28 Şubat nedir, ne değildir?

Dün başlayan gözaltı dalgası ile birlikte, 28 Şubat adı verilen sürece dair de bir kafa karışıklığı başlamış durumda. Oysa o dönem, 28 Şubat’ı da kapsayan bir sürece “restorasyon” adı veriliyor ve Türkiye’de düzenin kriz dinamiklerine dönük bu hamle ordu eliyle yürütülüyordu.
Cuma, 13 Nisan 2012 11:08

Dün 28 Şubat’ın mimarları olarak bilinen bir dizi emekli askerin evlerinde yapılan aramalarla ve gözaltılarla başlatılan operasyon, özellikle AKP cenahından “milletin dizginleri ele alması” olarak yorumlandı. Daha sonra, gözaltına alınan Çevik Bir’in 12 Eylül’den sonra Kenan Evren’in yaveri olduğu da belirtilerek, geçen hafta başlayan 12 Eylül davası ile yeni operasyon arasında bir bağ olduğu ima edildi.

İma edilen şekilde olmasa da, Çevik Bir ile Kenan Evren ve temsil ettikleri kurum ve üstlendikleri misyon arasında gerçekten de bir bağ vardı. 12 Eylül ve 28 Şubat, Türkiye’de kapitalizmin içine düştüğü krizi aşmak için yapılan şiddetli müdahalelerdi.

90’lar: Krizden çıkamayan Türkiye
12 Eylül, genellikle ve doğru bir biçimde 24 Ocak kararları ile özdeşleştirilir. Bu doğru dolmakla birlikte daha geniş bir çerçeve çizilebilir. 12 Eylül, krizden çıkamayan Türkiye düzeninin, solu budama, yönetemeyen Türkiye burjuvazisini de daha düzlenmiş bir siyaset zemininde, tekleşerek krizlerden arındırılmış ve daha Avupai bir “demokrasi”ye kavuşturmayı da hedefliyordu.

soL yazarlarından Aydemir Güler’in 1999 yılında yayımlanan Son Kriz isimli kitabı da odağına bunu yerleştiriyordu. 12 Eylül’ün ardından Turgut Özal’la birlikte başlayan “proje” merakı ve düzen siyasetinin renksizleşmesi/tekleşmesi, 12 Eylül’ü gerçekleştiren darbecilerin toplumsal alanı düzlediklerine dair besledikleri inanç ile birleşince, 90’lı yılların başında Türkiye bir kriz sarmalı içerisine girdi.

28 Şubat'ın 15. yıldönümünde başlayan "kınama şenlikleri" üzerine yazan Kemal Okuyan, Milli Görüş geleneğinin 28 Şubat'ın mağduru olmaktan çok iktidara hazırlıklı olmadığı için diyet ödemek zorunda kalan bir hareket olduğunu yazmıştı: 28 Şubat'ın mağduru Milli Görüş mü?

Bu krizin çıkışında, düzenin kendi içine alabileceğini veya bir daha başını kaldıramayacağını varsaydığı unsurlar etkili oldu: Sosyalist hareket, öğrenci hareketinin yüzünü sola dönüşü, işçi hareketinin kıpırdanmaya başlaması ve Kürt ulusal hareketinin yükselişi bunlar arasında sayılabilir. Türkiye’de düzen, bu kriz başlıklarına karşı kontrgerillanın ve 12 Eylül’den sonra boşluğa düşen MHP eksenli faşist hareketin tahkim edilmesini ve İslamcı hareketi serbest bırakmayı tercih etti. 1992-93 yıllarına tekabül eden bu tercih, Özgür Ülke gazetesinin bombalanması ve DEP’in 94 seçimlerine sokulmamasıyla esas mecrasına oturmuş oldu.

Böylece, “28 Şubat” denilen ve siyasal İslam ile tanımlanan bir sürecin bu şekilde adlandırılmasının yetersiz olduğu ortaya çıkıyor. Ortada faşist çetelerin iktidarda pay sahibi olduğu, mafyatik örgütlenmelerin serbestçe hareket edebildiği, varoşlarda devrimci demokrasinin ve Alevilerin sert bir mücadeleye giriştiği, Kürt hareketinin güçlendiği ve siyasal İslam’ın kendisine yüklenen misyonlara sığmayan kimi unsurlarının olduğu bir dönem vardır. Ortada açıktır ki, 28 Şubat’ın da bir ucundan dahil edilebileceği ama bunu aşan bir restorasyon çabası vardır. 96’daki Susurluk kazası, “çetelerle mücadele” dönemi, 28 Şubat muhtırası ve 1999’da Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesi bu restorasyon sürecinin önemli uğraklarıdır.

Hedef neydi?
Aslında kriz başlıklarından yola çıkarak hedeflenin ne olduğu çıkartılabilir. Türkiye kapitalizminin süreklileşmiş bir faşist tahkimatla hareket edemeyeceği, önüne koyduğu “muasır medeniyet” ve Avrupa tipi “demokrasi” örneklerinden anlaşılmaktadır. Dahası, kontrgerilla ve mafya örgütlenmeleri iktidara ortak oldukları oranda sorunu katmerleştirmekteydi. Susurluk kazasıyla başlayan süreç, faşist hareketin ve kontrgerillanın kendi sınırlarına doğru ittirilmesine vesile olmuştu.

Siyasal İslam ve dinci gericilik bahsi ise biraz daha karmaşıktı. Türkiye’nin dinci gericilik ile macerası, Güler’in kitabında ABD’nin İslam’la macerasına benzetiliyordu. Sosyalizme karşı Ortadoğu’da Yeşil Kuşak projesiyle İslamcı hareketleri besleyen ABD, reel sosyalizmin çözülüşü ile birlikte İslam ile görünürde bir kavgaya tutuşuyor ancak sürekli temas halinde bulunuyordu. “İslam’la savaş” tezinden “müzakere”ye geçiş için son 2 yılda yaşanan gelişmelere bakmak yeterlidir: Arap Baharı ve Müslüman Kardeşler, Afganistan meselesi ve Taliban.

"Refah Partisi, düzenin merkezi kurumlarının İslam'ın birleştiriciliğinden dem vurdukları momentte, her tür mücadele biçimine açık olduğunu ilan etmekten çekinmiyordu. Kapitalizmin ağırlık merkezi İslam'ı massedecekken, tersine İslam, merkezi kuşatma stratejisinde karar kılmış, bu kuşatmayı hızla derinleştirmeye başlamıştı bile." Aydemir Güler, Son Kriz.

Türkiye’de de, düzenin 90’lı yılların başında İslam’ın “birleştirici unsur” olarak piyasaya sürülmesi, neredeyse bütün siyasi parti ve kurumların onayıyla gerçekleşmişti. Dahası, o zamanki kriz başlıklarına dönük bir tampon görevi de dinci gerici siyasal hareketin önüne konmuştu. Önce faşist parti ve onun lideri Türkeş ile ittifak, sonra yerel seçimlerdeki başarı ve en sonunda 95 seçimlerinden birinci parti olarak çıkması, siyasal İslam’ın temsilcisi Refah Partisi’nin “tampon” olmaktan fazlası olduğunu da ortaya çıkarmıştı. Bu nedenle siyasal İslam, sistemin önemli sac ayaklarından birisi olmasına rağmen, şişkinleşerek hükümet olmuş, dahası Türkiye kapitalizminin stratejik hesaplarını da zorlamaya başlamıştı.

Asker Partisi sahnede
Oyunun bu bölümünde, özellikle kontrgerilla ve Kürt savaşı döneminin yükünü sırtlayan DYP ve ANAP iyice itibarsızlaşmış, MHP tarihsel karakteri itibariyle düşünülmemiş ve Türkiye siyasetini düzleyici bir faktör olarak devreye yine Türk Silahlı Kuvvetleri girmiştir. 12 Eylül ile 28 Şubat arasında aranacak benzerliklerden birisi budur.

Ancak askerler burada kalmamış, itibarsızlaşan siyaset alanına kendi programını dayatmıştır. “Asker Partisi-AsParti” kavramı burada ortaya çıkmıştır. TSK, yukarıda sıralanan hedefler doğrultusunda toplumu yönlendirmiş, kendisini bunun üzerinden var etmiş ve çeşitli “açılımlar” gerçekleştirmiştir.

"Asker Partisi 1996 yılından bu yana topluma ve kendi gövdesine, belirli bir restorasyon programı doğrultusunda ve planlanmış bir tempo ile sesleniyor. Kendi kadrolarını ciddi bir ideolojik ve siyasi formasyondan geçiriyor. Bu formasyonla uyumsuz hatta karşıt unsurları tasfiye ediyor. Toplumda kendi sempatizan kitlesini yaratıyor." Aydemir Güler, Son Kriz.

Türkiye’de kapitalizmin ana hedefleri ile şişkinleşmiş dinci gericilik arasında bir müzakere olmuş ve “uyumlu İslam” gündeme gelmiştir. Ancak eklemek gerekir: AsParti öncülüğünde gidilen 99 seçimlerinde, Refah’ın yerine kurulan Fazilet Partisi yüzde 15 civarında oy almış, Abdullah Öcalan’ın yakalanması ile yelkenleri şişen restorasyonun mimli partisi MHP ise yüzde 18 ile ikinci sırada yer almıştır. Askerlerin “elinden gelen” ise, Ecevit liderliğindeki DSP’nin birinci parti gelmesiydi. Kaldı ki daha sonra Ecevit de gözden düşecek, Türkiye tekrar bir kriz sarmalına girecekti.

Uyumlu İslam’ın ortaya çıkışı, Fethullah Gülen’in 28 Şubat’a yönelik aldığı tavırda da görülebilir. Medyada da çokça yer aldığı üzere, Gülen cemaati restorasyon sürecinin yürütücüsü orduya karşı hayırhah bir tutum almıştı. TSK’yı Refah Partisi’nden daha “demokrat” bulan Gülen ve cemaatinin, 1999 yılında yapılan seçimlerde büyük oranda DSP’den yana tutum aldığı da sır değil.

Ayrıca restorasyon süreci, burjuvazinin siyasi kadrolarında da bir yenilenme ihtiyacının artık kaçınılmaz hale geldiğini gösteriyordu. Sürecin yürütücüsü askerlerin “siyaset kurumu”na güvenmediklerini sürekli hissettirmeleri, tasfiye mekanizmalarını işletir durumda tutmaları bunun işaretleriydi. 99’da “elimden gelen budur” diyen AsParti, 2002 seçimlerinde bu kadarının bile olamayacağını göstermiş oldu.

1. Cumhuriyet’in son krizi
Aydemir Güler, kitabının ikinci baskısına yazdığı giriş yazısında, “Son Kriz” başlığının kitabın en büyük handikapını oluşturduğunu söylüyordu. Ancak 2012 yılından bakıldığında, askerlerin restorasyon hamlesiyle çözmeye çalıştıkları sorunun, 1. Cumhuriyetin son ve uzun süren krizi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Güler'in "restorasyon" diye kavramlaştırdığı dönem 2002 yılında AKP’nin iktidara gelişiyle çözüldü AKP ise süreci kendi sınırlarına götürerek, 1. Cumhuriyeti bitirdi. 1. Cumhuriyetin krizinden çıkış hamlesi, kendisini ortadan kaldıran bir süreçle noktalandı.

Baştan beri sola düşman olan restorasyon süreci ve onun öznesi, liberalizmi daha kurumsal hale getirmeyi denemiş, Avrupa Birliği’ne entegrasyonu stratejik hedef olarak belirlemiş ve emperyalizmle daha kişiliksiz bir ilişkinin önünü açmıştı. 28 Şubat, Türkiye’de yaşanan her krizinin ve kriz yönetiminin ülkeyi daha korunaksız hale getirdiğinin bir başka kanıtı olmuştu.

(soL - Haber Merkezi)