Kesablı Ermeniler soL'a konuştu: O Alevi nerede?

Türkiye'den sızan El Kaide bağlantılı militanların saldırısına uğrayan Kesab'dan Türkiye'ye getirilen Ermeniler yaşadıkları korku dolu anları soL gazetesinden Sevra Baklacı'ya anlattı. Vakıflı köyüne getirilen Ermeniler, yanlarındaki bir Alevi'nin Türkiye'ye girdikleri sırada kaybolduğunu anlatıyor.
Çarşamba, 09 April 2014 13:39

Sevra Baklacı - soL

Suriye'nin Lazkiye kentine bağlı Kesab kasabası ve çevresinde Suriye ordusu ile çoğu El Kaide bağlantılı militanlar arasındaki çatışmalar 21 Mart'tan bu yana devam ediyor.

Kesab ve çevresinde kontrolü ele geçiren militanlar, 21 Suriyeli Ermeniyi Yayladığı ilçesindeki sınırdan Türk yetkililere teslim etti. Bu kişiler daha sonra Samandağ ilçesindeki Ermeni köyü Vakıflı'ya yerleştirildi. Yaşadıkları korku dolu anları anlatan Ermeniler, kendileriyle birlikte sınıra kadar getirilen bir Alevi'nin Türkiye'ye girdikleri sırada kaybolduğunu anlatıyor.

'Düğüne gelmedim'
Vakıflı'yı sevmişler, insanlarını sevmişler. Onlarla Ermenice, Arapça ve biraz da Türkçe konuşuyorlar. Ama kime sorsanız bir an önce dönmek evlerine, akrabalarına kavuşmak istiyorlar..

img_1981.jpg
Muhtar Kartun

Konumu, mimarisi, çevre düzenlemesi ile Kesab'a benzer Vakıflı'nın hemen girişindeki köy kahvesine uğradık önce. Orada Panos Amcanın masasına oturduk. Masa giderek kalabalıklaştı, sohbet koyulaşsa da zaman kaybetmeden köyün muhtarı Berç Kartun ile görüşmek için ilerideki kiliseye gittik. Kilisenin bahçesinde Muhtarla beraber oturan 8-10 yaşlı Ermeninin Suriye'den gelenler olduğunu öğrendik.

Muhtar Kartun, bir hafta arayla önce iki ardından da 19 Ermeni'nin Patrikhane aracılığıyla Vakıflı'ya getirildiğini anlatıyor.

"Bize geldiklerinde durumları içler acısıydı. Onları Kesap'ta soğukta, beton üzerine yatırarak günlerce toplu halde tutmuşlar. Köydeki pansiyonları onlara açtık. Yemeklerini ve bakımlarını köy halkıyla birlikte sağlıyoruz. Bugün Samandağ Kaymakamlığı bir doktor gönderdi, yine sağlık kontrolü yaptı. Kimilerinin ilaçları bitmiş, cemaat başkanımız onların ilaçlarını almaya gitti." diye anlatan muhtar bir an önce savaşın bitmesini ve herkesin topraklarına dönmesini dilediklerini söylüyor. Gelen misafirlerle ne kadar ilgilenseler de onların rahat olmadıklarını, topraklarını, evlerini, akrabalarını özlediklerini söylüyor. Mesela içlerinden yaşlı bir amcanın "Ben düğüne gelmedim ki, yastayım, hiçbir şey istemiyorum" deyip traş olmayı kabul etmediğini anlatıyor.

'Biz artık mülteciyiz'
Sonra 68 yaşındaki Aspet Julyan ile sohbet ediyoruz. Julyan, 92 yaşındaki annesi, iki kardeşi ve kardeşlerinden birinin 95 yaşındaki kayınvalidesi ile birlikte gelmişler.

Julyan "Cumartesi günü muhaliflerin Kesab'a girdiklerini söylediler. Araçları olanlar kaçtılar. Bizim gibi yaşlı olanlar ve araçları olmayanlar kaldı" dedi ve daha önce Kesab'ın güvenli olduğunu, orada rahat yaşadıklarını, hatta güvenli olduğu için başka bölgelerden kaçıp gelen insanların Kesab'a yerleştiğini söylerken "her şey birden bire oldu. Nasıl olduğunu biz de anlayamadık" diye ekledi.

img_1991.jpg

Yayladağından Türkiye'ye nasıl geçtiklerini anlatan Julyan "Biz Kesab sakinlerindeniz. Kesab'a giren "mücahitler" bizi güvenli bir bölgeye götüreceklerini söyleyerek tam olarak neresi olduğunu bilmediğimiz İdlip yakınlarındaki bir bölgeye götürdüler. Bir zaman sonra bizi tekrar Kesab'a getirip Yayladağı sınırından Türkiye'ye geçirdiler. Burada bize çok iyi bakıyorlar" dedi.

Burada kalmak isteyip istemediğğini sorduğum Julyan, "elbette" deyip karısının ve oğlunun ve akrabalarının orada olduğunu. Kesab ahalisinin bir kısmının Lazkiye'deki bir kiliseye yerleştirildiklerini söyledi. "Biz artık mülteciyiz" diye ekledi...

'Bize Alevilerin evini göster'
91 yaşındaki Nesis Tangukyan ise olay gününü şöyle anlatıyor: "Biz o gün Lazkiye'ye gidecektik. Sabah saat: 6:00'da Lazkiye'ye gitmek üzere eşyalarımızı topladık. Ama biz evden çıkamadan dört beş silahlı geldi. "Yanımıza gel, korkma, biz seni koruyoruz" dediler. Dış kapıyı açarak yanlarına gittim. Bize civardaki evlerde kimlerin yaşadıklarını sordular. Benden hangi evlerde Ermenilerin, hangi evlerde de Alevilerin yaşadıklarını göstermemi istediler, ben de gösterdim. Sonra onlarla birlikte gitmemi istediler. Yaklaşık 100 metre gittik. Orada bir ev vardı, ev sahibine seslenmemi istediler. Seslendim, cevap veren olmadı. Ben dönmek istedim, biraz beklememi söylediler. Eve birkaç el ateş açtılar, kimse karşılık verdmedi. Sonra eve gitmemi ve onları orada beklememi, yanıma geleceklerini söylediler. Bir süre sonra biri geldi ve bizi bir depoya götüreceklerini söyledi. Gideceğimiz yerin uzak olup olmadığını sordum, uzak olmadığını söylediler. Evde bir kızkardeşimin de olduğunu söyleyince, onu da yanıma aldıktan sonra dış kapıyı kapatıp onlarla birlikte gelmemi söylediler. Dediklerini yaptım. Kızkardeşim çok yürüyemiyordu, biraz sonra bir araç geldi, bizi ona bindirdiler. Araçta dört beş kişi vardı. Biri göğsünden yaralıydı. Bizi dedikleri yere götürdüler. Çok geçmeden bizim oralı birkaç Ermeniyi daha getirdiler. Daha sonra başkaları da getirildi. Akşam oldu, bazılarımız korkuyordu. Birkaç kişi daha getirdiler, yaklaşık 20 kişi olduk. Kadınlar ve erkekler vardı. Betona yattık. Hava soğuktu, üşüyorduk, bize battaniye getirdiler. Benim üzerimde sadece gömlek ve pantolon vardı. Ceketim yoktu. Ayağımda da terliklerim vardı"

Sonra bir akşam üzeri hazırlanmalarını, onları başka bir yere götüreceklerini söylemişler. Halep yolunda neresi olduğunu bilmedikleri bir mıntıkaya götürülmüşler.

Tangukyan, gittikleri yerde kendilerine iyi muamele gördüklerini, yeme içme ihtiyaçlarının karşılandığını ancak kendilerine dini konularda -mesela nasıl namaz kıldıkları- çok soru sorulduğunu anlatıyor ve şöyle devam ediyor:

img_2002.jpg

"Bizimle beraber 75-80 yaşlarında bir Alevi vardı. Orada "aranızda Alevi var mı?" diye sorduklarında "bir kişi var" değince kim olduğunu sordular, gösterdik. "Evet, ben Aleviyim, ne var" dedi. Onu alıp konuştular. Konuştuklarını kaydettiler. Yaklaşık sekiz gün orada kaldık. Bizim dışımızda yaklaşık 200-250 Halepli Sünni vardı. Onları bizden önce başka yere aldılar. Biz gitmek istediğimizde bize yolların kapalı olduğunu söylüyorlardı. Akşamları bize hep inancımızla ilgili şeyler soruyorlardı. Sonra Kesab'a gideceğimizi ancak ancak oradan da başka bir yere götürüleceğimizi çünkü oranın yaşanacak durumda olmadığını söylediler. Araçlara bindik ve Kesab'a geldik. Araçları kilisede durdurup dua etmek isteyenlerin kiliseye girebileceğini söylediler. Kimimiz girdi, kimimiz girmedi. Sonra Türkiye'ye götürüleceğimizi ve bizi orada Ermeni Cemaatine teslim edeceklerini söylediler. Sınırda Türk plakalı iki araç bizi almak için bekliyordu. Bize tek tek isimlerimizi sordular ve kayıt altına aldılar. Sonrasında biz araçlara bindik ama yanımızdaki Alevi kayboldu. Ona ne olduğunu bilmiyoruz" dedi.

Tangukyan, ev, bark sahibi olabilmek için hayatları boyunca çalıştıklarını, ama şimdi her şeyi terk edip buraya geldiklerini, bunun için çok üzgün olduklarını söylüyor.

'Bizi öldürün, götürmeyin'
Bizimle Türkçe konuşmayı tercih eden 66 yaşındaki Anahit Aholanyan, kış aylarını Halep'te geçirdiklerini, kış aylarında ise Kesab'a gittiklerini, ancak Halep'in güvenli olmaması sebebiyle bu yıl kışı da Kesab'ta geçirmeğe karar verdiklerini söyleyerek yaşadıklarını anlatmaya başlıyor. "Muhaliflerin" evlerine girerek Suriye ordusuna karşı 5 gün boyunca evin içinden çatıştıklarını, kapıların, duvarların yıkıldığını, evin kan gölüne döndüğünü, döşeme parçalarıyla, havlu ve kıyafetleriyle yaralıların yaralarını sardıklarını söylüyor. "Bizi götürmeyin, vurun, öldürün" dedik ama "biz sizi öldürmeyeceğiz, güvenli bir yere götüreceğiz" dediklerini ekliyor.

O sırada bir inleme sesi geliyor. Yer yatağında çok yaşlı birinin yattığını farkediyorum. Vakıflılı 10 yaşlarındaki Sarkis "ağrısı varsa doktora haber verelim" diye öneriyor. Aholanyan çifti, doktorun geldiğini söylüyor, sonra konuşmamıza devam ediyoruz. "Suriye ordusundan bizi de götürmelerini istedik ama çatışmalardan dolayı araçlarının lastikleri hep patlamıştı. Yürüyebilirseniz gelin dediler ama biz yürüyecek durumda değildik. Sonra "muhalifler" geldiler, onların araçları çoktu. Bizi bindirip götürdüler.

'Suudiler ve Çeçenler vardı'
Son olarak Nıvart Juryan adındaki bir kadınla ile konuştuk. İçlerinden en genci oydu. 50 yaşlarındaydı.

Anneler günü sabahı, erken saatlerde çatışmaların başladığını, insanların Kesab'tan kaçmaya başladıklarını ama araçları olmadığı için kendilerinin kaçamadıklarını anlatıyor.

İlk günlerde Suriye askerlerinin çok olduğunu, ancak "muhaliflerin kuşatmasıyla birlikte giderek azaldıklarını, bazılarının öldüğünü, bazılarının da yaralanarak hastanelere götürüldüğünü, ortalıkta sadece Nusra militanlarının kaldığını söylüyor ve şöyle devam ediyor:

img_2021.jpg

"Kalanların arasında Suudiler, Çeçenler vs. vardı. Yani çoğu yabancı uyrukluydu. Ben, eşim ve oğlum kayınımın çalıştığı 3 katlı bir eve gittik, orada kaldık. Bomba ve roket sesleri hiç kesilmedi. Evi kuşattılar. Eve ateş etmeğe, camları kırmaya başladılar. Bir yandan da küfür ediyorlardı. Kapıyı da kırdılar. Oğlum, eşim ve iki kayınımdan ellerini kaldırarak dışarıya çıkmalarını söylediler. Ben Lübnan uyrukluyum. İçinde kimliğim, pasaportum ve paralarımın olduğu çantayı benden aldılar. Bir de oğlumu aldılar. Oğlum tarlada çalıştığı için ayağında botları vardı. 23 yaşındaydı. Botlarından dolayı onun asker olduğunu düşünüp onu aldılar. Nerede olduğunu, başına neler geldiğini bilmiyorum. Oğlumu alanların elinde bıçak ve kılıç vardı"

'Kuş sesleri bile yok'
"Diğer evlere de girdiler, şampanya, alkol şişelerini kırıp döktüler. Bize kafir olduğumuzu, alkol içtiğimizi, o yüzden cehenneme gideceğimizi, kendilerinin ise cennete gideceklerini söylediler. Sonra biz kadınlara "yüzünüzü kapatın, başınızı battaniyelerle örtün!" diye bağırıp çağırdılar. Bize niçin ayaklanmadığımızı, oğluma onlara niçin katılmadığını sordular. O günden sonra Kebork Julyan'ı (oğlumu) göremedim. Bizi başka bir yere götürdüler. Orada iyi davrandılar ama bize "siz de Müslüman olun, bizim gibi namaz kılın" diyorlardı. Sonra kiliselere saldırdılar, haçları, heykelleri kırdılar. Tüm evrakları yaktılar. Bize "Tüm Alevileri keseceğiz." dediler. Alevilerin evlerini yaktılar. İçimizden biri (90 yaşlarında) ölmemek için İslama geçti."

"Buranın insanları çok iyi, evimizde gibiyiz ama en Lübnan'a, kızımın yanına gitmek istiyorum." diyen Nivart Juryan sözlerini şöyle bitirdi "Şu anda Kesab'ta hiç kimse kalmamış. Ağaçlar solmuş, kuş sesleri bile yokmuş. Kesab'a girdiğinde kendini mezarlıktaymışsın gibi hissedermişsin. Öyle söylüyorlar..."