Kusturica karşıtı kampanyanın ideolojik arkaplanı

Emir Kusturica'ya karşı Türkiye'de muazzam bir kampanya yürütüldü. Kusturica'yı ırkçılıkla eleştirirken buldukları dayanakların gerçek ırkçılar olduğunun farkında olmayan kalemlerden çıkan yazıların ideolojik arkaplanında halkların kardeş olduğu Yugoslavya'nın birliğini savunan sosyalist ideale dönük saldırı yatıyor.
Çarşamba, 13 Ekim 2010 15:18

Emir Kusturica’yla ilgili tartışma ülkenin gündemine oturdu. Kusturica’ya karşı yürütülen kampanyayı AKP siyasi hesaplarla körükledi, birtakım sinemacılar başka hesaplarla tavır aldılar, ve bu kampanya büyük bir çarpıtma kampanyasına dönüştü. Hürriyet’ten Emre Kızılkaya, AA’nın Bosnalı kadınlara tecavüz meselesini çarpıttığını gösterdi. Kusturica Can Dündar’ın programında “Tecavüz abartıldı demedim” dedi, Dündar da yazısında bunu vurguladı, ama Taraf gazetesi aynı programı anlattığı haberine “Tecavüzler ‘abartılıyor’ dedim” başlığı atmayı tercih etti. "Milliyetçiliğe karşı çıkacağız" derken gazete köşelerini milliyetçi bir hezeyan sardı, Mutlu Tönbekici Vatan'da "ya Sırplar'dansın, ya Boşnaklar'dan" yazabildi.

Kusturica’ya karşı yürütülen bu kampanyanın ideolojik arkaplanında, Yugoslavya’nın birliği fikrine beslenen düşmanlık yatıyor. Yugoslavya, Soğuk Savaş’ın galibi olan kapitalist kampın, sosyalizmi yeryüzünden tamamen silme kampanyasının kurbanı oldu. Ülkede etnik çatışmalar kışkırtıldı, bu bahaneyle tüm ülke önce bombalandı, sonra işgal edildi. Halkların kardeşçe yaşadığı Yugoslavya’nın birliği, sosyalist bir projeydi. Düşmanlık ve saldırı, bu nedenle sosyalizme ve sola karşıydı. Emir Kusturica’nın çelişkili siyasi kimliği, bu saldırıya meze yapıldı.

“Ulusalcı-faşizmin teorik arkaplanı sol”
Bu gerçeğin bir yansıması, Akşam’dan Nagehan Alçı’nın yazısında dışa vuruldu. Yazısında önce Kusturica’yı (sebeplerini gerçek alıntılar yaparak anmaksızın) faşist ilan eden Alçı, daha sonra sola da saldırarak, aslında faşizmle sosyalizmin aynı şey olduğunu ilan etti.

Alçı, Kusturica’ya “anti-emperyalizme inanmış sosyalist bir sanatçı” denmesinin “gerçeği kamufle edemeyeceğini” söyledikten sonra, “Öte yandan faşizm-anti-emperyalizm-sosyalizm ilişkisi çok karmaşık bir ilişki” diyor ve şunları yazıyordu: “Mussolini, İtalyan Komünist Partisi Genel Sekreteri'ydi. Yani sol kökenli bir devlet adamıydı. Faşizm ideolojisini o sol-kolektivist damar üzerinden devşirmişti. Milosevic de Marksist kökenli bir liderdi. Argümanlarını sosyalizm literatürü ve sözlüğü içinden geliştirmişti. Irkçı katliamları anti-emperyalist sol bir argümantasyon üzerinden savunuyordu.

“Bizde de son dönemde benzer bir durum var. Ulusalcı-faşizm, duygusal arka planını 'sağ'dan ama teorik arka planını 'sol'dan devşiriyor... Farklı ütopyalara da sahip olsalar faşizm ve komünizm totaliter-kolektivist bir ortak zeminde buluşuyor. 'Yüce kolektif amaçlar' uğruna insanların feda edilebileceğini savunan, 'Omlet yapmak için yumurtaları kırmak zorundasınız' diyebilen totaliter zihniyet 'sol' da olsa 'sağ' da olsa aynı kapıya çıkar.”

İşi Engels’e kadar götürdüler
Kusturica’ya saldırının sola saldırıyla el ele gitmesi, Nagehan Alçı’yla sınırlı bir durum değil, açık siyasi sebepleri olan bir olgu. Star’ın islamcı yazarlarından İbrahim Kiras, “Kemalist Sol’un Kusturica’sı” yazısında Kusturica’nın “Boşnak kadınlara tecavüze” onay verdiği iddiasını bir adım ileri götürdü ve bu konuyla hiçbir alakası olmayan, tartışmada köşe yazarlarının sürekli alıntıladığı ikinci laf olan “Eskiden Sırp’tık, Türkler’den korkumuza Müslüman olduk” sözüyle Kusturica'nın tecavüzlerin sorumlusu olarak Türkler’i gösterdiğini iddia ederek, çarpıtmada sınır tanımadı.

Bunun "islami kimliğe karşı kemalist psikoloji" olduğunu iddia eden Kiras, yazısında şunu yazdı: “Tesadüfe bakın, Marksizm’in iki kurucusundan biri olan Engels de aynı konuda benzer bir yaklaşıma sahipti: ‘Cezayir’in işgali medeniyetin ilerlemesi adına önemli ve olumlu bir olaydır.’ Bugünkü Kemalist-Marksist ittifakının kökleri görünenden daha derinde belki de!”

Saldırının Yugoslavya’nın birliği fikrine, anti-emperyalizme ve sola karşı olmasının tesadüf olmamasına bir başka örnek, Ahmet Kekeç oldu. Kekeç, “Bir ‘soğuk savaş dönemi antiemperyalisti’ olan Kusturica’nın dünyaya bakışının sakatlıklarla dolu olduğunu, Yugoslavya dağıldığı halde bile politik kavrayışında zerre ilerleme kaydetmediğini herkes bilir...” diye yazdı. Yani Yugoslavya’nın birliği fikrini savunmak, modası geçmiş bir antiemperyalizmdi Kekeç’e göre.

Örneğin Cengiz Çandar da, ABD yaratması bir devlet olan Kosova’nın bağımsızlığına karşı çıkmayı hedef tahtasına oturttu. Çandar, Kusturica’nın “Kosova Sırbistan’dır” demesini, “Kosova’ya karşı Sırp milliyetçisi” olmasının kanıtı saydı. Oysa bugün Birleşmiş Milletler’e bağlı 192 ülkenin 70’i Kosova’yı tanıyor. Çandar'ın çok sevdiği Avrupa Birliği üyelerinin 5’i, NATO üyelerinin 4’ü de “Kosova’nın Sırbistan olduğu” tezini savunuyor. Ancak Türkiye’de yaratılan atmosfer, dünyadaki devletlerin yarısından fazlasının bile kabul etmediği bir devlete anti-emperyalizm adına karşı çıkmayı “milliyetçilik” olarak yaftalamaya çanak tutuyor.

Yugoslavya düşmanlığının kör cehaleti
Yugoslavya’nın parçalanması sürecinde batı dünyası, Yugoslavya’nın bütünlüğü fikrini savunanlara karşı çok büyük bir propaganda savaşı yürüttü. Zira iç savaşı kışkırtan birçok ismin yıllar sonra ABD ve Alman istihbaratıyla bağlantılı çıkması bir yana, NATO ve AB, bizzat bombardıman uçaklarıyla bir ülkeyi enkaz haline getirdiler ve bu saldırının haklı gösterilmesi gerekiyordu.

Bu Yugoslavya karşıtı propagandanın çarpıcı bir örneği, Kusturica tartışması sırasında Türkiye’de de görüldü. Kusturica’nın siyasi duruşuna dair gerçek bilgileri olmayanlar, bizde moda olduğu üzere argümanlarını desteklemek için en azından birtakım “yabancı otoriteler” aradılar. Bunlardan en manidarı, Kusturica karşıtlarının (herhalde Wikipedia’daki Kusturica maddesinde ismi geçmesinden olsa gerek) Alain Finkielkraut’u yardıma çağırmalarıydı. Kendisinin bir önemi olmasa da, bir ruh halini yansıtması bakımından örnek verilebilecek olan Star yazarı Mustafa Akyol, “Örneğin Fransız felsefeci Alain Finkielkraut, Kusturica’ya Cannes Film Festivali’nde ödül verilmesini protesto etmiş, adamın yaptığının 'en bayağı ve aldatıcı Sırp propagandası... ve Bosna’ya yönelik şeytani bir saldırı' olduğunu söylemiş” diyordu.

Finkielkraut’un öyle söylediğini duymuş olan yazar, Finkielkraut’un söz konusu ifadeleri Yeraltı filmi için kullandığını, ve bu ifadeleri kullandığı sırada henüz filmi izlememiş olduğunun sonradan açığa çıktığını, bunun üzerine rezil olan Finkielkraut’un geri adım atmak zorunda kaldığını duymamış belli ki.

Yardıma çağrılan bir diğer isim, Bernard Henry Lévy idi. Son günlerde Kusturica’ya karşı ortalığı velveleye veren köşe yazarlarının hiçbirisi Kusturica’yı tanımazken konuyu gündeme getiren ve Kusturica'ya karşı kampanya çağrısı yapan Yeni Şafak gazetesi sinema yazarı Ali Murat Güven, 14 Ağustos’taki yazısında Bernard Henri Lévy’nin Kusturica karşıtı sözlerine yer veriyordu. Oysa Lévy, tıpkı Finkiellraut gibi Filistin karşıtı, İsrail yanlısı, Irak işgalini savunmuş bir kişi.

Finkielkraut-Lévy-Kusturica tartışması
Kusturica karşıtı kampanyanın ideolojik kökenini anlamak için, tartışmanın kökenine gitmekte yarar var. Emir Kusturica, Alain Finkielkraut ve Bernard Henri Lévy, Yugoslavya’nın bölünmesi sürecinde, bu sürece bakışları üzerinden uzun bir tartışmanın taraflarıydılar.

Alain Finkielkraut, 1991’den itibaren Hırvat ayrılıkçıların safını tuttu. 1992’de yazdığı “Nasıl Hırvat olabiliriz?” kitabında savunduğu küçük milletlerin “özgürlüğün garantisi” olduğunu öne sürdü. Bu tez, o dönemden bugünlere başta Yugoslavya olmak üzere bütün dünyada giderek daha küçük devletler yaratmaya çalışan emperyalizmin teziydi.

Bernard Henri Lévy ise, Bosna ayrılıkçılarından yanaydı ve Aliya İzzetbegoviç’in sözcüsü konumundaydı. Finkielkraut’tan çok daha ince ve dikkatli bir dil kullanan Lévy, İzzetbegoviç’in İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi işbirlikçisi olduğu, Yugoslavya döneminde İslamcı bir rejim karşıtı olduğu gerçeklerini dile getirmemeyi seçiyordu. Ancak “sadece Müslümanların yaşayacağı bir Bosna” talebini dile getirmekten de geri kalmıyordu. Söz konusu Bosna, o sıralarda "ılımlı İslam ülkesi" örneği olarak göklere çıkarılıyordu.

Bu iki Fransız da İsrail’in Filistin işgalini desteklediler, sonradan ABD’nin Irak’a müdahalesini kutsadılar.

Peki Kusturica bu tartışmada ne diyordu? 24 Nisan 1992’de Le Monde’da batılı okurlar için kaleme aldığı satırlarda aynen şunları yazıyordu: “Avrupa’da, Bosnalı Müslümanlarla Sırplar arasındaki çatışma gerçek değildir, bu yapay olark yaratılmıştır geride küllerini bırakarak göçüp giden imparatorlukların yıkıntısından doğmuştur. Sebepsiz yere milliyetçi hareketler tarafından körüklenmiştir bu SİZİN ateşiniz, bunu söndürmesi gerekenler de SİZLERSİNİZ.”

Kusturica, Yugoslavya’yı sahiplenirken sosyalizmi gerçekten benimsemediği için zaman zaman Sırp milliyetçileriyle bir araya gelmiştir komünist idealin yokluğunda ülkeyi bir arada tutacak bir tutamak bulamayınca, ülke de neredeyse tamamen parçalanınca dine sığınmayı tercih etmiştir ancak bugün hedef tahtasına oturtulan 1992’de yazdığı ve sonradan da defalarca dile getirdiği bu düşüncedir. Emperyalizmin kışkırttığı bir iç savaşla parçalanan Yugoslavya’nın birliği düşüncesine yapılan saldırı, olayı daha da vahim hale getirmekten başka bir işe yaramayan Sırp milliyetçilerinden çok, bu düşüncenin gerçek savunucusu olan sola yapılan bir saldırıdır.

(soL)