Fener Türkiye'de söner mi?

Deniz Feneri e.V davasını yürüten Alman hakim, yargılanan üç ismin de "nitelikli dolandırıcı" olduğuna hüküm verdi. Hakimin asıl sorumluların Türkiye'de olduğu açıklamaları, gözleri Türkiye'ye çevirdi. AKP ise "kurban" arıyor.
Perşembe, 18 Eylül 2008 08:00

soL (HABER MERKEZİ) Eylül ayının başından itibaren hem Almanya'nın hem de Türkiye'nin gündeminde önemli bir yer tutan Deniz Feneri e.V davası sonuçlandı. Derneğin üç yöneticisinin "nitelikli dolandırıcılık" suçundan hapis cezasına çarptırıldığı dava, Almanya tarihinin en büyük dolandırıcılık davası olarak anılıyor. Karar metninde, 17 milyon Avro'luk paranın Türkiye'ye aktarıldığı ve bu dolandırıcılık olayında asıl sorumluların Türkiye'de olduğu vurgulandı. Bu kararın ardından Gözler Türkiye'ye çevrildi. Hükümetin dava süresince takındığı ikircikli tutum "peki şimdi ne olacak?" sorusunu gündeme getirdi.

Nasıl başladı?
2006 yılında, banka yetkililerinin bankadan çekilen yüksek meblağı emniyete bildirmesi ile takibe alınan Deniz Feneri'ne 25 Nisan 2007'de 340 polisin katıldığı bir operasyon düzenlenmişti. Dernek yöneticileri Gürhan, Ermiş ve Taşkan bu operasyonla tutuklanmıştı. Bu operasyon kapsamında Deniz Feneri Derneği, Kanal 7 INT'in binası, 14 ev ve işyerinde yapılan aramalarda, çok sayıda belge, bilgisayar, muhasebe kaydı ve yazışmaya el konulmuştu. 1 Eylül'de başlayan davanın ilk celsesinde Deniz Feneri e.V'nin sanık yöneticileri Mehmet Gürhan, Mehmet Taşkan ve Firdevsi Ermiş suçlarını kabul etmişti.

Erdoğan saldırarak savunuyor
Dava sürerken Türkiye'ye getirilen paraların bir kısmının Başbakan Erdoğan'a verildiği şeklindeki iddialar üzerine tartışmaya müdahil olan Erdoğan, bu tartışmayı hem Doğan Medya Grubu'nu terbiye etmek hem de ortaya çıkabilecek başka bağlantıları da bertaraf edebilmek için kulandı. Kendisine para verdiği iddia edilen ismi tanımadığını iddia eden Erdoğan'ın bu "kurye" ile çekilmiş fotoğraflarının basına yansıması sonrasında bu durumu görmemezlikten gelen Erdoğan, iddianamede yer alan kimi iddiaları yayınlayan basına saldırmayı yeğledi.

Dolandırıcılığın Türkiye bağlantıları
Kasasına giren toplam 41 milyon euro'nun 18 milyon euro'sunu "amacı dışında" kullanan derneğin, bu paranın büyük bölümünü Türkiye'ye getirdiği ortaya çıktı. Frankfurt Emniyeti "Bağış" komisyonu (AG Spenden) tarafından hazırlanan, 13.08.2007 tarihli soruşturma dosyasında, para trafiğinin özeti şöyle yer alıyor:

Kanal 7 yöneticilerinden İsmail Karahan 2005'te Ermiş'ten 5.000 euro aldı ve kurye olarak taşıdı. Firdevsi Ermiş, 11.01.2005'te Zekeriya Karaman'a 50.000 euro ve 05.02.2006'da belirlenemeyen bir kişiye 200.000 euro verdi. Karaman, Türkiye'de adları Gürhan, Ermiş, Kurum, Karahan, Akman ve adları bilinmeyen diğer kuryelerden 3 milyon 840 bin euro teslim aldı. Karaman, Akman ile birlikte 02.12.2004'de 200.000 bin, 19.02.2005'te 300.000 euro'yu kimliği belirlenemeyen bir kişiye Türkiye'de teslim etti. RTÜK Başkanı Dr. Zahid Aykut Akman kurye olarak 30.03.2004'te Türkiye'de adı bilinmeyen bir kişiye 64.000 bin euro teslim etti. Akman, 29.07.2003'te 25.000 euro'yu Zekeriya Karaman'a iletti. Zahid Akman, Zekeriya Karaman'la birlikte Türkiye'de adı belirlenemeyen bir kişiye 500.000 euro iletti. Bu para transferlerinin yanı sıra derneğin Türkiye'den pek çok şirket ile kurduğu "ticari" ilişkiler de para aklama srecinde bu şirketlerin aktif rol aldığını gösteriyor.

Dava sürecinde, Türkiye'deki isimlerin sadece, "parayı alan" değil aynı zamanda "yöneten" de olduğu ortaya çıktı. Devayı yürüten Hakim Johann Müller, Mehmet Gürhan`ın dernekte yönetici olmasına karşın büyük oranda Türkiye`den yönlendirildiği ve karar vermede tek yetkilinin kendisi olmadığını, Türkiye`de Zekeriya Karaman'ın ön plana çıktığını vurguladı. Davanın savcısı Lötz buradaki sanıkların iş başında görüldüklerini ancak tüm yönetim ve kontrolün Türkiye'den yapıldığını ve Zekeriya Karaman isminin ön plana çıktığını kaydetti. Savcı tüm bu yaşananlardan Türkiye'de Zahit Akman, İsmail Karahan ve Harun Yoldaş'ın da sorumlu olduğunu iddia etti.

Şimdi ne olacak?
Alman adli makamlarınca "Almanya tarihinin en büyük dolandırıcılık davası" olarak nitelendirilen Deniz Feneri davası, Türkiye için büyük bir dolandırıcılık davasında daha fazlasını ifade ediyor. Özellikle dolandırıcılık olayına adı karışan pek çok ismin AKP ile yakın bağlantıları olması ve dava süresince AKP'nin ikircikli bir tavır takınması bu davanın Türkiye'de, siyasal anlamda da çok önemli olduğunu gösteriyor. AKP'ye yakın kimi isimlerin bu dava için "En az Ergenekon kadar önemli" ifadelerini kullanmasına karşın AKP yönetimi bu davaya soğuk yaklaşıyor. Ergenekon davasında, her fırsatta yargının arkasında olduklarını söyleyen AKP kurmayları Deniz Feneri davasına çekince ile yaklaşıyor.

AKP'liler şaşkın
Bu gün davanın sonuçlanmasının ardından TBMM'nin bahçesinde kendilerine mikrofon uzatılan AKP'li millet vekillerinin agresif tavrı dikkat çekti. Kimi AKP'liler "rahat olun Türkiye bir hukuk devleti" açıklaması yaparken kişisel fikirlerini açıklamamaya özen göstermeleri de dikkatlerden kaçmadı.

"Yardım istenirse elimizden geleni yaparız"
Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin konu ile ilgili olarak"Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının suç işlemesi ve bunun sonucunda yargılananların hüküm giymeleri sevinilecek bir şey değil. Özellikle bunun yurt dışında işlenmiş olması ve yurt dışında hüküm giymiş olmaları çok daha üzüntü vericidir. Bakanlığıma bu dava veya başka davalarla ilgili hukuki yardımlaşma açısından bir görev düştüğünde o mutlaka yerine getirilecektir" ifadelerini kullandı.

"Hükümet yargıya karışmaz"mış
Dün gece, Bakanlar Kurulu sonrasında bir açıklama yapan Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, sürece hükümetin müdahale edemeyeceğini, Cumhuriyet Savcılarının gerekeni yapacağını söyledi ve "Azıcık hukuk bilgisi olanların, şunu bilmesi gerekir ki Cumhuriyet Savcılarının görev alanına giren konularda hükümetin yapacağı bir şey yok" dedi. Hükümet'in özellikle Ergenekon davası sürecinde takındığı tutum göz önüne alındığında Çiçek'in değerlendirmesi samimi bulunmadı.

''Savcı icap ediyorsa o konularda ilgili makamlardan her türlü bilgiyi de ister, belgeyi de ister, araştırma da ister. Bu noktada savcıları sınırlayan herhangi bir hüküm de yok" diyen Çiçek, basında savcıların olaya el koyduğu haberlerinin yer aldığını hatırlattı ve "konu çok yönlü araştırılacaktır" dedi.

"Temkinli yaklaşmak gerek"
Dün NTV'de bir programa katılan AKP'li Nihat Ergün ise "Alman makamlarının iddia ettiği, bu suçun Türkiye bağlantıları olduğu iddiaları da araştırmaya değer. Ama gerek polis şefinin gerek savcının Alman yargıcının bu söylemiş olduğu yaklaşımları bir taraftan önemsemek bir taraftan da temkinli yaklaşmak konusunda fayda var. Çünkü hem Deniz Feneri Derneği hem de Kanal 7 televizyonunu yöneten kişi hakkında iddialar bulunuyor" dedi.

AKP'de kimlerin feda edileceği tartışılıyor
Bu arada gerek AKP yönetiminde, gerekse hükümette Başbakan Erdoğan üzerinde "acele et" baskısı kurulduğu öğrenildi. Şimdiye kadar mümkün olduğunca "kelle vermeme" ilkesiyle hareket eden Tayyip Erdoğan'ın bu kez zorlandığı ve yalnız Deniz Feneri skandalı ile ilgili olanları değil, son dönemde adı yolsuzlukla gündeme gelen birçok ismi de gözden çıkarmaya ikna olduğu ileri sürülüyor. Yakın çevresinden "hepimize zarar veriyor" şikayeti alan Erdoğan'ın bazı isimleri gözden çıkarması durumunda çözülmenin nerede duracağını kestiremediği için kaygılı olduğu söyleniyor.