Başbuğ'dan ordu-toplum ilişkisine "ayar"

Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ, dünkü konuşmasında ordunun toplum ve siyasetle olan ilişkilerine yeniden çeki düzen verme amacı güderken, askerliğin profesyonel bir meslek olduğu ve orduya otonomi verilmesi gerektiği yönündeki sözleri dikkat çekti.
Çarşamba, 15 Nisan 2009 14:20

soL (HABER MERKEZİ) Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'un, dün Harp Akademileri Komutanlığı'nın yıllık değerlendirme toplantısında sivil-asker ilişkileri, terörle mücadele, alt kimlik - ortak kimlik, laiklik-demokrasi ilişkisi ve cemaatler konularına değindi. Başbuğ konuşmasında Weber, Huntington ve Montesquieu'nün yanı sıra Obama'dan iki kez alıntı yaptı. Yaklaşık iki saat süren konuşmada, çeşitli başlıklarda ordunun bilinen konumlanışının farklılaşmasından ziyade üslup farklılığına dayalı açılımlar göze çarptı. Başbuğ, haftaya siyasi gündemler ile ilgili daha güncel bir basın toplantısı yapacak.

Profesyonellik ve otonomi vurgusu
Konuşmasının başında askerliğin profesyonel bir meslek olduğunu vurgulayan Başbuğ, "Huntington'a göre silahlı kuvvetler üzerinde sivil otoriteye en sağlıklı ve en etkin kontrolü sağlayan norm, 'objektif kontrol'dür. Objektif kontrol ise, askerlik mesleğinin profesyonel yeteneğinin artırılması ve askerlerin politikadan uzaklaştırılması ile sağlanır. Bunun doğal neticesi olarak da askerlere kendisini organize etme ve görevlerini yürütme açısından önemli boyutta otonomi verilmelidir" dedi.

Bunun yanı sıra askerliğin topluma yararlılığı gözetmesi gerektiğini, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (TSK) her zaman toplumun en çok güvendiği kurumların başında yer aldığını söyledi. Bu güveni sarsmak amacıyla "demokratlık ve çoğulculuk kisvesi altında" TSK'ya karşı sistematik muhalefet yapıldığını, TSK'nın demokrasinin ve çoğulculuğun gelişmesini engelleyici bir kurum olarak ve din karşıtı olarak gösterilmeye çalışıldığını söyleyen Başbuğ, "Genelkurmay Başkanı'nın, temel sorumluluklarını yerine getirerek sivil-asker ilişkilerini yürütmesini, politik ve siyasal hareketler olarak değerlendirmek doğru değildir. Tersine bu bir zorunluluktur ve işin özüne tartışmasız bir biçimde de uygundur" dedi.

Asimilasyon değil entegrasyon

Daha sonra "terörle mücadele" başlığına değinen Başbuğ, PKK'nın ilk yıllarının ardından tüm faaliyetlerini etnik bir temel üzerinde yürütmeye başladını, ancak Türkiye'de etnik çatışma olduğunun söylenemeyeceğini belirtti.

Başbuğ, cumhuriyetin ilk yıllarında ulus-devlet inşası sürecinde alt/ikincil kültürel kimliklerin üst/ortak birincil kimliğin önüne geçmesi ihtimaline karşı bazı önlemler alındığını, ancak bu uygulamalarla homojen etnik bir yapı inşa etmenin amaçlanmadığını, Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşanan ayaklanmaların da etnik temelli olmadığını söyledi: "Asimilasyon olmadığına göre özellikle Cumhuriyet döneminde, 1938 yılına kadar Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde meydana gelen isyanların nedenleri nedir? Cumhuriyetin başlattığı merkezî bir yönetim biçimine karşı yerel tepkiler, laik devlet düzenine geçişin bölgedeki yerel dinî liderlerin otoritesine olumsuz etki yapması, dış dinamikler ve kışkırtmalar, bölgenin geri kalmışlığı, bazı devlet memurlarının münferit kötü muameleleri."

Ulus-devlet yapısının "vatandaşlık esasına dayalı milliyetçilik anlayışıyla" yapılandırılması gerektiğini söyleyen Başbuğ, ABD Başkanı Barack Obama'nın Türkiye'de yaptığı konuşmada dile getirdiği "Biz aynı zamanda farklı kökenlerden, ırklardan ve dinlerden gelen, ancak ortak idealler etrafında birleşen bir milletiz. Zannederim, modern Türkiye de benzer birtakım prensipler üzerine kuruldu" sözlerini bu anlayışa örnek olarak gösterdi. "Türkiye halkı" yerine "Türk" ibaresi kullanılması halinde de etnik bir tanım yapılmış olacağını söyleyen Başbuğ, "Vatandaşlığa dayalı milliyetçilik bu anlamda, Türkiye halkını oluşturan değişik dinî ve etnik farklılıklara sahip vatandaşların, topluma entegre edilmesini/olmasını gerektirir" ifadesini kullandı.

"Devlet vatandaşlarına gelecek sunmalı, ikna etmeli"

İkincil kültürel kimliklerin anayasal ve yasal çerçevede tanınmasının ulus-devlet ve üniter-devlet yapısı içinde mümkün olmadığını söyleyen Başbuğ, bunun yerine devlerin bir ulus-devlet olarak vatandaşlarına daha iyi bir yaşam sunmak için çalışması gerektiğini söyledi. Başbuğ, "Devletimiz, tüm yurttaşlarına olduğu gibi özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaşamakta olan Kürt ve Zaza kökenli vatandaşlarımıza "daha müreffeh bir yaşam", "fırsat eşitliğinden daha fazla yararlanabilme" ve "kendilerini her alanda geliştirebilme" imkanlarını sağlamak zorundadır. Ayrıca, bu yurttaşlarımızın "mağduriyete uğradıkları şeklindeki algılarının" düzeltilmesi ve değiştirilmesi gerekmektedir. Bu, devletin asli görevidir" dedi.

"Terörist de neticede insandır" diyen Başbuğ, insanların neden PKK'ya katıldıklarının tespit edilmesinin bu katılımları engellemek için önemli olduğunu söyledi ve bu nedenleri şöyle sıraladı: "Çocukluğun sevgisiz bir ortamda geçmesi, şiddet kültürünün yaygın olduğu ortamlarda büyüme, yoksulluk, dışlanma duygusu, haksızlıklardan kaçış, şiddetin tek çare olduğuna inanma, eğitimde istenilen imkanların bulunamaması, toplumda bir yer edinme duygusu ve tabi ki en önemlisi de, yapılan etnik temelli propagandalara inanma".

"PKK'ya karşı ABD ve Irak ile birlikte sonuç alacağız"

PKK'nın son dönemde önemli ölçüde kan kaybettiğini söyleyen Başbuğ, "Bütün bu gelişmelere ilave olarak Irak'ın kuzeyindeki örgütün varlığına karşı Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri ve Irak tarafından yürütülen faaliyetlerin ve alınan tedbirlerin önümüzdeki dönemde daha etkin sonuçlar vermesi beklenmektedir" dedi.

"Laiklik demokrasinin koşuludur"

Daha sonra laiklik ve demokrasi ilişkisine değinen Başbuğ, yine Obama'nın "Atatürk'ün bıraktığı en büyük miras Türkiye'nin gücü ve laik demokrasisidir" sözünü alıntılayarak, "Laiklik aynı zamanda demokrasinin en önemli koşullarından biridir. Laiklik, Türkiye'de sadece dinle devlet işlerini birbirinden ayırmamış, egemenlik sorununu da çözmüştür. Egemenliğin kutsallığa yani hilafete değil de millete ait olması, laikliği belirleyen ana ilkedir" vurgusu yaptı.

Dinin toplumsal bir bağ oluşturma bakımından öneminin inkar edilemeyeceğini söyleyen Başbuğ, "Yanlış olan ise, Anayasa'nın 24'üncü Maddesinde de ifade edildiği gibi, dinin toplumsal davranışı, sosyal düzeni belirleyen bir sistematik olarak düşünülmesi ve kabul edilmesidir" dedi.

"Bazı cemaatler demokrasinin temsilcisi olma iddiasında"
Başbuğ, Silahlı Kuvvetler'in hiçbir dönemde dine karşı olmadığını belirterek, "Yakın dönemde yeni kimlik ve aidiyet arayışları, ekonomik beklentiler, yaşanan büyük göç olgusu ve sosyal devlet olgusunun zayıflaması, toplumları ister istemez yeni dayanışma arayışlarına itmiştir. Bu nedenler, günümüzde de sosyal gruplaşmaların ve din ekseninde bazı cemaatleşme yapılanmasının gittikçe artmasına neden olmuştur. İşte sorun da buradadır. Sorun, dinin ve dinî duyguların kendi amaçları için, alet ve araç olarak kullanılmasıdır" saptamasında bulundu.

Dinsel cemaatlerin kapalı ve içe dönük olduğunu, bu nedenle dinsel cemaatlerin sivil toplum hareketi olduğunun öne sürülemeyeceğini söyleyen Başbuğ, "Bugün bazı din eksenli cemaatler, kendilerini demokratik alanın bir oyuncusu olarak takdim etmekte ve çeşitli nedenlerle de görünürde kendilerinin güçlü bir konuma geldiğine inanmaktadırlar. Ancak bu güç imajı ve algısı yanıltıcıdır. Bu cemaatler hedeflerine ulaşmada kendileri için en büyük engel olarak Türk Silahlı Kuvvetlerini görmektedir. Bunun için de, her fırsattan istifade ederek, destekleyicilerinin de yardımıyla Türk Silahlı Kuvvetleri aleyhine faaliyetlerde bulunmaktadırlar. Bu yapılanlara karşı, hukuk devleti kapsamında Türk Silahlı Kuvvetlerinin tepkisiz ve etkisiz kalacağını düşünmek ise büyük yanılgıdır" dedi.