteri. Kadının bugün de toplumdaki yeri pek zayıf tanımlanıyor. Edilgenlik vurgusu bir şekilde hakim. Oysa, işçinin mücadelesinde kadın oldukça önemli ve etkin bir güçtür. Oyunda hizmetçi kızın yavaş yavaş örgütlenişine de şahit oluruz.

"Lütfü Usta" karakteri neyi simgeliyor?
Mücadelede arada kalanların, safını belirleyemeyen ve bugüne kadar belki de ne yapacağını kestiremeden tarafsız kalmayı seçenlerin simgesi denilebilir. Oyunda görüyoruz ki, bu o kadar da kolay olmayacaktır. Tarafsız kalarak mücadelenin bir parçası olamazsınız, orada öylece duramazsınız. Özellikle toplumsal bir taraflaşma söz konusuysa, güncel durum sizi seçim yapmaya zorlar. Seçim yapamazsanız Lütfü Usta gibi sonunda bir sorgulamanın eşiğine gelirsiniz.

DAO için "Zengin Mutfağı" bir mücadele konusu mudur?
Günümüzde böyle bir oyunun sahneye taşınması bizim açımızdan oldukça kritikti. DAO olarak, emekçilerin topyekün siyasetle uğraşarak kendi kaderlerini değiştirmelerinden yanayız. Buna bağlı olarak sanat üreticileri de toplumun, egemen düşüncenin, egemen siyasetin zayıf noktalarını görüp buralara dokunarak tüm insanlığı değiştirmek için hareket etmelidir. Bugün içinde yaşadığımız toplumda, her durum ve her koşulda doğru hareket etmeyi başarabilmek, özgüven ve kararlı olabilmek için insanın, nerede durduğunu iyi bilmesi gerekir. Bir anlamda "tarafını seç" vurgusunun yapıldığı bu oyun bizim için gerçekten bir mücadele konusu. Ya da mücadelemizin konusunu oluşturuyor diyebilirim.

Türkiye'de tiyatro bir dönemecin eşiğindedir
DAO, tiyatroyu salonlara bağlı kalmaktan kurtaran bir anlayışı savunuyor. İnsanı tiyatroyla buluşturma gayesi taşıyor. Bu bölümde DAO'nun tiyatroya bakış açısı ile ilgili konuşalım istiyoruz. Müge Saut'a Türkiye'de tiyatronun gelişimini, DAO'nun bu süreçteki yerini sorduk.

Teknolojinin gelişimi, hayatın hızla akmaya başlaması, izleyiciyi tiyatrodan koparıyor mu? "Tiyatro öldü" dedikodusu dolaşıyor etrafta. Bu anlamda "suç kimde?"
Bugün her şeyin, yaşamlarımızın, duygularımızın, aklımızın, mutluluklarımızın kısırlaştırıldığı, teknoloji bombardımanının bir "Atom Bombası" etkisiyle yaşamlarımızı felce uğrattığı bir ortamda, bireyin, "ruhunu" kurtarmak adına sanata sarılmak dışında bir şansı yok. Ancak o zaman aklını ve duygularını yeniden kazanabilir. Kapitalist çağda, aklı kurcalanmış, deneğe dönüştürülmüş birey, bir böcek gibi, nereye gideceğini, nerde duracağını, yaşama nasıl bakacağını, kendi var oluşunu nerede gerçekleştireceğini şaşırmış, durmadan savruluyor. 21. yüzyılda işte böyle bir izleyiciyle karşı karşıyayız. Öte yandan bu düşünce, yaşadığımız topraklar üzerinde tiyatro yapmaya çalışan birçok sanatçıya da sirayet etmiş durumda. İzleyiciyi değiştirmek gibi bir itkiden yoksun kalmış, çünkü kendini de değiştirememiş. Oysa tiyatro sanatçısının temel işlevi toplumu dönüştürmeye, harekete geçirmeye yönelik girdilerde bulunabilmek olmalı.

Burada önce çağdaş tiyatroda, Berthold Brecht'in somut ve kuramsal olarak ifade ettiği olgudan seyirciyi edilgen durumdan etken duruma getirme çabasından bahsetmek gerekir. Kımıldamadan, rahat koltuklarına gömülerek oturan izleyici, artık tiyatro sanatının "eskimiş" izleyicisidir. Gerek fiziksel gerekse düşünsel devinimden yoksundurlar. Etken duruma gelme sorunu, ülkemizde tiyatro yapan sanatçılar için de geçerli bir olgu. Dahası, Türkiye'de tiyatro, seyirciyi yitirmeye başlamasıyla ilk evresini tamamladı. Az önce bahsettiğim kapitalizmin gelişimi sürecindeki savruluşun bunda büyük etkisi oldu. Sorunun kaynağını başka yerlerde aramaya koyuldular. Sizin de söylediğiniz gibi "Tiyatro öldü..." dedikodusu çıktı ve buna gerçekten inananlar var. Tiyatro öldü mü ölmedi mi, nadasa mı yattı, gibi sorulara yanıt aramak ne kadar gereksizse, bugün kendi estetik bakışını arayan, "öncü-deneysel" tiyatro yapmak da o kadar gereklidir.

Öncü tiyatro ve bilimsel bakış açısını biraz daha detaylandıralım mı?
Burada bir ayrımdan bahsetmek gerekli. Son zamanlarda, 1940'lı yıllardan itibaren ortaya çıkmış "doğaçlama tiyatrosu" Türkiye'de de yaygınlık kazanmaya başladı. Sosyal dünyadan uzak, basit hareket ve durum komiğine dayalı oyunlar üretmeye başlandı. Sadece ve sadece izleyiciyi eğlendirmek, hoşça vakit geçirmek adına yapılan tiyatro, maalesef ilerici-öncü-deneysel bir iş olmuyor. Kendiliğindenlik sadece toplumsal akışa ayak direyen bir hal almış durumda bugün. Bundan çıkış ise bilimsel bakıştan geçiyor. İnsan yüzyıllardır bilgiyle donatılıyor, fakat bilgi bir şekilde elinden alınmış ya da çalınmış. Sanal iletişim, mistizm-dinsel gericilikler-şovenizm bütün dünyada ve ülkemizde saltanatını sürdürüyor. Bunlar elbette düşünen ve tartışan bireyler istemiyorlar. Tiyatro sanatı, antropoloji, tarih, sosyoloji, psikoloji vb. gibi bilimlerden kendini soyutlayamaz. Yaşanan tüm gericiliğe karşı tiyatronun tek silahı bilime sarılmaktır. Ancak dünyayı bilimsel ve felsefi olarak algıladığımızda, tiyatro kendi işlevine dönebilir Dünyayı değiştirme ve dönüştürme işlevine.

DAO bu bağlamda nasıl bir çizgiye oturuyor?
Buraya kadar bahsettiğim bütün nedenlerden dolayı DAO, öncelikle hayata ve sanata bilimsel düşünüş biçimiyle bakarak kendini ve dünyayı değiştirmeye çabalıyor. Çağımız insanının hastalığını, korkak, güvensiz, kuşkucu izleyicisini dönüştürmeye uğraşıyor. DAO bu anlamda herhangi bir akımın takipçisi değil. Öncelikle dünyanın ve Türkiye'nin siyasal gelişmelerini, diyalektik bir süreç olarak dikkate alır, ardından elindeki metnin yapısal sürecini değerlendirir. Bütün bunlara uygun bir biçim arar. DAO için en önemli olgu, kendi biçimsel-estetik kategorilerini zamanla belirlemeye çalışması olacaktır aksi halde bir kısır döngüye düşerek, kendini yavaş yavaş tüketmiş olur. Hiçbir akımın takipçisi değil demek, sanatsal sürecini gerçekleştirmekte diğer önemli akımlardan yararlanmayacağı anlamına gelmez.

DAO'nun yola çıkışı nasıl oldu? Nelerden ve kimlerden etkilendi?
1900'lü yıllardan beri büyük değişimler yaşayan tiyatro, gerek oyun yeri, gerek oyunculuk biçimleri konusunda bizleri bir noktaya taşıdı. Meyerhold'un konstrüktiv sahne ve biyomekanik oyunculuğu, Brecht' in epik-diyalektik tiyatrosu, Grotowsky'nin yoksul tiyatrosu, Barba'nın karşılaşma ve takas düşüncesi, Brook'un boş alan düşüncesi, bütün bu ve benzeri anlayışlar, DAO'ya ışık tuttu ve tarihin süzgecinden geçirerek değerlendirmemizi sağladı. Tüm bunların ışığında çizdiğimiz yolu tariflerken, belirlediğimiz oyunlar da günümüz toplumuna yaslanmayı zorunlu kılıyor.

Ankara'dan sonra 2006 yılında İstanbul'da DAO kuruldu. Türkiye'de tiyatro tarihinde bir ilktir. İki ayrı şehirde eşzamanlı olarak ve farklı yönetim birimleriyle DAO çalışmalarını yürütüyor. Geçen üç yıllık süreçte, İstanbul DAO olarak Alfred Jarry'nin "Übü", Ozan Özgür'ün "Kızıl İle Beyaz - Sivas", Kemal Özer'in "Yazgı", Nevzat Süs'ün "Venedik Paşa" ve "Uyuşma" oyunlarını sahneledik. Ayrıca "Aile Bağları", "Çığlık", "Kanlı Düğüm", "Seçim Oyunu", "Davet", "Kan Tadı" ve "Duvar" da sokak oyunlarımızdı. Deneysel çalışmalar başlığında da yine Nevzat Süs'ün yazdığı "Sıvacılar", Bilgesu Erenus'tan "Nereye Payidar", Nâzım Hikmet'ten "Tanya" ve "Memleketimden İnsan Manzaraları"nı örnek verebilirim.

Geçtiğimiz yedi yılda, sahne oyunlarının dışında, insanın olduğu her yerde, irili ufaklı, yaklaşık 40 civarında oyun ürettik. Bizim için sahne dışında sokakta oynamak geleneksel bir kazanımdır. Bundan sonra da insanın olduğu, söyleyecek sözümüzün olduğu her alanda tiyatro yapacağımızın bilinciyle yolumuza devam edeceğiz.

"Zengin Mutfağı" eylül ayındaki prömiyeri ile merhaba diyecek. Bir son söz olarak ne söylemek istersiniz?
2009, Vasıf ustanın 25. ölüm yıldönümü. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu topraklar onun gibi nitelikli bir oyun yazarı daha yetiştirmemiştir. Toplumun değişimi için çabası, etkinliği karşısında, bizler de bir Vasıf Öngören oyunu sahneye taşımaktan onur duyuyoruz. Hayata, geleceğimize, mücadeleye sahip çıkmak için, taraf olmak için, bütün tiyatroseverleri eylül ayında bu güzel oyunu izlemeye davet ediyoruz.

"Zengin Mutfağı" Eylül'de sahnede:
Yazan: Vasıf Öngören

Yöneten: Müge Saut

Yönetmen Yardımcıları: Selen Şeşen, Hande Halilbeyoğlu

Oynayanlar: Nevzat Süs, Suat Oktan, Halil Ersan, Ulaş Kotan, Müge Saut

Zengin Mutfağı, Vasıf Öngören'in Brecht'in epik-diyalektik tiyatrosundan esinlenerek, 70'li yılların toplumsal olaylarını, sistem ya da düzen bağlamında değerlendirdiği özgün ve deneysel çalışmalarından biri. En üretken döneminde aramızdan ayrılan Vasıf Öngören (1938-1984), "Almanya Defteri" (Göç, 1971), "Asiye Nasıl Kurtulur" (1966-68), "Oyun Nasıl Oynanmalı" (1972-74), "Zengin Mutfağı" (1976) gibi epik tarzda yazılmış oyunları ve sahne uygulamalarıyla Türk tiyatro tarihinin en parlak 1960-80 döneminin, köşe taşlarından biridir.

"Bu düzende yaşamanın sırrı
Yoksulları kader deyin uyutun,
Uyanana para verin susturun,
Susmayanı zora koyun çektirin,
Böyle gelmiş böyle gitsin, sürdürün.
Davrananı yok edin,
Direneni gebertin,
Ezin, vurun, öldürün!
Devam etsin bu hayat."

Vasıf Öngören