'El Cezire çalıyor, ama ezgiler Katar’dan'

Uzun süreden beri El Cezire Berlin muhabiri olarak çalışan Aktham Suliman görevinden istifa etti. İstifasının ardından basına konuşan Suliman El Cezire’yi Katar yönetiminin etkisi altında habercilik yapmakla suçladı.
Pazar, 30 Aralık 2012 09:29

İstifasının ardından Alman Deutsche Welle’ye (DW) röportaj veren eski El Cezire Berlin muhabiri Aktham Suliman çalıştığı eski kurum ile çarpıcı açıklamalar yaptı. El Cezire’yi Katar’ın siyasal çıkarları doğrultusunda haber yapan bir kuruluş olmakla itham eden Suliman’ın röportajını soL okurları ile paylaşıyoruz.

DW: El Ceziye’yi profesyonellikte yetersiz olmakla eleştiriyorsunuz, ve Berlin muhabiri olarak görev aldığınız işinizden ayrıldınız. El Cezire özel bir ajandayı mı takip ediyor?
Aktham Suliman: Söylemeliyim ki, El Cezire’nin profesyonelliği artık arıza veriyor, 2002 yılında işe başladığım zaman böylesi bir intibam yoktu - hatta tam tersi idi. Tabi ki temel, uzun erimli problemlerimiz vardı fakat son iki yılda El Cezire gerçekten de profesyonellik anlamında ipin ucunu kaçırdı.

Kendi ajandası olması da ihtimal dahilinde, fakat tabi ki kimse bunu açıkça dile getirmiyor. Durum şu ki, siz profesyonelseniz, bir ajanda ile de başa çıkabilirsiniz. Şayet çalışanlar, editörler ya da patronların böylesi bir ajandası var ve bunu empoze etmeye çalışıyorlar ise, profesyonellik yüksek kalitedeki haber üretimi ile bunun olmamasını garanti altına alır.

Ama bu tam da Katar devletininin ajandasının El Cezire’ye empoze edildiğinde yaşananların tam tersi bir durum. Problem muhtelemen patronlardan ya da editörlerden gazetecilik anlamında halledilmesi gereken konulara müdahale etmesinin önüne geçecek olan iç örgütsel yapıdaki zayıflıktır.

Neyi kastettiğinize dair bir açıklama yapabilir misiniz?
En önemli örnek Libya’daki çatışmadır. Tabi ki Muammer Kaddafi bir diktatördü ve tabi ki çok uzun süredir hükmediyordu. Tabi ki Libyalılar arasında ondan kurtulmak gibi bir arzu vardı. Bunlar çok açık. Fakat, Kaddafi’de de yaşandığı gibi bir diktatörü öldürmek de bir devrim olsun ya da olmasın insan hakları açısından kesinlikle kabul edilemez bir durumdur.

Bizi burada duraklatıp düşündürten öldürülenin sadece Kaddafi olmaması olmalı. Birçokları da onun ardından öldürüldü, tesadüfe bakın, Kaddafi’yi vuran adam da. O da başka bir grup devrimci tarafından öldürüldü. Bu Libya’daki gerçek ortam. Ve bu tam da bugünün El Cezire’sinde göremediğimiz gerçekler. Bu hiç profesyonel değil.

Suriye’de de toplum bölünmüş durumda. Esad yanlıları ve ona karşı olanlar var. Fakat ne zaman bir grubu katliamcı ve diğerini aziz ilan ederseniz, oradaki durumu uygun ve dengeli bir biçimde yansıtmamış olursunuz. Orada ölümler, adaletsizlikler ve iyi şeyler iki tarafta da mevcut. Fakat bunu El Cezire’de görmüyorsunuz. Benim problemim şu ne zaman Suriye’yi El Cezire manşetlerinde görsem, aslında orada ne olduğunu anlayamıyorum. Ve bu benim gazetecilikten beklediğim ilk şey.

El Cezire’deki bu gelişmeleri nasıl açıklıyorsunuz?
Bu vakalarda Katar’ın çıkarına uyacak şekilde düşen hükümetlere şahit oluyorsunuz. Libya, Yemen ve Suriye buna örnektir. Ürdün ve Bahreyn gibi diğer ülkelerde de benzer durumlar vardı: yönetici sınıfa karşı isyan ve protesto. Fakat bunların sunulması çok çok daha az oldu. Katar’ın dış politikasının bunu nasıl da etkilediğini fark ediyorsunuz. Bu çok ciddi bir konu, biz El Cezire’de her zaman, “Biz Katar tarafından finanse ediliyoruz, fakat devlet hiç bir zaman haberciliğimize karışmaz” demekle gurur duyardık. Şimdi birden bire kendimizi haberciliğimizi tamamen Katar dış politikası ile uyumlu bir pozisyonda yaparken bulduk.

Suriye konusunda, El Cezire isyanın ilk haftalarını nerede ise yayınlamadı. Bazı meslektaşlarım ve ben bu durumu protesto etmiştik, Suriye’de yaşanan durumun haberleştirilmesi gerektiğini, kendi öznel görüşlerimizin ötesinde, savunmuştuk. Fakat, daha sonra Katar’ın yöneticisi Suriye’nin başkanını bazı reformlar yapmak konusunda ikna etmeye karar verdi.

Esad buna cevap vermediğinde El Cezire o zaman, “şimdi Suriye üzerine çalışma vaktidir!” dedi. Kendinizi artık bir gazeteci değil de patronununuz bir ıslığı ile şu ülke ya da bu hükümetin ardına düşen bir bekçi köpeği gibi hissetmek hiç de iyi bir duygu değil. Gerçekten de çok uçlarda bir durum: başlangıçta uzun bir sessizlik, sonra da Katar hükümetinin tonunu belirlediği delicesine bir müdahil olma.

El Cezire Katar’ı yöneten hanedanlık tarafından finanse ediliyor. Rakip yayıncı El Arabiya da Suudi yatırımcılardan para alıyor. Habercilik arasında benzerlikler var mı? Ya da iyi farklı politik grup tarafından arka çıkıldıklarını iddia edebilir miyiz?
Sonuçta, Körfez ülkeleri Ara Baharı’na benzer şekilde cevap verdiler. Suudi Arabistan ya da Katar, Körfez ülkelerinin zarar görmeyeceği ölçüde böylesi devrimleri destekleyip, belli grupların güç kazanmasını garanti altına aldılar. Yaklaşımlar bu noktada bazı şekillerde değişti. Suudiler daha çok silah ve para yardımı yaptıkları Selefilerin tarafını tutarken Katar, aynı yardımı yaptıkları Müslüman Kardeşler’in yanında yer aldı. Fakat genel olarak Arap basını bu konuda yeknesak bir tutum aldı.

Katar’da bu kadar ciddi bir tehlike yaratabilecek bir muhalefet var mıydı?
Muhalefet değil , ciddiye almaya değecek bir hükümet dahi yoktu. Anladığımız yandaş ve karşı, çıkar grupları ve otoriteler, demokratik ya da otoriter gibi kavramlar üzerinden tanımı ile siyaset Körfez’de yoktur. Ne Katar’da, ne de Suudi Arabistan, Bahreyn ya da Birleşik Arap Emirliklerinde. Körfez devletlerinin on ya da yüzyıllardır hanedanlıkla süren yönetimleri vardır.

Körfez ülkeleri hakkındaki Alman yayıncılığı hakkındaki düşünceleriniz nedir?
Yıkıcı, sok edici ve affedilmez. Tai ki Alman ve Batılı siyasetçilerin ülkelerinin çıkarlarını korumaları gerekmektedir. Fakat niye gazeteciler de böyle yapsın ki? Bir Alman Ya da bir Batılı’nın Suudi Arabistan ya da Katar hakkında bir haber yapması çok nadir görülen bir durumdur. Bu ülkelerde sokak çekim yapılamaması ya da bu ülkelerdeki insan haklarına dair çok az referans bulabilirsiniz.

Ayrıca Almanya’daki basının, köleliğe yakınlaşan çalışma şartlarına da değinmemesi çok korkutucu. Bu ülkelerde çalışan, asyalılar bir kaç sene Körfez ülkelerinde çalıştıktan sonra ülkelerine bir enkaz olarak dönüyorlar. Kadınlar genellikle hamile olarak dönüyorlar. Bu ünsanlar 50 yıl boyunca kalarak çalıştıkları ülkelerde hala vatandaşlık hakkı elde etmemiş olabiliyorlar. Bunlar inanılmaz, insanlık dışı durumlar ve bunlar asla konuşulmuyor. Bunun yerine bir yerlerin bir emirinin bir taraflarda bir çok şatosu ya da antika arabası olduğunu görürsünüz Alman televizyonlarında.

( soL - Dış Haberler )