AKP ve Kürt sorunu: 'Açılım'ın yanına 'KCK' verelim...

AKP'nin 10 yıllık iktidarının önemli bir bölümünde "Kürt sorununda reform" umutlarının diri tutulduğu görüldü. Kürtçe kurslar ve Kürtçe TRT ile başlayan süreç, "açılım" ve Habur ile sürmüş ve KCK davaları ile devam etmişti. Bu sürecin en baskın özelliği ise, Kürt dinamiğini ABD planları ile uyumlulaştırma çabasıydı.
Cumartesi, 03 Kasım 2012 12:25

Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) iktidara gelişinin üzerinden 10 yıl geçti. Bu süre boyunca AKP'nin "kredi"sinin en yüksek olduğu konulardan bir tanesi de Kürt sorunu oldu. On yıllara yayılan ve son 30 yılda Türkiye gündemini belirleyen en önemli başlıklardan olan Kürt sorunu, özellikle 90'lı yıllardaki görüntüler de hafızalarda olduğundan, AKP iktidarı döneminde "çözüm" tartışmalarına bağlandı.

1. Cumhuriyet'in karşısına aldığı en önemli toplumsal bölme olan Kürtler, AKP iktidarı döneminde hem "çözücü" bir unsur olarak eski rejime karşı kullanılmaya çalışıldı, hem de Türkiye'nin dönüşüm sürecinde ve ABD'nin Ortadoğu'yu yeniden şekillendirme planında sivri uçları törpülenmiş ve uyumlulaştırılmış bir konuma yerleştirilmeye çalışıldı. Kürt sorunu bağlamında atılan "açılım" adımları ve "Oslo süreci" ile askeri operasyonlar ve KCK tutuklamaları bir madalyonun iki yüzünü oluşturdu. Bunları birbirine bağlayan unsur ise, milliyetçilikle harmanlanmış baskın bir İslam modeliydi. AKP, Cemaat ve ABD'deki kanaat önderleri, Kürt sorununun çözümünde "İslam kardeşliği" formülünü gündeme getirdiler. Gelinen noktada AKP, Erdoğan'ın deyişiyle "Kürt sorunu bitmiştir" noktasına geldiyse de, Kürt dinamiğini ehlileştirmeye yönelik hamlelerin başarıya ulaşmadığı da görülüyor.

DGM, OHAL, Kürtçe kurslar, TRT Şeş
AKP'nin "reformcu" dönemindeki icraatlerinden bazıları, OHAL'i ve DGM'leri kaldırmak olmuştu. AKP, DGM'leri kaldırmasına rağmen bu mahkemelerin ismini "Özel Yetkili Mahkeme" haline getirmiş ve bu mahkemeler başta KCK olmak üzere AKP dönemindeki büyük davaların icracısı olarak DGM'den daha "işlevsel" hale getirilmişti.

AKP'nin büyük gürültüyle ilan ettiği adımlardan bir tanesi de TRT Şeş'ti. İlk kez devlet televizyonunda 24 saat Kürtçe yayın yapan bir kanalın kurulmuş olması kimileri tarafından olumlu karşılansa da, hem kanalın izlediği AKP yanlısı politika, hem de kanala umut besleyerek program yapmaya başlayan Rojin gibi isimlerin baskı altına alınması kısa sürede hayal kırıklığına neden oldu. TRT Şeş'ten istifa eden Rojin, kendisine "potansiyel suçlu" muamelesi yapıldığını söylemişti. Ayrıca kanalın programları ihale ettiği yapımcı şirketlerin de Kürt düşmanı tavırları olduğu iddia edilmişti.

KCK operasyonları tıpkı Ergenekon davası gibi "dalgalar" halinde devam ederken, Abdullah Öcalan'ın çağrısıyla Türkiye'ye Habur sınır kapısından giren PKK'liler, 19 Ekim 2009 tarihinde yapılan sorgunun ardından serbest bırakıldı.

Yeniden başlayan çatışmalar
Abdullah Öcalan'ın Türkiye'ye getirilmesinin ardından, PKK lideri 1 Eylül 1999 tarihinde PKK'nin gerilla gücünün Türkiye sınırlarının dışına çıkması için çağrıda bulunmuştu. Öcalan ve PKK'nin bu hamlesinin ardından, 2004 yılında PKK silahlı eylemlere yeniden başlayacağını ilan etti. PKK'nin gerekçesi, devam eden askeri operasyonlar, Öcalan'ın cezaevi koşulları ve AKP'nin Kürt sorununa "çözüm" konusunda ağırdan almasıydı.

2004-2009 yılları arası, çatışmaların şiddetlendiği ve gelen ölüm haberlerinin sokaklarda milliyetçi histeri ile birlikte yükseldiği bir dönem oldu. Bu dönemde PKK çok sayıda can kaybına neden olan karakol baskınları gerçekleştirirken, AKP hükümeti de askeri operasyonlara devam etti. 5 yıllık bir "kasılma" döneminin ardından ise önce KCK operasyonları başladı, sonra da Demokratik Toplum Partisi'nin (DTP) kapatıldı.

KCK operasyonları ve Habur ve DTP'nin kapatılması
KCK adı ile bilinen operasyonlar 2009 yılının Nisan ayında başladı. PKK'nin daha önceden kuruluşunu zaten ilan etmiş olduğu KCK'ye üye oldukları iddiasıyla binlerce Kürt siyasetçisi geçen 3 yıl boyunca cezaevlerine konuldu.

KCK operasyonları tıpkı Ergenekon davası gibi "dalgalar" halinde devam ederken, Abdullah Öcalan'ın çağrısıyla Türkiye'ye Habur sınır kapısından giren PKK'liler, 19 Ekim 2009 tarihinde yapılan sorgunun ardından serbest bırakıldı. AKP'nin Kürt sorununda "açılım" döneminin en önemli adımı olan Habur'da binlerce yurttaş PKK'lileri karşılamıştı. Habur'un ardından döenmin İçişleri Bakanı Beşir Atalay, PKK'lilerin dönüşünün "açılım sürecinin parçası" olduğunu söylemişti.

Habur sürecinin hemen ardından, 11 Aralık günü ise Demokratik Toplum Partisi (DTP) Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı. Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, "DTP’nin terör örgütüyle olan eylemleri de değerlendirildiğinde devletin bütünlüğüne yönelik bir odak haline geldiğinin anlaşıldığından kapatılmasına karar verildiğini" açıkladı. Mahkeme, kararı oybirliği ile almış, DTP milletvekilleri Aysel Tuğluk ile Ahmet Türk'e "siyaset yasağı" getirilmişti. O dönem, DTP'nin de "açılım sürecinin parçası" olarak kaptıldığı iddiaları gündeme gelmişti.

Habur'dan sonra "açılım" kahvaltıları
Habur'da yaşananlar bir müddet sonra AKP tarafından kaygıyla karşılanmaya başlasa da, AKP "Kürt sorununda çözüm" söylemine devam ediyordu. Bu konudaki en gürültülü işlerden bir tanesi de, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın sanaçtılara verdiği "açılım kahvaltısı" idi.

Erdoğan, sinemadan edebiyata kadar uzanan alanlarda tanınan sanatçılara çağırırken, "sağcı-solcu" ayrımı yapmamış ve kamuoyunun da tanıdığı birçok ismi kahvaltısına dahil etmişti. Bazı solcu isimlerin Başbakan'ın kahvaltısına katılması tepki çekerken, Erdoğan'ın burada yaptığı konuşma genel geçer sözlerden öteye gitmemişti. Açılım kahvaltısı, içerik olarak neredeyse sıfır, ancak AKP'nin "reformcu" yönünü ortaya çıkartmak için çok önemli bir "imaj çalışması" olmuştu.

Oslo görüşme kaydının kimin tarafından sızdırıldığı hala tam olarak bilinmiyor. Ancak PKK, görüşmeleri kendilerinin sızdırmadığını söyleyerek, "devlet içindeki odaklara" işaret etti.

Kürt sorununda cemaatin rolü
AKP'nin Kürt sorununa getirdiği en önemli "çözüm" önerisi, İslam'ın bölgede etkinliğini artırması oldu. ABD'nin de açık desteğiyle Kürt illerinde açık bir dincileşme siyaseti izleyen AKP'nin buradaki en büyük yardımcısı Cemaat oldu. Özellikle dershaneler ve yurtlar aracılığıyla Kürt gençlerini kendi kontrolüne almaya çalışan Cemaat, bölgede bir süre sonra önemli bir güç odağı haline geldi.

Gülen Cemaati'nin yanı sıra, Nakşibendilik, Menzil gibi tarikatlerin de yaygın olduğu bölgede, 90'lı yıllarda Kürtlere karşı kullanılan cinayet şebekesi Hizbullah da kendisini "yenileyerek" ciddi bir güç haline geldi. Mustazaf-Der adıyla örgütlenen Hizbullah Diyarbakır'da binlerce insanın katıldığı etkinliklere imza atarken, yakın zamanlarda partileşme yolunda adımlar atmaya başladı.

Cemaatin her sene düzenlediği "Abant toplantıları"nda birinci gündem bu dönemde hep Kürt sorunu oldu. Toplantıların sonucunda çıkan öneriler de İslam'ın rolü ve ademi merkeziyetçilik üzerine yoğunlaşıyordu.

Kürt sorununun 'bitişi', Öcalan'ın tecridi ve Oslo
Erdoğan'ın "açılım"ı ile paralel olarak KCK operasyonlarına ve askeri operasyonlara devam edildi. 2011 savaşın tüm şiddetiyle yaşandığı bir yıl olarak tarihe geçerken, yaz aylarında gündeme düşen "Oslo görüşmeleri" bir kez daha gündemi değiştirdi.

Oslo'da MİT görevlileri ile PKK yetkilileri arasındaki görüşmede, taraflar birbirlerinin taleplerinin "büyük oranda karşılanacağı" teminatını veriyordu. PKK'yle görüşmek için Başbakan tarafından görevlendirildiği açıklanan Hakan Fidan, Başbakan ile Abdullah Öcalan'ın "yüzde 90-95 oranında aynı düşündüğünü" söylüyordu. PKK lideri Öcalan'ın bir protokol metni hazırladığı iddia ediliyordu.

Oslo görüşme kaydının kimin tarafından sızdırıldığı hala tam olarak bilinmiyor. Ancak PKK, görüşmeleri kendilerinin sızdırmadığını söyleyerek, "devlet içindeki odaklara" işaret etti. Oslo sızıntısının ardından, kamuoyunda "MİT krizi" olarak bilinen süreç patlak verdi. MİT Müsteşarı Hakan Fidan, "şüpheli" sıfatıyla sorguya çağrılırken, Erdoğan cemaat kanadından gelen bu hamleyi soruşturma izni vermeyerek boşa düşürdü. Yaygın kanı, AKP ile örtülü bir iktidar mücadelesine girişen cemaat kaynaklarının bu görüşmeyi sızdırdığı.

Birbirine yakın dönemlerde, PKK lideri Abdullah Öcalan'ın İmralı'daki konumu da değişmeye başladı. AKP, Öcalan'ın yakınları ve avukatları ile görüşmesini 1 yılı aşkın süre boyunca sudan gerekçelerle engelledi. Bu yılın içerisindeyse, Tayyip Erdoğan artık "Kürt vatandaşların sorununun bittiğini", Türkiye'nin önündeki sorunun bir "terör sorunu" olduğunu ilan etti. Bununla birlikte Erdoğan, Abdullah Öcalan'la yeniden görüşülebileceğinin de sinyallerini verdi.

Suriye'nin içi, Türkiye'nin dışı
Öcalan'ın üzerindeki tecritte değişim sinyalleri ile AKP'nin Suriye'deki "aktif taşeronluk" politikası paralel ilerledi. AKP hükümetinin her "açılım" döneminde başvurduğu Mesud Barzani ve Irak Kürdistan yönetimi, Batı Kürdistan'daki Kürt egemenliğini kontrol altına almada da devreye sokuldu. Kürtlerin Suriye'deki yönetimi Barzani'nin KDP'sinin de içinde bulunduğu bir dizi özneyle beraber oluşturulurken, Türkiye hoşnut olmadığı PYD'yi Barzani ile dengelemeye çalıştı.

Son zamanlarda Kürtlere yönelik ÖSO ve Türkiye destekli saldırıların yapılmasında, PKK'ye yakın PYD sıklıkla bir dizi "işbirlikçi Kürt partisini" suçlarken, Suriye KDP'sinin siyasi büro üyelerinin de PYD tarafından kaçırıldığı iddiası gündeme düştü.

AKP Kongresi: Barutun tükenişi
AKP'nin yakın zamanda halkı soktuğu son beklenti de, Tayyip Erdoğan'ın AKP Kongresi'nde yapacağı konuşmaydı. Haftalar öncesinden parlatılan kongreden, Kürt sorunu namına yeni hiçbir şey çıkmadı. "Yapılacaklar listesi"nde anadilde savunma hakkının sağlanması, kamuda Kürtçe hizmet gibi adımlar yer alsa da, özellikle anadilde savunma hakkının her duruşmada bir sorun haline gelmesinin neden hala engellenmediği bir muamma olarak duruyor.

(soL - Haber Merkezi)