"Türkiye sahtekârlıklar ülkesi…"

Özlem Çelik, pek çok durumda kadınların 'dokunulmamak' için örtündüğünü belirtiyor ve ekliyor: "Dindar kesimin, 'inanç özgürlüğü' tanımıyla basite indirgemeye çalıştığı konu aslında hiç basit değil. Din onlara dokunulmazlık, bize ise dokunulurluk veriyor. Açıklar günahkâr, kapalılar ise masum!"
Cumartesi, 30 Ekim 2010 11:35

Özlem Çelik, deneyimli bir gazeteci. Akşam gazetesindeki "Başörtüsü ve benim hikayem" başlıklı köşeyazısında 'dini sorgulayan' insanların nasıl reddedildiğini, susturulduğunu kendi çocukluğundan örneklerle anlattı. Türban tartışmalarının ortasında "benim gibilerin reddedildiği bir ülkede, reddedenlerin sürekli özgürlükten ve demokrasiden bahsetmesini hazmedemiyorum. Bu ikiyüzlülüğe dayanamıyorum!" diyerek başka bir kesimin sesini duyurmaya çalıştı. Türkiye'de 'inanmayanların' ya da 'inancı sorgulayanların', "bu ülkenin gerçek 'Kunta Kinte'leri' " olduğunu belirten Özlem Çelik'le türbanı, kadını ve medyada kadınların yerini konuştuk.


Son günlerin en çok konuşulan gündemlerinden biri türban. Ve bu başlık kadının özgürlüğü bağlamında tartışılıyor. Siz bu konuyu geçen gün köşenize taşıdınız. Sol okurları için türbanlı kadının ve türbansız kadının özgürlüğü başlıklarına bakışınızı biraz açar mısınız?

Türban ya da başörtüsü, çok netameli bir konu. Özellikle de kadınlar açısından…Türkiye’de son yıllarda çokça yaşadığımız bir ikilime sıkıştık yine. Ya o ya öbürü! Başka şık yok! Ya türbanlı kadınların “özgürlük” talebine destek vereceksiniz ya da “laik” kesimin korkularına teslim olacaksınız. AKŞAM’daki köşe yazımda üçüncü bir şık olduğunu hatırlatmak istedim. Bizler yani tanrıya, dine inanmayanlar da bu ülkenin yurttaşlarıyız. İrtica korkusuyla yaşayan ve kendilerini cumhuriyetin yılmaz bekçisi addeden kesim de bizi görmezden geliyor, dininin gereğini yerine getirdiğini söyleyerek hepimizden saygı bekleyen kesim de… “Biz de buradayız” demek istedim. Gelen mesajlara bakılırsa sayımız zannedildiği kadar az değil, ona göre!

Aslında kendimce küçük bir hinlik yaptığımı da itiraf etmeliyim. Siyasi iktidarın en büyük kozu “demokrasi, hak ve özgürlükler” savunucu olması ya, ben de “Madem devlete karşı cumhuru savunuyoruz diyorsunuz, hak ve özgürlükleri savunuyorsunuz, o zaman benim hakkımı da verin” dedim. Karalıyım, talep etmeye devam edeceğim.

Türbanlı ve türbansız kadının farkına gelince… Fark var mı sizce? Kimse atölyelerde kayıt dışı çalıştırılan başörtülü kadınlardan söz etmiyor. Ya da başı kapalı olduğu için kendi cemaatinin erkekleri tarafından bile işe alınmayan kadınların yaşadığı durum konuşulmuyor. Bugüne kadar üniversitelere sokulmayan o kadınların eşleri, oğulları “medeni” kıyafetleriyle her yere girebildiler. Bu sistemin sahtekârlığı değilse nedir? Sistem kadınlardan korunuyor ama erkeklere kapılar sonuna kadar açık!

Türkiye’de kadınların durumu ortada. Kız çocuklarını evlendirme konusunda Türkiye Pakistan’ın ardından dünya ikincisi. Töre, namus cinayetleri başörtüsü dinlemiyor. İşyerinde ve sokakta taciz, aile içi şiddet kadının başının kapalı olup olmadığına bakmıyor. Ancak şunu söylemek zorundayız, küçük yerlerde, genç kızlar korunmak için kapanmayı tercih edebiliyor. Bunun sayısız örneği var.

Son yıllarda kadın sürücülerin arabalarında başörtüsü taşıdığını biliyor musunuz? Polis kontrolünü görünce başını kapatıp durdurulmadan geçmenin yolunu böyle bulmuş kadınlar. Öğrenci eylemlerinde genç kadınları saçından sürükleyerek ve döverek gözaltına alan polis türbanlı kadınlara hiç dokunmuyor. Neden, çünkü onların dokunulmazlığı var. Dindar kesimin, “inanç özgürlüğü” tanımıyla basite indirgemeye çalıştığı konu aslında hiç basit değil. Din onlara dokunulmazlık, bize ise dokunulurluk veriyor. Açıklar günahkâr, kapalılar ise masum!

Size vahim bir örnek daha vereyim. Ankara’da bizzat bu işi yapanlardan dinledim. Sokakta çalışan kadınlar, transeksüeller, travestiler de yanlarında pardösü ve başörtüsü taşımaya başlamışlar. Polis arabası yaklaştığında hemen bunları giyiyorlar ve kimse dönüp bakmıyor. Yani kapalı olmaları onları koruyor. Trajikomik değil mi?

Bir de yine daha önceki sorumuzla bağlantılı değerlendirilebilecek yeni türbanlı zenginler konusu var. Yaşam biçimleri ile gözardı edilemeyecek olan bu kesim hakkında gözlemleriniz neler?

Yeşil sermaye konusu da kapitalizmin bir oyunu. Sermayenin yeşili kötü, mavisi iyi mi? Bütün bu tartışmalar topluma emek-sermaye çelişkisini unutturdu. Bundan daha kötü ne olabilir?

Her iktidar döneminde belli sermaye grupları güçleniyor, bu kadar basit! Sermayenin her türlüsü kötüdür. Bu bilgiyle hareket edersek İstanbul sermeyesi iyi, Anadolu Kaplanları tehlikeli yanılgısından kurtulmuş oluruz.

Dindar kesimin zenginleşme çabası cumhuriyetin elitlerini korkutmamalı, aksine rahatlatmalı. İrtica korkusuyla “ikna odası” saçmalığını gündeme getirenlere şunu sormak gerekiyor, tüketim kültürü o grubu da esir aldıysa şeriatı kim ister? Bugüne kadar yaptıkları yanlış, cumhuriyetçi –laiklerin karşısına bugün çıktı ve bunu bir türlü anlamlandıramıyorlar. O da şudur, başını kapatan kadınların eğitimsiz, cahil, yoksul olduğunu düşünüyorlardı. Türkiye’de üniversite okuyamayan ve yurt dışında eğitim olanağı bulan birçok kadın donanımlı bir şekilde döndü bu ülkeye. Onları nereye koyacaklarını bilemiyorlar şimdi.

Başörtülü bir kadın siyasetçi ile sohbetimizde bir yorumu beni çok etkilemişti. Dedi ki, “Laik kesim İmam Hatip Liseleri’ne karşı çıkarken önemli bir noktayı göremedi. Evlerinde televizyon, radyo bulunmayan, günah diye sokağa çıkarılmayan genç kızlar o okullar sayesinde sosyalleşebildi. Modern dünya ile tek iletişim noktamız o okullardı. Bunu göremediler ve 28 Şubat sürecinde kadınların evlere kapatılmasına göz yumdular. Biz hem onlarla hem bizi eve kapatmaktan hoşnut olan kendi camiamızın erkekleriyle mücadele etmek zorunda kaldık.”

Yeşil sermayenin temsilcilerinin şirketlerine gidin, başı kapalı kadın sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Sermaye sahibi açık açık o kadınlara şunu söylüyor, “Benim her kesimden müşterim var. Burada kapalı kadınları görmek onları kaçırabilir, kusura bakmayın!”

Bir başka çarpıcı örnek medya çalışanı başörtülü kadınlardır. Onlar merkez medyada hiçbir zaman kabul görmediler. Ta ki, AKP iktidarına kadar. Son yıllarda merkez medyada birkaç gazete ve televizyonda yavaş yavaş görmeye başladık o kadınları. Bugüne kadar nasıl çalıştılar biliyor musunuz? “Buradan başka bir yerde çalışamazsınız, sizi kimse işe almaz” diyen patronları tarafından düşük ücretlerle hatta sigortasız çalıştırıldılar. Yani yeşil, kırmızı, beyaz, mavi fark etmez. Sermaye sermayedir ve amacı kâr etmektir!

Kadının özgürlüğü ve konumu bu kadar çok tartışılıyorken diğer yandan medyada kadını aşağılayan yayıncılık çizgisinin hakimiyetini koruduğunu görüyoruz. Aslında bu konu çok göze çarpan cinsellikten de ibaret değil. Bir gazeteci olarak sizin görüşleriniz nelerdir?

Medyanın erkek egemen dili konusunda söylenecek o kadar söz var ki ve bu konuda öyle öfkeliyim ki!

Deneyimli gazeteci Nurcan Akad genel yayın yönetmeni olduğunda “Arka sayfa güzelini kaldıracağım” demişti. Ayşe Arman hemen sordu, “Erkek güzeli mi koyacaksınız?” Güler misin ağlar mısın!

Arka sayfa güzelinin kaldırılmasını isteyen sadece biz değiliz. Başbakan Erdoğan da istiyor bunu. Onun gerekçesi farklı. Öyle bir noktaya geliniyor ki, kadın bedeninin teşhiri modernliğin vazgeçilmez unsuru gibi algılanıyor. Dinen haram olduğu için, günah olduğu için değil, insanın metalaştırılamayacağı bilgisinden hareketle buna karşı çıkmak lâzım.

Biz kadınların durumu gerçekten vahim! Kapitalizm bizlere “süper kadın” olmayı dayatıyor. İşinde başarılı olacaksın, çocuk yapacaksın, evinde geyşa, mutfakta aşçı olacaksın ve yıkılmayacaksın! Bunun için şarkı bile yaptılar, “Çocuk da yaparım, kariyer de!” Erkeklerin etimizden, sütümüzden daha fazla nasıl faydalanabiliriz diye düşünüp bulduğu bir çözüm bu. Ne yazık ki anne olarak daha fazla süt izni talep etmek ya da işyerlerinde yasal hakkımız olan kreşlerin neden bulunmadığını sormak yerine çılgınca çalışma tuzağına düştük. Vahşi rekabet ortamında başka şansımız yoktu belki de.

Medyada çok az kadın yönetici var. Olanlardan da cinsel kimliğini bir kenara koyması bekleniyor. Yani erkekleşmesi… Zaten toplum kadınları ancak menopoza girdiğinde ciddiye alıyor. Tabii menopoza girene kadar da mutlaka çocuk doğurması gerekiyor. Çocuk doğurmamış kadına “eksik” gözüyle bakılıyor. Kadının yaşlı ve mümkünse gösterişsiz olanı makbul bizim toplumda. Durum böyle iken ve medyada köşe başlarını erkekler tutmuşken haberlerin dilinden ne bekliyoruz ki!

Türkiye’nin en çok okunan erkek yazarları başarılı kariyerlerinden söz ediyorlar. Biri diyor ki, “20’li yaşlarda genel yayın yönetmeni oldum.” Nasıl yani!!! Bir başkası da onun rekorunu kıramamaktan yakınıyor. Vah vah vah!.. O birkaç yaş büyükmüş o koltuğa oturduğunda. ATV’nin haber müdürü olduğumda 33 yaşımdaydım ve herkesten duyduğum ilk söz, “Bu genç yaşta orada olduğun için seni tebrik ediyoruz” oldu. Erkekler 20’li yaşlarda oraya oturmayı hak ederken bir kadının o makama oturması için kaç yaşında olması gerekiyor acaba?

Cinsiyetçi söyleme gelince… Bu konu sadece tecavüz haberlerinin teşhir içeren fotoğraflarla sunulması ya da birilerinin ağzından salyalar akıtarak yazdığı metinlerle verilmesinden ibaret değil. Yıllardır “bayan” sözcüğüne karşı savaş veriyorum. Milletvekillerini, bürokratları, gazetecileri uyarıyorum. Ancak muhafazakâr medyanın diline doladığı bu sözcük öyle kabul gördü ki, neredeyse “kadın” demeye utanır hale geldik. Bütün kadınların ısrarla ve ısrarla “bayan” sözcüğünün bir cinsiyet tanımı değil hitap şekli olduğunu hatırlatması gerekiyor.

Medyanın cinsiyetçiliğiyle mücadelede en büyük görev yine medya çalışanı kadınlara düşüyor.

Bir yanda kadına yönelik şiddeti, tecavüzü olağan bir vaka haline getirin diziler, bir yanda tecavüzü onaylayan mahkeme kararları, diğer tarafta topyekün gericileştirilmeye çalışalan bir toplum. Bu tezatlık ile ilgili görüşlerinizi alabilir miyiz?

Zaten muhafazakârlık tam da bu! Tezatlık yok. Böyle emredilmiş, “Kadın yerini, haddini bilecek!” Kutsal kitap böyle yazıyor, “kadınlar itaatkâr olmalı” diyor, kocalarının onları hangi koşullarda döveceğini anlatıyor.

Sadece Müslüman toplumlarda değil muhafazakâr tüm toplumlarda kadına yönelik şiddet vicdanlarda meşru kabul ediliyor. Batı, çözümü yasaklamakta bulmuş, kadını yasalarla güvence altına almış. Bizde bu yok.

Belediyelerin kadın sığınma evi açma zorunluluğu var ama belediyeler buna uymuyor. Polis, kocasından dayak yediği için karakola sığınan kadını dayakçı kocaya teslim ediyor ve adam o kadını işkence ederek öldürüyor. Travesti cinayeti bir gazetede “karnını yardılar” başlığıyla haber olabiliyor. Sanki insan değil de bir tavuk kesilmiş gibi nefretle yazılmış bu haberi okurken kimse rahatsız olmuyor. Nefret suçlarına karşı bir yasa yok çünkü.

İstanbul’da bir grup genç maça giderken ÖDP’lileri görüyor ve “Ogün Samast oleyyy!!!” diye bağırabiliyor. Kimse o hıyarlara ceza vermiyor. Vermek kimsenin aklından bile geçmiyor! Oysa Hrant Dink’in katil zanlısı lehine tezahürat yapmak cinayete ortak olmaktır. Suçtur, cezalandırılmalıdır. Bunun için yasaya ihtiyaç var mı? Aklı, vicdanı olan savcılar, hâkimler yeterli ama belli ki İstanbul’un göbeğinde işlenen bu suçu tehdit olarak görmediler. Tıpkı vaktiyle Ogün Samat’ın da katil olacağına inanmadıkları gibi…

Türkiye tezatlıklar, daha doğrusu sahtekârlıklar ülkesi… Hükümetin birden çok sendikaya üye olma imkânı veren düzenlemesi referandumda kabul edildi. O zaman sormak gerekiyor, Paşabahçe Devlet Hastanesi’nde temizlik işçisi olarak çalışan Türkan Albayrak iki değil, sadece bir sendikaya üye olduğu için neden işten atıldı? Türkan Albayrak 100 günü aşkın süredir hastanenin önünde çadırda yaşıyor, yetkililerin umurunda değil!

Yani tek tezatlık muhafazakârlıkta değil. Siyaset kurumu üçkâğıt üzerine dönüyor.

5-Son on yılda Türkiye'de kadının konumununu iyiye gittiğine dair AKP iktidarının bir rivayeti var. Ama rakamlar tersini söylüyor. Sizin bu konuda görüşleriniz...

Bir takım yasalar var ama uygulanmıyor. Az önce anlattığımız örnekler yeterli değil mi! Medyada çalıştığım hiçbir kurumda kreş yoktu. Oysa yasalarda bu kadar kalabalık bir iş yerinde kreş zorunlu. Hani, nerede? Kim denetliyor?

Sendika özgürlüğü var ama medyada sendikalı olmak da neredeyse imkânsız. Her deneme başarısızlıkla sonuçlanıyor. İş güvencesi olmayan, vahşi bir rekabet ortamında çalıştırılıyoruz. Sendikalı olmamızın önünde yasal engel yok ama sendikalı olanların başına gelenleri gören sendikanın adını ağzına almıyor.

Basın çalışanları olarak yıpranma hakkımız da elimizden alındı. Bazı işkollarına tanınan bu hak bizim için de geçerliydi ama bu iktidar yeterince yıpranmadığımıza kanaat getirdi.

Anlayacağınız sadece kadın konusunda değil, herkes için aynı sorun geçerli. Yasal düzenleme yapılsa da zihniyet değişmiyor. Sermaye-emek çelişkisi gözlerden saklanıyor ve gerçek yerine yapay gündemlerle meşgul ediliyoruz.

Bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz...

(soL)