Değerlerini ateşe veren 'sol'

Madımak otelinde çıkarılan yangında solun gericiliğe karşı direnme azmi de yitirildi. İşte 15 yılda “sol”un değişim öyküsü.
Perşembe, 03 Temmuz 2008 07:37

(soL) Salman Rüşdü, "Şeytan Ayetleri"ni yazıp da, İslam'a hakaret gerekçesiyle hakkında ölüm fetvası çıktığında, Türkiyeli aydınlar sert tepki vermiş, düşünce özgürlüğü oyunu Rüşdü'den yana kullanmış, fetvayı, ortaçağın karanlıklarına ait olarak tanımlayıp, kınamışlardı. Kitabın ortak olarak yayınlanması gündeme gelmiş, bu barbarlığa sessiz kalınamayacağından söz edilmişti.

Sonra, Mayıs 1993'te yayına başlayan Aydınlık gazetesinin kurucu ortaklarından ve başyazarı Aziz Nesin, "Şeytan Ayetleri"ni gazetede tefrika etmeye başlamıştı. Gazetenin her nüshası toplatılır, dağıtımı engellenir, Nesin'e yoğun ölüm tehditleri yağar olduğunda, Rüşdü savunucusu aydınların, Aziz Nesin'i desteklemeleri bir yana, "halkın inancına saldırmakla" eleştirdikleri görülmüştü. Çünkü artık "olay, Türkiye'de geçiyor"du! Ve Rüşdü olayının üzerinden, bu ülkede, şeriatçı akımın palazlanmaya başladığı bir süre geçmişti...

Rüşdü haklıydı haksızdı, Aziz Nesin kitabı tefrika etmekle doğru yapıyordu ya da yanlış... Ancak daha sonra demokrasi adına, birlikte yaşama adına herkesi "tahammül"e davet edenlerin gerçek yüzleri de ortaya çıkıyordu.

2 Temmuz 1993'te, Sıvas'taki Pir Sultan Abdal şenliklerine davet edilenlerin arasında Aziz Nesin'in de bulunması, şeriatçılığın güç gösterisi için elverişli bir koşul yaratmıştı. Sinmiş aydınların dışında kalan bu kesime de hadleri bildirilir, cemaatin güven duygusu pekiştirilir, "rejime" gözdağı verilirdi.

33 aydının, sanatçının, gencin Madımak Oteli'nin gerici güruh tarafından ateşe verilmesiyle yaşamını kaybettiği olay, doğal olarak ülkede infial yarattı. Yananların daha külleri soğumadan, birtakım aydınlar, katliamdan sağ kurtulan Aziz Nesin'e saldırmış, kışkırtıcılıkla suçlamıştı ama, o birkaç günlük sürede, baskın ses onlarınki değildi. Örgütlenme çağrılarından, mücadele çığlıklarından, üniformalarımızı giyelim önerilerinden, şeriatçılarla aynı platforma çıkmayalım imzalarından geçilmiyordu ortalık. Liberal solculuğun, şeriatı "verili sistemle çatışan sivil toplum gücü" olarak taltif etmesiyle yaşanan aymazlık halinden çıktığı düşünüldü aydınların.

Ama, çok sürmedi bu umut... Bir kısmı, bir daha görünmedi ortalıkta. Kimileri, şeriatın "rafine" temsilcileriyle, el ele gülücükler yaptılar ekranlarda, panellerde. Gazetelerine, dergilerine köşe yazarı oldu kimileri. Tek tek aydınlar açısından bakıldığında, can korkusundan, zihinsel sekmeden, güce diz çökmeden söz edilebilirdi ve bunun üzerinde durulmayabilirdi. Ama liberal sol, yarım ağız dile getirebildiği "tezlerini" pervasızca yaymaya, işin teorisini yapmaya, ideolojik hat çizmeye başlamıştı. Özellikle, birkaç yıl sonra gündeme gelen iktidar ortağı Refah Partisi'ni kapatma davası, liberal sol için, bu alandaki turnusol kâğıdı olmuştu.

Liberal sol akımı sembolize eden Ufuk Uras ağzından, Refah'ın kapatılması girişimine karşı kampanya çağrıları yapılmış, "Kemalist diktatörlük"le demokrasi arasında, bu dava ekseninde saflaşma yaşandığı söylenmişti. "Meşru bir hükümetin çekilmesine varacak bu dava, ordu eliyle yapılan bir darbe anlamına geliyordu ve demokratlar buna sessiz kalamaz"dı. Şeriatçı kanallara çıkılmış, İmam Hatip'lere, Kuran kurslarına, tarikatlara, sivil toplum örgütlenmeleri mantığıyla özgürlük istenmişti. Bütün bunlar, soyut, içeriği boşalmış, sınıfsal bakıştan koparılmış bir "özgürlükler manzumesi"nin teorileştirilmesiyle yapılıyordu. Bu manzumeye, "yıllarca baskı altında tutulmuş, antidemokratik uygulamalarla yer altına itilmiş bireyler"in bu patlamasına yol açan sosyal analizleri eşlik ediyor, katiller mazlumlaştırılıyordu. Liberalizmin kuralları, "bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler"in "sol" versiyonu, sınırları geliştiriyordu: Bırakınız yaksınlar, bırakınız iktidar olsunlar, bırakınız topluma ortaçağ zihniyetini hâkim kılsınlar, bırakınız çığ gibi büyüsünler.

Nitekim, süreç bu yönde işledi. Sivas Katliamı'nın 15. yılına, AKP iktidarı altında giren Türkiye'de, sol liberallerin, ateşe verdiği bütün değerlerin kalan kırıntılarından da kurtulduğunu görüyoruz. Yaşananlardaki tek fark da bu.

Dün Refah Partisi'ni demokrasi adına kutsayanları, şimdi AKP'ye karşı açılan kapatma davasına göğsünü siper ederken görüyoruz. Dün, darbe umacısıyla iktidarı meşru gösterenleri, bugün, şeriatçılarla kol kola "darbe ihtimaline karşı" yürüyüşlerde görüyoruz. Dünün "sivil" muhalifini, bugün, milletvekili olarak, AKP'nin saltanat sürdüğü Meclis çatısı altında, "darbe tasarıları"nı soruşturma uğraşında görüyoruz. Dün, Fethullah Hoca'nın göz yaşlarından bahsederek, "Cumhuriyetçi zulüm"den dem vuranların, artık peçeden sıyrılıp, o hülyalı gözlerin sahibinin olanakları ve istihbarat ağıyla yaptıkları "gazetecilikle", demokrasi havarileri kesildiklerini görüyoruz. Dün şeriatçı akımı mazur göstermeye yönelik birey analizine girişenleri, bugün, gazetelerinde, Madımak'ı yakan "resmî görüş"tür derken ve buna yandaşlar toplarken görüyoruz. Dün, ABD'nin "ılımlı İslam-Yeşil Kuşak" projesine karşı mücadeleye, "olmayan tehlikelerle, şeriat bahanesiyle, antidemokratik rejim pekiştiriliyor" diyenleri, bugün AB'nin ve ABD'nin önüne serilen seccadenin ucuna yapışmış görüyoruz.

Türkiye, benzer olayları yaşıyor 2 Temmuz'un yıldönümünde, ama giderek daha maskesiz, daha çıplak, daha net...