Söyleşi: Burada sömürü hiç de soft değil

'Toplumun her alanında olduğu gibi yazılım sektöründe de kadınlar üretimin dışına itilmeye çalışılıyor. İş görüşmelerinde 'sen yazılımcı olma bence, sana zor gelir' diyenlerle çok karşılaşıyoruz. Öncelikle, patronların bizleri yüksek ücretlerle, sahte kariyer planlarıyla kandırdıklarının, bunu yaparken de hayatlarımızdan çaldıklarının farkında olmalıyız.'
Cuma, 17 Haziran 2016 00:31

Komünist ve kadın bir yazılımcıyla çalıştığı sektörü, bir yazılımcının yaşamının nasıl geçtiğini konuştuk. Sömürünün bu sektörde de kesin bir gerçek, örgütlenmeninse yaşamsal olduğunu dinledik.

Türkiye’de yazılım sektörü nasıl işliyor, çalışma şartları nasıl? Sektörel olarak yazılım firmaları ve çalışma koşullarında farklılıklar var mı?

Kurumsal olarak tabir edebileceğimiz büyük yazılım firmaları olduğu gibi kurumsal büyüklükteki farklı sektör firmalarının yazılım bölümleri de olabiliyor. Bunun dışında örneğin 50 kişilik orta büyüklükteki firmalar ve daha küçük ölçekte şahıs firmaları da var. Yazılım, finanstan telekomünikasyona, elektronik ticaretten, savunma sanayine kadar aklımıza gelebilecek her sektörde bir çalışma alanı.

Ücretlendirme ve yan haklarımız finans ve elektronik ticaret gibi alanlara göre görece daha iyi görünüyor. Ama çalışma koşullarımız daha ağır örneğin. Hak denilen uygulamalar artıyor görünse de sömürü de artıyor kısaca.

Çalışma şartlarının ağırlaşması ve zor olması ne anlama geliyor peki?

Çalışma şartlarının aslında iki boyutu var. Bunu fiziksel şartlar ve psikolojik şartlar olarak değerlendirebiliriz.

Plazalarda havasız, ışıksız ortamlarda ergonomik ve sağlıklı olmayan masa ve sandalyelerde en az sekiz saat boyunca sabit kalıp monitöre bakmak zorunda kalıyoruz. Birçoğumuzda karpal tunel, bel fıtığı, boyun düzleşmesi ve göz bozukluğu gibi rahatsızlıklar ortaya çıkıyor zaman içerisinde. Çoğu zaman plazalarda gece-gündüz ayrımına dahi varamıyoruz, çünkü gün ışığı görmüyoruz ve suni hava soluyoruz.

Zaten ağrılarımız ve rahatsızlıklarımızla boğuşurken buna bir de psikolojik sorunlar ekleniyor. Ardı arkası kesilmeyen projeler ve sürekli “acil” olarak önümüze gelen problemlerle uğraşıyoruz. İşyerindeki patron, müdür ve hatta mesai arkadaşlarımız, işi yetiştirebilmek için üzerimizde bir baskı yaratıyor. Mesai bitimine 10 kala gelen acil işlerin bitmesi için fazla mesai yapıyoruz. Geç vakitlere kadar ofisten çıkamadığımız zamanlar oluyor. Fazla mesailer bizim işimizde ofisle de sınırlı kalmıyor tabi. Finans sektöründeki yazılımcılara bakalım örnek olarak. Bankacılık yazılımlarında oluşan problemler para kaybına yol açacağı için anlık olarak çözülmesi gerekiyor. Dolayısıyla mesela büyük meblağda gerçekleşecek olan bir para transferi için sabaha karşı 3’te aranıyoruz ve problem çözülene kadar bilgisayar başından kalkamıyoruz. Tatile bile bilgisayarımızla gitmek zorundayız. Gittiğimiz her yerde internet bağlantısı aramak durumunda kalıyoruz. Telefonumuz 24 saat açık olmak zorunda. Yani fazla mesai sadece ofis sınırlarında değil bizim için.

Fazla mesailerden, hatta ofis dışında da iş için arandığınızdan ve çalışmak zorunda kaldığınızdan bahsettiniz. Peki bu fazla çalışmaların karşılığını alabiliyor musunuz?

Ofis dışı çalışmaların zaten hiçbir kaydı tutulmuyor. Saatlerce uğraşmak zorunda kalsak bile bir önemi yok. Kaldı ki ofiste yaptığımız fazla mesailerin ücretlerini veren firma sayısı da çok az. Çoğu şirket yol, yemek dahi vermiyor. Fazla mesai yüzünden servisi kaçırdığımızda kendi imkânlarımızla evimize dönmek zorunda kalıyoruz, bazen de aç kalıyoruz.

Yazılımcılar için asosyal deniyor. Bu doğru mudur?

Bir yazılımcı olarak asosyal karakterde olmasam da insanlarla iletişim bağım koparılıyor. Örneğin çalışma saatleri dışında, arkadaş ya da aile ortamında sohbetin en tatlı anında gelen telefon bizi çevremizden uzaklaştırıyor. Bu noktada bilgisayarı önümüze açıp saatlerce çalışmak ya da ofise gitmek zorunda kalmak da elbette iletişimi koparıyor. Aslında bu durumu en iyi Vestel’in Venüs akıllı cep telefonu reklamı örnekliyor.

Mesleki bir soru soralım. Türkiye’de yazılım üretilebiliyor mu? Yani gerçekten teknolojik ilerlemeyi sağlayan bir geliştirme faaliyeti var mı?

Şirketlerin gerçekten ar-ge yaptığını düşünmüyorum. Milyonlarca lira ar-ge desteği alınmasına rağmen, bu paralar teknoloji gelişimine harcanmıyor. Bu paralar ya patronların cebinde kalıyor ya da para getirecek başka bir işe aktarılıyor. Zaten AKP’nin Tübitak’ı tamamen değiştirmesi ve içini boşaltmasıyla beraber bu teşvik bütçeleri sağlanan teknolojik ilerlemeler için değil şirketlere ve kurumlara kazandıracağı kâra göre veriliyor.

Bunların yanında, açık kaynaklı yazılımların haricinde, şirketler tarafından yazılan yazılımların kaynak kodlarına erişim engelleniyor, yazılan yazılımlar ve kodlar başkalarının geliştirmesine açılmıyor, bu da teknoloji gelişimini engelliyor.

Peki bir yazılımcı olarak, ürettiğin yazılımın niteliği hakkında ne düşünüyorsun?

Maalesef kaliteli bulmuyorum. Zaten bütçe ve zaman kısıtıyla proje geliştirmek zorunda kalıyoruz. Bu sebeple de ürettiğimiz yazılımlar istediğimiz kalitede olamıyor. Önceliğimiz, problemlere kalıcı çözümler üretmek yerine, yazılımı çalışır hale getirmek oluyor. Üzerine kafa yormamız, araştırma ve denemeler yapmamız gereken bir problem, hızlıca çözmeye odaklandığımız için daha problemli hale geliyor. Yamalı ve kırılgan yazılımlar ortaya çıkarmak durumunda kalıyoruz.

Kısaca, teknoloji geliştirmiyoruz, ar-ge yapmıyoruz. Ama patronlar ar-ge yapıyormuşçasına bizlere yaptığımız şeyin Türkiye için yararlı ve gurur verici olduğundan bahsederek topluma faydası dahi olmayan projeleri sırf kendi ceplerini kabartmak için bize pazarlıyorlar.

Peki acil çözülmesi gereken bir problem olduğunda nelerle karşılaşıyorsunuz?

Özellikle proje sonlarında ve problem yaşanan zamanlarda çok daha gergin oluyoruz. Çoğunlukla işten anlamayan yöneticilerin baskı ve müdahalelerine maruz kalıyoruz. “Bu problem çözülmeden kimse ofisten çıkamaz”, “Patron hepimizi kapının önüne koyar”, “Müşteriye ne diyeceğim”, “Siz beni işimden mi edeceksiniz” gibi sözlerle iş daha da çıkmaza giriyor.

Son dönemde, Siemens’te bir IT müdürünün BTci kadın olmaz diye bir açıklaması olmuştu. Bir kadın yazılımcı olarak bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Türkiye’de Siemens IT müdürü yalnız değil. Toplumun her alanında olduğu gibi yazılım sektöründe de kadınlar üretimin dışına itilmeye çalışılıyor. İş görüşmelerinde bizlere “sen yazılımcı olma bence, sana zor gelir”, “Evlenecek misin? Çocuk yapmayı düşünüyor musun?” gibi sorular soruluyor. Bugün kadının kahkasından rahatsız olanlarla, kadına yarım diyenlerle, “kadından yazılımcı olmaz” diyenler aynı gerici ve hastalıklı zihniyetin ürünüdür.

Peki böyle bir karanlık tabloda, yazılımcılar olarak durumu değiştirmek için ne yapıyorsunuz?

Öncelikle, patronların bizleri yüksek ücretlerle, sahte kariyer planlarıyla kandırdıklarının, bunu yaparken de hayatlarımızdan çaldıklarının farkında olmalıyız.

Birer emekçi olduğumuzun patronlar tarafından köle gibi çalıştırıldığımızın farkında olmalıyız.

Patronların yaptığımız işleri ve en çok da bizleri niteliksizleştirdiğinin farkında olmalıyız.

Ve bu farkındalığa sahip yazılımcılar olarak hem bizi köleleştiren patronlara, hem de patronları palazlandıran düzene, onun gericiliğine karşı birlik olup haklarımızı savunmaya ve hayatlarımızı geri almaya çalışıyoruz. Bizim gibi düşünen, bu sömürü düzeni ve gericiliğe karşı olan tüm yazılımcıları, bize omuz vermeye ve birlikte mücadele etmeye çağırıyoruz.