Avrupalı komünistler Batı solunu yargıladı

Avrupa Komünist Partiler toplantısı 1-2 Ekim tarihlerinde Brüksel’de yapıldı. Batı solunun “krizi yönetme” bahanelerinin yargılandığı toplantıya otuzun üzerinde ülkeden 35 partinin temsilcileri katılırken, Türkiyeli komünistleri de TKP temsil etti.
Cuma, 05 Ekim 2012 02:05

Avrupa çapında komünist ve işçi partilerinin toplantısı 1-2 Ekim tarihlerinde Belçika’nın başkenti Brüksel’de gerçekleştirildi. Toplantı Belçika’da yapılsa da, toplantıya Yunanistan Komünist Partisi’nin Avrupa Parlamentosu delegasyonu ev sahipliği yapıyor.

Elbette akla “bu neden böyle” sorusu gelebilir. Neden bu toplantılar Atina’da yapılmıyor örneğin?

Toplantıların Brüksel’de ve Avrupa Parlamentosu’nun içerisinde yapılmasının sembolik bir anlamı olduğunu belirtmek gerek. Komünistler, daha doğrusu komünist hareketin devrimci bileşenleri, Avrupa Birliği emperyalizminin mabedinde de varlar ve bu varlıklarını başka pek çok şekilde olduğu gibi, her yıl yapılan bu toplantıyla da gösteriyorlar.

Herhalde Avrupa Parlamentosu’nun o heyula gibi binasında kimisi orak çekiçli rozetleri ile gezinen komünist parti temsilcileri AB emperyalizminin keyfini biraz olsun kaçırıyordur. Nihayetinde o sembolleri kriminalize etmek için epey ter döküyorlar, ama işte kendi merkezlerinde bile karşılarına çıkıveriyor.

Ancak elbette esas mesele o her şeyiyle AB emperyalizminin bürokrasisini ve piyasacı ideolojisini yansıtan çirkin binada orak çekiç göstermek değil. Esas mesele, yapılan toplantılarda tartışılanlar, alınan kararlar ve yapılan ortak deklarasyonlar.

Huzursuz olan sadece emperyalistlerin ağa babaları değil
Bu yıl yapılan toplantının ana başlığı şuydu: “Asimilasyon mu kopuş mu? Komünist ve işçi partilerinin kapitalizmin kriziyle ilgili konumları”. Toplantının biraz daha açıklayıcı alt başlığı ise şu: “Kapitalizmin halk yararına yönetilebileceği yanılsaması ve komünistlerin işçi sınıfı ve emekçi sınıfların çıkarları, kapitalizmin devrilmesi ve sosyalizm için verdikleri mücadele”.

Herhalde bu başlık ve temayı yazdıktan sonra, toplantının yalnızca Merkel, Cameron ve benzerlerini değil, Avrupa Sol Partisi bileşenlerinin “kriz yönetimi” konusunda artık neredeyse uzman kesilen kesimlerini de huzursuz ettiğini uzun uzun anlatmaya gerek kalmadı.

“Huzursuzluk” demişken, bu toplantıya katılan otuz küsur ülkeden 35 partinin de kapitalizmin krizine ve komünistlerin mücadele stratejisine bakış açılarının tamamen aynı olduğunu kastetmiyoruz. Farklılıklar var, hatta ciddi farklılıklar var. Ancak öyle ya da böyle, bazı ortak deklarasyonlara imza atabilecek ve “stratejik düzeyde” tartışabilecek bir mesafede bulunuyor bu partiler.

Her şey tozpembe değil
Peki, önemli bir gücü temsil ediyorlar mı?

Bir kısmı için evet, ediyorlar diyebiliriz rahatlıkla. Bir diğer kısmı önemli, ama kitlesel desteği göreli olarak kısıtlı partiler. Üçüncü bir kategori ise henüz yolun oldukça başında ve bu durumun beraberinde getirdiği sekterlikle de malul olanlar. Dolayısıyla toplantıda zaman zaman aynı ülkeden gelen partilerin temsilcilerinin birbirleri hakkında nahoş sözler sarf ettikleri de oldu. Ayrıntısına girmenin ise sol içi dedikoduya meraklı olanlara malzeme vermekten başka bir yararı olmaz. Herkes herkesi biliyor…

Tartışma olmadan olur mu?
Komünistler diplomat değiller, orası malum. Dolayısıyla temsilcilerin hepsinin bu tür fırsatları kapitalizmin krizi konusunda diplomatik ve o oranda da hamasi konuşmalar yaparak tükettiği söylenemez. Avrupalı komünistler kendi partilerinde yürüttükleri bazı tartışmaların sonuçlarını bu tür uluslararası platformlara da taşıyor ve uluslararası komünist hareketin stratejik doğrultusu konusunda önermelerde bulunuyorlar.

Bu sene yapılan toplantıda bu yönde iki önemli katkı olduğunu söyleyebilirim. Bunlardan bir tanesi Yunanistan Komünist Partisi’nin (KKE) çizdiği çerçeveydi. Toplantının düzenleyicisi olarak diğer partilerden biraz daha fazla kürsü kullanan KKE adına konuşan ise partinin Genel Sekreteri Aleka Papariga oldu.

Papariga’nın Latin Amerika standartlarında kısa, Avrupa standartlarında uzun konuşmasında geçen önemli bir bölüm ise şuydu:

“Krizin niteliği meselesi sadece teorik bir konu değildir. Bunun aynı zamanda, kriz koşullarında komünist partilerin siyasi hatlarında gidecekleri inceltmeleri belirleyen pratik bir mesele olduğu açıktır.”

“Dolayısıyla krizin kendisini farklı ülkelerde ortaya koyuş biçimlerindeki özgünlükler, derinliği ve uzunluğu, ne krizin karakterini belirler ne de komünist partinin strateji ve taktiklerini etkiler.”

Bu saptamanın siyasi imalarını yorumlamak okura kalmış. Konuşmanın daha fazlasını merak edenlerse, soL portal’da yayımlanan çeviriye başvurabilirler.

Bir diğer ilginç konuşmayı ise, toplantı açısından olmasa da ülke açısından ev sahibi sayabileceğimiz Belçika Emek Partisi temsilcileri yaptı. Bu konuşmadan ise, bana göre üzerinde durulması gereken, şu bölümü aktarabilirim:

“… Her yerde krizin derinlerdeki kaynağına, kapitalist düzene işaret ediyor ve bu barbarlıktan kurtulmanın tek yolunun sosyalizm olduğunu anlatıyoruz. Ancak bizler arasında Avrupa Birliği karşısında benimsenen strateji, özellikle de ulusal egemenlik sloganı hakkında bir arada var olan –Avrupa Sol Partisi’ninki haricinde- üç farklı stratejiden söz edebiliriz. Bir ara talep olarak, sosyalist devrim için daha elverişli şartlar yaratmak üzere ulusal egemenliği güçlendirmeyi veya buna dönüşü savunan partiler var. Kapitalizm koşullarında ulusal egemenliği bir slogan olarak reddeden, ancak devrimi ulusal düzeyde, Avrupa Birliği’ni terk etmenin ve başka bir Avrupa inşa etmenin yolu olarak gören partiler var. Kesin olarak azınlık durumunda olan ve bizim benimsediğimiz üçüncü pozisyonu ise biraz daha açmak istiyorum.”

(…)
“Elbette her komünist partisinin öncelik vereceği coğrafya ve sorumluluğu öncelikle kendi ülkesinde bulunmalıdır. Çünkü burası o partinin kök saldığı, özgünlüklerini en iyi bildiği ve öncüyü ve kitleyi harekete geçirme, örgütleme gücüne sahip olduğu coğrafyadır. Ancak nihai kavga yalnızca kendi ülkemizde değil, kıtanın hiç değilse bir bölümünde gerçekleşeceğini göre Avrupa düzeyinde pratik işbirliğimizi daha fazla geliştirmemiz gerekmez mi?”

Herhalde iki alıntı, tartışmanın ne olduğu konusunda biraz olsun fikir vermek için yeterlidir. Dedikoducuları, Avrupa Sol Partisi çizgisindekileri ya da antikomünistleri sevindirecek bir “ayrışma” falan olmadığını geçerken belirteyim. Bu bahsi kapatmadan önce, kendi adıma Belçikalı yoldaşların “Avrupa çapında pratik işbirliğini artırma” çağrılarına katıldığımı, ancak bunu “üçüncü bir strateji” olarak sunmalarına anlam veremediğimi belirtmek isterim.

Toplantının başka ilginç konuşmalarından da söz edilebilir kuşkusuz. Örneğin Rusya Federasyonu Komünist Partisi temsilcisinin Rusya’daki seçimler ve sonrası üzerine söyledikleri ya da Kıbrıs’tan AKEL adına gelen temsilcinin, Kıbrıs’taki ekonomik kriz hakkındaki analizi buraya not düşülebilir. İngilizce bilen okurlar bütün konuşmaların metinlerini Solidnet’ten okuyabilirler.

Türkiye’de kriz başka ama…
Toplantıda TKP adına yapılan konuşmanın ana vurguları ise, Türkiye’de krizin siyasi, ideolojik ve toplumsal alandaki derin yansımaları üzerineydi. AKP eliyle kurulan yeni rejim ve bu yeni rejimin Türkiye kapitalizmine istikrar kazandırmadığı, toplumsal alanda ciddi bir dirençle karşılaştığı ve bu tablo karşısında komünistlerin görevleri konuşmanın ana temaları oldu.

Ortak açıklamalar
Tartışmaların ardından toplantıya katılan partilerin yapacakları ortak açıklamalar üzerinde duruldu. Sonuç olarak tashihleri bitmiş halini birkaç gün içinde alacak üç açıklama şekillenmiş oldu.

Bunlardan ilki “Emperyalist savaşa hayır” başlığını taşıyor ve emperyalizmin özellikle Suriye ve İran’a yönelik savaş tahriklerini sert bir şekilde eleştiriyor.

İkinci belge Avrupa’da sınıf mücadelesinin güçlendirilmesi ile ilgili. Bu belge de krizin faturasını emekçi sınıflara kesme girişimlerine karşı emekçi sınıfların iktidarı için verilen mücadeleyi güçlendirme çağrısı yapıyor.

Üçüncü açıklama ise Avrupa’da gitgide yayılan antikomünist yasalara ve komünistlerin faaliyetlerine, kimliklerine ve sembollerine yönelik yasaklama girişimlerine karşı. Açıklamada “antikomünizm halk düşmanlığıdır” deniliyor.

Alper Birdal - soL