Dersimiz statüko

Bu haber referandumda HAYIR cephesindeki herkesi statükoculukla suçlamaya kalkan hokus pokusçuların hilelerini ortaya çıkarmak için hazırlanmıştır.
Perşembe, 15 Temmuz 2010 11:04

Türkiye sağının bazı politikaları ve değerleri her dönem sabit oldu. Menderes’ten Demirel’e, Özal’a, Çiller’e ve nihayet Erdoğan’a pek değişmeden aktarılan bu politika ve değerler statükonun ayakta kalmasını sağladı.

Anti-komünizm genlerinde var

Anti-komünizm İslamcısından milliyetçisine Türkiye sağının kimliğinin vazgeçilmez bir öğesi oldu. Bugün ikide bir “komünistlere” çatan Erdoğan, her taşın altında komünist arayan Menderes geleneğinin bir sürdürücüsü.

Soğuk Savaş’ta anti-komünist Batı bloğunda yer alan Türkiye’de CHP iktidarının başlattığı “komünist avı” DP tarafından sürdürüldü. DP komünizmi baş tehlike ilan etti. Türkiye Komünist Partisi’ne karşı gerçekleştirilen ünlü 1951 Tevkifatı ve sola yönelik diğer pek çok baskı bu zihniyetin ürünüydü. 1955 yılında Kıbrıs müzakereleri sürerken içeride Rum nüfusa karşı yönelen ve 6-7 Eylül olayları olarak bilinen yağma olaylarından bile solcular sorumlu tutuldu ve çok sayıda solcu aydın tutuklandı.

Bu yıllarda siyasi etkisi, nüfuzu ve taraftar kitlesi artan Said-i Nursi de komünizmle mücadelenin önemini vurguladı. Said-i Nursi “Eskiden Hıristiyan devletler bu İttihad-ı İslam’a taraftar değildiler. Fakat şimdi komünistlik ve anarşistlik çıktığı için hem Amerika, hem Avrupa devletleri Kur’an’a ve İttihad-ı İslam’a taraftar olmaya mecburdurlar” diyerek hükümeti uluslararası anti-komünizme hizmet etmeye çağırdı.

1960’lı yıllarda dünyadaki ve Türkiye’deki gelişmeler solun güçlenmesine yol açınca, devlet desteğini arkasına alan gerici, faşist sağcılık sokağa çıktı.

1970’lerde anti-komünizmin iki doruk noktasından biri, 12 Mart 1971 Muhtırası sonrası sola karşı uygulanan devlet terörüdür. Bu dönem birçok solcu aydın, sendikacı ve öğrenci tutuklandı ve işkence gördü. 1972 yılında Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan idam edildi. DP’nin mirasını devralan Süleyman Demirel liderliğindeki Adalet Partisi (AP) “üç fidanın” idamı lehinde oy kullandı.

İkinci doruk noktası ise Milliyetçi Cephe (MC) iktidarıydı. 1975 yılında kurulan Birinci MC hükümetiyle sağcıların sokakta adam vurması dönemi tam olarak açıldı. AP’nin yanında, Milli Selamet Partisi (MSP), Cumhuriyetçi Güven Partisi (CGP) ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) oluşturduğu MC hükümeti döneminde “komando” diye adlandırılan ülkücü gençlik örgütünün üniversitelere yönelik kanlı saldırıları arttı. Demirel, “Bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz” sözünü bu dönemde söyledi. 1 Mayıs 1977’de Taksim’de Türkiye tarihinin en kanlı katliamlarından biri gerçekleştirildi. 5 ay süren 2. MC hükümeti döneminde ise sokaklarda vurulan insanların sayısı hızla arttı. Bu olayları Çorum ve Kahramanmaraş katliamları takip etti.

MHP’li ülkücülerin yanı sıra MSP’nin “Akıncıları” da sola karşı yürütülen sokak çatışmalarında öne çıkmaya başladı. Bu dönem Milli Türk Talebe Birliği ile iç içe olan ve Akıncılar olarak bilinen Ak-Genç yürüyüşlerinde “anarşinin panzehiri imandır” pankartları taşınıyordu. Başbakan Tayyip Erdoğan, geçmişte MTTB ve Ak-Genç içerisinden yetişen bir isim olarak tanınıyor. Sık sık komünistlere çatmasında da bu anti-komünist gelenekten gelmesinin payı açık. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Bülent Arınç ve İçişleri Bakanı Beşir Atalay da MTTB kadrolarıydılar. Bu kadrolar bugünün “Ak Parti”sinin, 1970’lerin anti-komünist “Ak-Genç”inin mirası üzerine kurulduğunun da göstergesi.

1970’lerin sonlarında sağcı terör örgütlerinin tırmandırdığı şiddetin ardından gelen 1980 darbesi ise, solu ve işçi sınıfı hareketini ezmek için binlerce kişiyi tutukladı ya da yurtdışına sürdü. 17 yaşındaki Erdal Eren’i idam etti. Bugün AKP’nin önemli destekçilerinden Fethullah Gülen o günlerde 12 Eylül’ü selamlıyordu. Nitekim, Gülen, Erzurum’da Komünizmle Mücadele Derneği’nin kurucuları arasında yer almıştı.

Geçmişten bugüne “Zübükler” hep iktidarda

Aziz Nesin’in din bezirganı sağcı politikacıyı anlatan Zübük tiplemesi Türkiye sağının lider profilini hicvediyordu. Türkiye tarihinde Menderes'inden Demirel'ine, Özal'ına Zübükler hiç eksik olmadı.

Türkiye’nin 1946 yılında çok partili sisteme geçmesiyle birlikte CHP iktidarı, yitirdiği toplumsal desteği kazanmak için en kolay yola, siyaset adına din sömürüsüne başvurdu. CHP iktidarı döneminde imam hatip kursları açıldı, din dersi müfredata dahil edildi, Ankara Üniversitesi bünyesinde bir ilahiyat fakültesi kuruldu.

DP de iktidara geldiğinde CHP’den tabii ki geri kalmadı. İlk icraatlarından biri Arapça ezan yasağını kaldırılması oldu. İmam hatip kurslarını ise imam hatip okullarına dönüştürdü ve 19 imam hatip okulu açtı.

Bu dönemin dikkat çekici bir gelişmesi Nur talebelerinin faaliyetleriydi. Said-i Nursi’nin müritleri, siyasi iktidarın kollaması altında farklı illerde örgütlenmeye başladılar. Said-i Nursi'nin faaliyetlerinden dolayı sürüldüğü yerlerde devlet yetkilileri daimi ziyaretçileri oldu, hapis yattı ancak sonunda yargılandığı davalarda beraat etti.

Din sömürüsünü gündelik siyasi propagandasının bir parçası haline getirmekte en başarılı olan siyasetçilerden biri ise Süleyman Demirel’di. Demirel söylemde de kalmadı. Birinci MC hükümetinin kurulduğu 1975 ile 1978 arasında 233 imam hatip okulu açılarak bir rekora imza atıldı. 12 Eylül’den sonra bir yandan darbenin lideri Orgeneral Kenan Evren halka hitaplarında Kuran’dan ayetler okurken, bir yandan da kendisinden öncekiler gibi imam hatip açılışlarına devam etti. Askeri yönetim, imam hatip lisesi mezunlarını üniversite sınavında diledikleri fakülteleri tercih etme hakkına tekrar kavuşturdu. 1982 Anayasası’nın 24’üncü maddesiyle din eğitimi, devlet güvencesi altına alındı. Seçmeli olarak okutulan din dersleri, ilk ve orta dereceli okullarda zorunlu hale getirildi. Turgut Özal ve Tansu Çiller gibi politikacıların da ülkeyi aynı zihniyetle yönettiği biliniyor. Ancak 12 Eylül’ün “din” başlığındaki uygulamalarını militanca savunan AKP yönetimi oldu.

Zenginleri seven gelenek
Türkiye'yi bir küçük Amerika yapma hedefiyle hareket eden DP lideri Adnan Menderes, "her sokakta bir milyoner yaratacağız" diyerek politika önceliğini ilan etmişti. Ancak, DP döneminde "zengin yaratma" hedefine uygun adımlar atılırken, ekonomide sorunlar ve borçlar artmış, gelir dağılımı giderek bozulmuş, halk yoksullaşmıştı.

Statükonun başat temsilcisi olan Demirel, bu konuda da Menderes'ten aldığı bayrağı başarılı bir şekilde taşıdı. Aile fotoğrafındaki isimler başta olmak üzere pek çok zengin onun döneminde servetine servet kattı. Demirel'in 1999 yılında çektirdiği aile fotoğrafında yer alan Cavit Çağlar İnterbank’ı, Yahya Murat Demirel ile Şevket Demirel Ege Bank’ı, Kamuran Çörtük Bayındır Bank’ı batırdı. Fotoğraftaki diğer bir isim Demirel’in kayınbiraderi Ali Şener, arsa yolsuzluğuna karıştı.

70'li yıllarda "bu düzen değişecek" diyerek hükümet olan CHP ve lideri Bülent Ecevit de, vaat ettiği halkçı politikaları uygulayamamış ve düzen sağına "zengine uzak halka yakın" bir alternatif sunamamıştı.

12 Eylül darbesinden sonra tek başına iktidar olan Anavatan Partisi'nin lideri Turgut Özal, "Ben zenginleri severim" veciz sözünü etti ve neoliberal politikaları hayata geçirerek özelleştirmede ilk uygulamalara imza attı. Özal yalnızca "zenginleri sevmekle" kalmamış, memurlara "benim memurum işini bilir" diyerek zengin olmanın yolunu göstermişti. İşadamlarına servet biriktirmek için her yolun mubah olduğunu gösteren Özal, bu doğrultuda anayasanın delinebileceğini, yasaların gözardı edilebileceğini savunmaktan çekinmedi. "Hayali ihracat", Özallı yıllarda literatüre girmişti.

Zenginlerden yana politikaların sürdürücüsü muhafazakar partilerin, düzen siyasetinde bir statüko haline getirdiği bu özellik, Özal'dan sonra Tansu Çiller ile devam etti. Kesintiye uğramadan bayrağı AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan devraldı. Başbakan olduğu yıllarda servetine servet katan Erdoğan'ın kendisi de dünyanın en zengin liderleri arasına girdi. Özelleştirmelerin yüzde 80'lik kısmına imza atan AKP, bu yolla Anadolu'da kendi zenginlerine memleketin varlıklarını peşkeş çekmekten geri durmadı. Defalarca uyguladığı "varlık barışı" ile zenginlerin kanunsuz yoldan elde ettikleri servetleri akladı.

Hepsi işçi düşmanı
Cumhuriyetin kurulmasından bugüne hükümet olan sağlı sollu tüm partilerin ve siyasetçilerin ortak özelliği, siyasi çizgilerinde işçi düşmanı politikaları merkeze almaları oldu.

Türkiye'de Tek Parti dönemi boyunca işçilere örgütlenme hakkı tanınmadı, sendika kurulması yasaklandı. Demokratikleşme vaadiyle iktidar olan Adnan Menderes liderliğindeki DP ise bu vaadini unutmuştu. Muhalefette iken iktidara geldiğinde sendikalara grev ve toplusözleşme hakkını tanıyacağı vaadinde bulunan DP, hükümet programında yer verdiği grev ve toplusözleşme hakkı ile ilgili yasa tasarısını TBMM'ye sunmadığı gibi, 1951'deki hükümet programında greve hiç yer vermedi ve sendikalardan bu yönde gelen taleplere bu kez kendisi baskı uygulamaya başladı.

1961 Anayasası ile gelen sendika kurma özgürlüğü ve grev hakkı ise gerek AP gerek de CHP hükümetleri döneminde fiilen uygulanamaz hale getirilmeye çalışılırken, işçi sınıfının yükselen mücadelesi bu çabaları boşa çıkardı.

12 Eylül darbesinden sonra hükümet olan ya da hükümette yer alan istisnasız tüm partiler, neoliberal politikaların uygulayıcısı olurlarken, işçiler örgütsüzleştirildi ve buna bağlı olarak yoksullaştırıldı. Sendikal örgütlülük oranı 12 Eylül'den sonraki 30 yılda yüzde 20'lerden yüzde 6'ya kadar geriledi.

AKP döneminde işçi düşmanı politikalar had safhaya varırken, demokratikleşme söylemi öne çıkmasına rağmen sendikal alana ilişkin yasakçı maddeleri içeren 1982 Anayasası ile 2821 ve 2822 sayılı kanunlarda hâlâ değişiklik yapılmadı.

Esnekleşme ve sömürünün artırılmasını getiren maddelerle dolu 4857 Sayılı İş Yasası da yürürlüğe AKP hükümeti döneminde girdi.

AKP döneminde işçi düşmanlığının arttığının en somut göstergesi, Ankara'da hakları için 78 günlük direniş yapan TEKEL işçilerine yapılan saldırılar oldu. AKP hükümeti işçilere şiddet uygulamaktan çekinmedi, Başbakan Erdoğan ise yetim hakkı yediklerini iddia ettiği TEKEL işçilerine defalarca hakaret etti.

NATO’culuk, AB’cilik sabit
Soğuk Savaş’ın başlamasıyla Türkiye siyasetinin tanıştığı NATO’culuk düzenin takıntılı aşkı oldu. Türkiye’nin emperyalizme bağlılığını “istikrarla” koruyan NATO’culukta dünden bugüne Menderes’ten Erdoğan’a milim taviz verilmedi.

Türkiye’nin NATO’ya girmek için ilk girişimi II. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında İsmet İnönü liderliğindeki CHP’den geldi. Ancak NATO’ya üye olmak yönündeki girişimler uzun süre karşılıksız kaldı.

Düzenin imdadına siyasi pragmatizmiyle Türkiye sağ siyasetçisine örnek olan Adnan Menderes koştu. Menderes, Kore Savaşı’nın başlamasının kendisine bir daha ele geçiremeyeceği bir fırsat sunduğunu fark ederek, zorunlu olduğu halde Meclis kararına başvurmadan hükümet inisiyatifiyle Kore’ye asker gönderdi. Türkiye’nin Kore savaşına katılmasına karşı çıkan barışseverler ise bildiri dağıttıkları için derdest edildiler. Menderes’in beklediği mükafat 1952 yılında verildi ve Türkiye NATO’ya alındı.

1960 darbesi yapıldığında Türkiye’nin NATO’ya bağlılığında bir değişim olup olmayacağı merak ediliyordu. Darbe sabahı radyodan okunan bildiride “Türkiye, dış politikası açısından NATO’ya ve CENTO’ya bağlıdır” açıklaması yapıldı.

ABD’nin Türkiye’den Jüpiter füzelerini çekmek istemesiyle ve Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahaleyi gündeme alması üzerine dönemin başbakanı İnönü’yü tehdit eden Johnson mektubu gibi gelişmelerle ilişkiler gerildi. Bu olaylar Türkiye’nin NATO üyeliğinin toplumda sorgulanmasına yol açtı. ABD’li askerlerin Türkiye’de karıştıkları yasadışı faaliyetler ve işledikleri suçlar da kamuoyunda ABD karşıtı bir tepki doğurdu. 1965 yılında iktidara gelen Süleyman Demirel liderliğindeki Adalet Partisi hükümeti ABD ile ilişkileri düzeltme yoluna gitti. NATO üyeliği tartışmaya açılsa da hükümetler NATO’dan çıkmayı hiçbir zaman düşünmediler.

ABD Türkiye ilişkileri haşhaş yasağının kaldırılması, Türkiye'nin Kıbrıs'a müdahalesiyle tekrar gerildi. ABD’nin Türkiye’ye ambargo uygulama kararı aldığı bu dönemde de hükümet NATO’dan çıkma yönünde adım atmadı. Ambargo kararının yarattığı basınç nedeniyle 1975 yılında iktidarda olan Demirel hükümeti Türkiye’deki Amerikan üslerinin faaliyetlerini durdurdu. Ancak o kararla “(…) Türkiye’deki bütün ortak savunma tesislerinin faaliyeti, İncirlik ortak savunma tesisinin münhasıran NATO görevi saklı kalmak kaydıyla (…) 26 Temmuz 1975 tarihinden itibaren (…)” durduruldu.

12 Kasım1979’da iktidara gelen Demirel hükümeti ABD ile ile yapılan en kapsamlı anlaşma olan Savunma ve Ekonomi İşbirliği Anlaşması’nı (SEİA) imzaladı. Anlaşma 12 Eylül darbesinden sonra onaylandı. ABD ile Türkiye ilişkilerinin bu tarihten sonraki temel belgelerinden olan SEİA’nın birçok maddesi NATO’yla ilişkiliydi. SEİA’da “bu anlaşmada öngörülen savunma işbirliğinin kapsamı NATO anlaşmasından doğan yükümlülükler ile sınırlı olacaktır” hükmüyle üs ve tesislerin kullanımı NATO amaçlarına bağlandı.

1990’lı yıllarda NATO’nun eski sosyalist bölgelere doğru yayılma politikasının kendisine bir fırsat verdiğini düşünen Türkiye, AB üyeliği gibi başlıklarda istediğini koparmak için genişlemeye karşı veto kozuna başvurmaya çalıştı. ABD tabii ki bu resti gördü ve NATO’nun “Türkiyeli ya da Türkiyesiz genişleyeceğini söyleyerek” Türkiye’yi tehdit etti.

Türkiye bu kısa süren pazarlık girişiminin ardından ABD ve NATO politikalarına teslim oldu. NATO’nun Yeni Stratejik Konsepti’ne uygun olarak pek çok noktada Türkiye ordusu üzerine düşen görevleri yerine getirmeye başladı. Barış İçin Ortaklık girişiminin parçası olarak NATO üyesi olmayan ülkelerin ordularının NATO adına eğitimlerini üstlendi. KFOR bünyesinde Kosova’ya asker gönderdi. AKP döneminde ise Türkiye askerleri NATO’ya bağlı ISAF komutasında Afganistan’da bulunuyor.

Türkiye’nin ABD’nin nükleer silah depoladığı NATO ülkelerinden biri olduğuna ilişkin verilere rağmen bugünkü AKP hükümeti de dahil hiçbir hükümet halkına bu konuda açıklama yapmadı.

Farklı hükümetler döneminde NATO ile ilişkilerde kayda değer bir farklılık olmadı. NATO üyeliği kutsal ve “siyaset üstü” sayıldı. Aynı çizgiyi sürdüren AKP de Türkiye’nin NATO üyeliğini ayını biçimde destekledi ve ilerletmeye çalıştı.

Türkiye’nin NATO üyeliği gibi Avrupa Birliği (AB) macerasının da geçmişi 1950’lere gidiyor. Türkiye 1959 yılında DP iktidarı döneminde Avrupa Ekonomik Topluluğu’na üyelik başvurusu yapmış, bu başvuru 1963 tarihinde Ankara Anlaşması’nın imzalanmasıyla neticelenmişti. 1973 yılında Ecevit hükümeti döneminde Katma Protokol imzalandı. 1980 darbesiyle ilişkiler dondurulsa da kısa süre sonra tekrar canlandırıldı. 1987 yılında Türkiye tam üyelik başvurusunda bulundu. Tansu Çiller liderliğindeki Doğru Yol Partisi iktidarı döneminde imzalanan Gümrük Birliği anlaşması 1 Ocak 1996’da yürürlüğe girince Türkiye karar mekanizmasında yer almadığı bir birliğe gümrüklerini açmış oldu. Ancak buna rağmen Gümrük Birliği’ne üyelik büyük coşkuyla karşılandı. 2005 yılında Türkiye-AB arasında tam üyelik müzakereleri başladı. AKP de tıpkı kendisinden önceki hükümetler gibi AB üyeliğini siyaset üstü bir “devlet politikası” olarak ilan etti.

(soL-Haber Merkezi)