Fed'den sonra gözler Avrupa Merkez Bankası'nda

Avrupa Merkez Bankası Yönetim Kurulu'nun bugün gerçekleşecek toplantısında, faiz artışı için zaman çizelgesi kararlaştırılması bekleniyor. Avrupa'da alınacak kararın Türkiye'yi Fed kararından daha çok etkileyeceği ifade ediliyor. Ancak Türkiye'nin pek çok kanaldan yüksek dışa bağımlılığı her iki kurumun kararlarından doğrudan ve dolaylı güçlü bir biçimde etkileneceğine işaret ediyor.
soL
Perşembe, 14 Haziran 2018 13:23

Avrupa Merkez Bankası (AMB) Yönetim Kurlu bugün Riga'da toplanacak. Toplantıda, bir süredir uygulanan tahvil alımı yani parasal genişleme programından çıkışa ilişkin zaman çizelgesinin kararlaştırılması bekleniyor.

Analistler, AMB'nin ilk faiz arttırımını 2019'un ortalarında gerçekleştireceği beklentisini dile getirirken, toplantıda alınacak kararların Türkiye'yi ABD Merkez Bankası (Fed) kararlarından daha fazla etkileyeceği ifade ediliyor.

ENFLASYON HEDEFİNE YAKLAŞILIYOR
AMB'nin, ekonomik durgunluğun son bulması ve enflasyonun yüzde 2 hedefine yaklaşması nedeniyle, 2008 krizi sonrasında uygulamaya başladığı genişlemeci politikaya son vermesi gerektiği uzmanlar tarafından bir süredir dile getiriliyordu.

AMB'nin parasal sıkılaşma politikasına ani bir geçiş yapılacağı düşünülmese bile, alınacak kararla birlikte oluşacak beklentilerin dahi İtalya ve Türkiye gibi Avrupa bankalarına borçlu ülkeleri etkilemesi kaçınılmaz gözüküyor.

TÜRKİYE'Yİ FED'DEN DAHA ÇOK İLGİLENDİRİYOR
Bloomberght.com'a görüş veren TEB Yatırım/BNP Paribas Stratejisti Işık Ökte, Türk Lirası varlıklarını Fed'in faiz artışı kararından çok Avrupa Merkez Bankası'nın önümüzdeki sene hangi çeyrekte faiz artırmaya başlayacağının daha çok ilgilendirdiğini vurgulayarak, şunları kaydetti:

"Şu anda (AMB Başkanı) Draghi'yi beklememizin nedeni şu: 2019 birinci çeyrekte mi, 2019 ikinci çeyrekte mi AMB'nin ilk faiz artırımı gelecek? TL cinsinden varlıklar açısından bu inanılmaz önemli. Çünkü Avrupa, Türkiye'nin cari açığının yüzde 60'ının fonlandığı bir piyasa. Bankalarımız sendikasyonu buradan buluyor. Böyle bir ortamda ABD tahvil faizlerinden daha çok, Almanya faizleri bizi etkiliyor"

DÜNYA EKONOMİSİ İYİLEŞİYOR MU?
ABD’nin ardından Avrupa Birliği’nde de “parasal sıkılaşma”ya geçileceği beklentisinin dünya ekonomisi açısından en net sonucu, 2008 krizi sonrası inişli çıkışlı bir seyir izleyen “fiyatlar genel düzeyi”nde kalıcı bir yükselişin kesinleşmesi olacak. Ancak hem dünya ekonomisinin bütünü hem de ABD, Avrupa ekonomileri için krizin geride bırakıldığı, 2008 öncesine dönüldüğünü söylemek zor görünüyor. Özellikle emekçiler cephesinde artan istihdama rağmen güvencesiz ve esnek çalışmanın arttığı, ücret artışına işaret eden göstergelere rağmen reel ücretlerin artmadığı ya da bazı sektörlerde çok sınırlı gelişme olduğu görülüyor. ABD’de birden fazla işte, güvencesiz ve esnek çalışma sermaye açısından kriz sonrası dönemin en büyük “kazanımı” oldu. Avrupa’da ise Almanya, tarihi dip seviyelerdeki işsizlik oranına Suriyelilerin kabulüyle birlikte ucuz göçmen emekgücüyle ulaştı. Almanya'da bir bölümü vasıflı işçilerden oluşan göçmenlerin ekonomiye "entegrasyonu"nun ortalam emekgücü maliyetlerini aşağıya çektiği, göçmenlerin istihdamının yanısıra ek istihdam olanaklarını da artırdığı düşünülüyor. 

Nitekim Dünya Bankası’nın geçen hafta yayınladığı “Global Ekonomik Beklentiler” raporu da dünya ekonomisi ve dünya ticareti büyüme beklentileri kriz sonrası aşılamayan bazı yapısal sorunların sürdüğüne işaret ediyordu. ABD ve Avrupa ekonomilerinde büyüme oranlarında artış beklenmesine rağmen “gelişmekte olan ülkeler”in büyüme beklentileri düşük. Daha önemlisi dünya ticaretindeki artış da hala dünya üretim büyümesine yakın seviyelerde. 2008 öncesinde dünya ekonomisini sürükleyen en önemli etkenlerden biri dünya ticaretindeki hızlı artıştı. Üstelik, dünya ticaretindeki artış beklentileri petrol başta olmak üzere emtia fiyat artışlarını da içeriyor. Yani miktar bazında artıştan ziyade fiyat artışının etkisiyle gelir artışını ifade ediyor. Özetle enflasyon ve fiyatlardaki artışa rağmen dünya ölçeğinde de gelişmiş ülkelerde de talebin kriz öncesi seviyelerine döndüğünü söylemek güç. Geçen 10 yıl boyunca parasal genişlemeye dayalı olarak borçlanma olanaklarındaki artışla uyarılan talebin istisnasız tüm dünyada daha düşük gelir düzeyine mahkum edilen emekçilerle nasıl sürdürüleceği sermaye açısından önemli bir açmaz. 

Petrol ve emtia fiyat artışları, faiz artışları ve doların değer kazanması dünya ekonomisinde 2000’lere benzer bir “genişleme”den ziyade uluslararası sermayenin artan rekabetinin kalıcı olup olmayacağı tartışmalı sonuçları.

TÜRKİYE’NİN YÜKSEK BAĞIMLILIĞI AYAĞINA DOLAŞIYOR
Türkiye’nin dış borcunun çevrilmesi hem Fed kararı hem de olası AMB kararıyla daha da güçleşecek. Avrupa bankaları hem sendikasyonlar hem de doğrudan kredilerle Türkiye bankacılık sistemi ve özel sektörün en büyük borç vereni. AMB’nin faiz artırmaya başlaması “fonlama maliyetleri”ni yükseltecek. Ancak aynı zamanda hem Fed hem de AMB’nin faiz artırması uluslararası sermayenin ABD ve Avrupa’ya yönelmesine, Türkiye gibi ülkelere fon girişlerinin azalmasına ya da daha pahalı hale gelmesine yol açıyor. Hem Fed hem de AMB kaararı Türkiye’de kur ve parite değişiklikleri nedeniyle zaten büyük risk oluşturan özel sektör borçluluğunun çevrilmesinde yeni güçlükler yaratacak. 

Diğer yandan talep artışından ziyade fiyat artışına dayalı “gösterge iyileşmesi”nin Türkiye ihracatına fayda sağlama ihtimali de düşük görünüyor. Yukarıda işaret edilen baskılanmış işçi ücretleri, Avrupa başta olmak üzere Türkiye’nin pazarlarında beklenenden daha yavaş talep artışına dönüşüyor. Ayrıca Türkiye’de imalat sanayinin hammadde ve ara malında ithalata bağımlı yapısı, firmaların yüksek döviz borçluluk düzeyi kur ve faiz artışıyla birlikte rakip ülkelerden daha hızlı bir maliyet artışı yaşanmasına yol açıyor, son aylarda otomotiv sektöründe belirgin bir şekilde gözlendiği üzere Türkiye, kur artışına rağmen ihracatta rekabet gücünü kaybediyor. Aynı zamanda avro/dolar paritesinde avro aleyhine yaşanan seyir de girdileri dolar, gelirleri avro ağırlıklı olan ihracatçı firmaların rekabet gücünü azaltan ek bir unsur.