Latin Amerika'da sağ neden yükseldi?

Kulağa inanması zor geliyor, ama Brezilya’da gerçekten de 'Tayyip’ten beter', açık faşist bir liderin devlet başkanlığına seçilme olasılığı güçlü. Fakat üzerinde asıl durulması gereken mesele, Brezilya dahil olmak üzere Latin Amerika ülkelerinin çoğunda 2000’lerde iktidara gelmiş olan sol hareketlerin neden güç kaybedip birer birer yerlerini sağcılara bıraktıkları.
Yiğit Günay
Cuma, 19 Ekim 2018 09:38

Batı basınının adlandırmaları çoğu zaman pek uydurma olsa da, nadir vakalarda pek yerinde olabiliyor. “Arap Baharı” ilkinin, “Pembe Dalga” ikincisinin örneği.

1998’de Hugo Chávez’in Venezuela’daki başkanlık seçimlerini kazanmasıyla başlayan fakat aslolarak 2000’lerde yaşanan, Latin Amerika’da arka arkaya sol hükümetlerin işbaşına geldiği sürece verilen isim, Pembe Dalga. Sol, ama tam sol değil; kızıl, ama tam kızıl değil. Pembe.

Hepsi 1990’da Brezilya İşçi Partisi’nin girişimi ve Fidel Castro’nun önayak olmasıyla kurulan, kıta solunun en geniş ortak platformu olan Sao Paulo Forumu üyesi hareketler, 2000’li yılların ortasında Güney Amerika’daki ülkelerin üçte ikisinde iktidardalardı - kıtanın büyük ekonomik gücü Brezilya dahil. Fakat kimi kilit ülkelerde sol, iktidarı kaybetmiş bulunuyor - Brezilya dahil.

Brezilya’da ikinci turu 28 Ekim’de yapılacak olan başkanlık seçimlerinde en güçlü aday, ilk turda yüzde 48 oy alarak seçimi ikinci tura bırakmamayı kılpayı kaçırmış olan, ırkçı, kadın düşmanı, darbeci, düpedüz faşist Jair Bolsonaro. (https://haber.sol.org.tr/yazarlar/korkut-boratav/brezilya-piyasalar-fasist-adayi-destekliyor-248994)

Bolsonaro, Korkut Boratav’ın da andığımız yazısında dile getirdiği üzere, İşçi Partisi lideri Luiz Inácio Lula da Silva’nın bir çeşit sivil darbe nedeniyle hapiste tutulduğu, birçok İşçi Partisi liderinin de benzer şekilde yargısal tehditlerle sindirilmeye çalışıldığı bir sürecin sonunda öne çıkmış durumda.

Brezilya seçimlerinin kendisi ve Bolsonaro tipinde liderlerin niye son dönemde çeşitli ülkelerde güç kazandıkları başlı başına tartışılması gereken bir konu. Fakat başka bir noktayı tespit etmek durumundayız: Latin Amerika’da 2000’lerde yükselirken soldan pek az kişinin eleştirel destek verdiği, çok fazla kişininse büyük umut bağladığı, hatta -maalesef Chávez tarafından ortaya atılan- “21. yüzyıl sosyalizmi” gibi, üzerinden on beş sene geçmesine rağmen tam olarak ne olduğu anlaşılamamış ve giderek unutulmakta olan kimi terimlerin teorisyenliğine soyunmasına yol açan “Pembe Dalga”nın niye başarılı olamadığı, henüz yeterince irdelenmiş değil.

EN ÖNEMLİ SEBEP: ÇÜNKÜ KENDİLERİ DE BİLMİYORLAR

Şubat 2018’de Ekvador’un eski devlet başkanı Rafael Correa, Granma gazetesinde tam olarak bu konuda bir makale kaleme aldı. Correa’nın makalesindeki argümanlar izleği, bizzat sürecin başrol aktörlerinin bile, iktidardan ayrılmalarından sonra dahi süreci doğru çözümleyemediğini gösteriyor.

Correa’nın makalesindeki temel argüman, sol hükümetlerin karşısında en büyük engelin “medya” olduğu… Correa bu noktaya şöyle varıyor: 2002’de Chávez’e darbe girişimi oldu ama, asıl 2008’de bu emperyalist müdahaleler başladı - 2008 Bolivya, 2009 Honduras, 2010 Ekvador, 2012 Paraguay. Ardından 2014’te “ekonomik yavaşlamadan da faydalanarak” daha önce görülmemiş boyutta dış destek alan sağcılar, bir “muhafazakâr restorasyon” sürecine giriştiler. Burada sağcılar iki noktaya oynadılar: “Sözde ekonomik başarısızlık” ve “ahlaki eleştiri”, bir diğer deyişle yolsuzluk iddiaları. Correa’ya göre bu ikisi de yersiz iddialar ve bunları propaganda eden temel güç medya, dolayısıyla en büyük engel de bu.

Correa’nın yaklaşımındaki sıkıntı, derine inmek bir yana, “Pembe Dalga”nın icraatlarını biraz olsun eşelememesinde… Eski Ekvador lideri, “ekonomik yavaşlamayı”, “kıtanın genelinde hissedilen bir uluslararası vaka” olarak niteleyip eleştiriye kapıyı kapatıyor, ardından kıtada on yılda 93 milyon insanın yoksulluk sınırını aştığı gibi makroekonomik birkaç veriye işaret ediyor. Yolsuzluk başlığındaysa Brezilya İşçi Partisi’nin eski devlet başkanı Dilma Roussef’e karşı yürütülen soruşturmanın haksızlığına dikkat çekmekle yetiniyor (o sırada Lula henüz hapsedilmemişti).

Fakat iki başlıkta da “Pembe Dalga” hükümetlerinin sınıfta kaldığını söylemek mümkün. Ekonomide ciddi bir dönüşüm sağlanamadı. Yolsuzluk ise kimi örneklerde sağcılar tarafından bir siyasi bahane olarak kullanılsa da, sol hükümetler döneminde sayısız örnekte büyük miktarlarda yolsuzluk yapıldığı açıkça kanıtlanmış durumda.

'YOKSULLUĞU AZALTMAK' YETMEZ Mİ?

Correa, andığımız makalesinde, 2003-2013 yılları arasında Brezilya’da 37.5 milyon kişinin yoksulluk sınırını aştığı yönündeki makroekonomik veriye işaret ediyor. İlk bakışta, bu veri dahi Brezilya’daki İşçi Partisi iktidarının “elinden geleni yapmış” bir sol hükümet olduğu izlenimi verebilir.

Fakat bu pek doğru değil. Birincisi, kıtadaki ekonomik düşüş ne kadar genelse, kalkınma dönemi de öyleydi. Hemen herkesin üzerinde ortaklaştığı iki uluslararası ekonomik destek, emtia fiyatlarında 2000’lerdeki yükseliş ve kıtayla ticaret hacmini çok artıran Çin’in aşağı yukarı 2008’e kadar gösterdiği çok hızlı büyüme. Emtia fiyatlarında durgunluk başlayınca ekonomik kalkınmanın gerçek bir üretim temeli olmadığı açığa çıktı. Çin’le yapılan ticaretse, büyük oranda Latin ülkelerinin hammadde karşılığı imalat ürünleri almasına dayandığı için, negatif etkiyi daha da şiddetlendirdi. (Bu açıdan, bu yazının konusu olmamakla birlikte, Çin’in sol hükümetlerle kurduğu ekonomik-ticari ilişkilerle, 90 öncesi Sovyetler Birliği’nin kurduğu ilişkilerin doğası ve mantığının bir kıyaslaması da yapılmalıdır.)

“Pembe” hükümetlerin ekonomi politikalarının ayrıntılarına inildiğinde, pembenin giderek lilaya çaldığı görülüyor. Bir örneğe bakalım: Brezilya’da İşçi Partisi’nin uyguladığı ünlü “Bolsa Familia”, serbest çeviriyle aile bütçesi politikası. Ünlü diyoruz, çünkü bizzat Dünya Bankası, yaklaşık 50 milyon kişinin yararlandığı bu politikayı “devrimci” olarak niteliyordu.

Dünya Bankası’nın bir sol hükümetin ekonomik politikasını “devrimci” olarak nitelemesi, zaten yeterince şüphe uyandırıcı. Fakat Dünya Bankası -kendi açısından- haklıydı. Zira Bolsa Familia, esas olarak, yoksul ailelere nakit yardımı yaparak, bunları da piyasanın parçası haline getirme, tüketimlerini artırma, fakat sınıfsal konumlarına dokunmama mantığı üzerine kuruluydu. Hiçbir yapısal dönüşümle desteklenmeyen bu politika, bir kez ekonomi kötüye gitmeye başladığında patladı.

SERMAYE VARSA YOLSUZLUK VAR

Bir diğer gözden kaçan mesele şu: Yine aşağı yukarı 2012’de kıta genelinde ekonominin kötüye gitmesiyle birlikte tüm ülkelerde burjuvazi, sol hükümetlere karşı iyiden iyiye diş bilemeye, iktidarların altını oymaya başladı. Fakat 2012’ye kadar söz konusu sol iktidarların tümü, çeşitli seviyelerde, ülkelerindeki burjuvaziyle barışma ve işbirliğine gitme yönelimine sahipti. Bu özellikle Brezilya’da fazlasıyla söz konusuydu. En radikal örnek olan Venezuela’da dahi 1998’den bu yana yirmi yıl geçmiş olmasına rağmen burjuvazi, ekonomik gücünü yitirmiş değil.

“21. yüzyıl sosyalizmi” gibi adlandırmalar, biraz da bu yüzden ortaya çıkmıştı zaten. Sosyalizm, kıtanın yoksulları, emekçileri arasında büyük prestij kaynağıydı, bir umut ve hedefti. Fakat burjuvazinin ortadan kaldırılmasına yönelmeyen, devletleştirmeyi sınırlı tutan, piyasalarla dost kalmaya dikkat eden bir yaklaşıma adlı adınca sosyalizm denilemeyeceği de aşikârdı. Böylece, “pembeleştirildi”.

Gerçek bir sanayileşme ve kamucu politikalara dayanan bir ekonomik kalkınma yapılmaksızın, hammadde ihracatına dayanan (özellikle Bolivya ve Venezuela) bir ekonomik model, siyasi olarak da burjuvaziyle işbirliği yoluna gitmeye çalıştığı anda, kitlesel yolsuzluğun ortaya çıkması kaçınılmazdı. Brezilya, Arjantin, Venezuela… Sol iktidarlar altında kitlesel yolsuzluk yaşandığı reddedilemeyecek ülkeler tümü.

Şimdi kıta genelinde sol dalga geriye çekilirken, bir de faşizm derdiyle karşı karşıya Latin halkları. Fakat acil görev olan faşizmle mücadeleyi yürütürken, bir de hayati görev olan geçmişten ders çıkarma işi hafife alınmamalı. Pembe yetmiyor. Toplumu dönüştürmeden, düzeni değiştirmeden bu iş olmuyor. Şu an için etkili bir güce sahip olmasa da, birinci turda sosyalist seçeneği temsil etme iradesini göstermiş olan Brezilya Komünist Partisi’nin “Bolsonaro’yu sandıkta yenelim ama faşizme karşı mücadele seçimlerle bitmeyecek. Temer hükümetinin tüm karşı-reformlarını feshetmek için, kamusal harcamaların kısıtlanması ve özelleştirmelere karşı halkın çıkarlarını savunan bir program için mücadele etmeye devam edeceğiz” açıklaması buraya denk düşüyor. Bu çağrının ne kadar karşılık bulacağını ise zaman ve çıkarılan dersler gösterecek.